<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><rss version="2.0"><channel><title>Tunç M.</title><link></link><description></description>
<item><title>ŞU SOKAKLARI BİKİNİLİ KIZLARLA DONATMALI MI DONATMAMALI MI..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=135</link><pubdate>13.09.2008 IST</pubdate><description> Haydi bakalım, nur topu gibi yeni bir gündemimiz daha oldu.&lt;br /&gt;Alanya belediye meclisi, bikinili kadınların, mayolu adamların şehir içinde dolaşıp dolaşmamaları konusunu meclis gündemine getirdi.&lt;br /&gt;Alanya’nın içinden geçerken, hani şehrin girişi henüz trafiğe kapatılmadan önce, ne de güzel görüntüler olurdu.  &lt;br /&gt;Otoyoldan daha yeni çıkılmış, trafik ışıklarında beklerken, karşıdan karşıya pembe bikinili kızlar geçerdi.&lt;br /&gt;Kamyon şoförlerinde kızlara doğru buğulu bir bakış, adeta ‘Haşmet Harikalar Diyarı’nda..&lt;br /&gt;Aslında, Mayorka, Cannes, Nice de Alanya’ya benzer.&lt;br /&gt;Bu şehirleri gezdim, kumsal dışında bikinili insanlara rastlamadım.&lt;br /&gt;Hele Fransa bu konuda hayli katı.&lt;br /&gt;Mayo ile çarşıda dolaşanları belediye görevlileri kibarca uyarıyorlardı.&lt;br /&gt;Hatta, üzerinde şehrin amblemi olan bir tişört hediye ederek mayoluları giydiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ben tatildeyim, ramazanmış, gittiğim ülkenin örfü-adeti imiş, hiç umurum yazmaz&lt;/b&gt; diyerek Avrupa’da bile sokaklarda dolaştırmıyorlar insanları.&lt;br /&gt;Hele Amerika’da, üstsüz güneşlenmek bile neredeyse her yerde yasak.&lt;br /&gt;Yumuşak Turizm diye bir laf vardı bir zamanlar.&lt;br /&gt;Yani, gittiğin ülkenin ortamına ayak uyduracaksın.&lt;br /&gt;Nasıl ki camiye ayakkabı ile girilemiyor, kilisede yüksek sesle konuşulmuyor, mezarlıkta kafa çekilmiyor, Müslüman bir ülkenin caddelerinde de bikini, yokini ile dolaşmayacaksın.&lt;br /&gt;Modern ülkelerden birinin plajında sevişirken yakalanırsanız, başınız ciddi şekilde belaya girer..&lt;br /&gt;Türkiye’de, şehrin göbeğindeki Cumhuriyet Meydanı’nda bu işi yaparsanız, partnerinizin de rızası olur ise kabahatten sayılıyor sadece.&lt;br /&gt;Yani, gereğinden bile daha esneğiz.&lt;br /&gt;Şeffaf bikini ile dolaşan turistler bile gördüm ara sokaklarda.&lt;br /&gt;Bunların hepsi de Paris Hilton gibi değil ki.&lt;br /&gt;Anneanneler, &lt;b&gt;e benim neyim eksik ki&lt;/b&gt; deyip, onlar da antika mal beyanında bulunabiliyorlar.&lt;br /&gt;Yirmi yıl kadar önce Club Alantur’daki Almanlar, öğle yemeğine üstsüz gelen diğer vatandaşlarını şikayet için topluca dilekçe yazıp otel müdürüne gitmişlerdi.&lt;br /&gt;İçlerinden tanıdığım bir genç adama nedenini sorduğumda şöyle demişti:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çorba içerken yanımdaki kadının memesi çorbama girecek diye aklım çıkıyor.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yani, herkes de memnun değil bu kadar özgürlükten.&lt;br /&gt;Bir akrabam 1960’lı yılların erotizmini şöyle anlatmıştı:&lt;br /&gt;Moda plajında herkes mayo ile dolaşır, yazın ortalarına doğru yeterli göz banyoları tamamlandıktan sonra kimse kimseye bakmaz olurdu.&lt;br /&gt;Ne zaman ki bir kadın, mayosunun üzerine elbisesini geçirir ve merdivenlerden yukarı çıkmaya başlar, herkes onun bacaklarını çaktırmadan süzerdi.&lt;br /&gt;Gizemli bir frikik her daim cazipmiş demek ki.&lt;br /&gt;Istanbul’un burnunun dibindeki Poyrazköy’e tekneyle gitmiştik arkadaşlarla.&lt;br /&gt;Yüzerek kıyıya çıktık.&lt;br /&gt;Bakkaldan bir şeyler almaya niyetlendik ki bir tabela bizi durdurdu;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mayo ile köyün içerisinde dolaşmak kesinlikle yasaktır.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Pantolonla yüzüp gelemeyeceğimiz için kös kös geriye yüzmüştük.&lt;br /&gt;Yine eski bir anı daha.&lt;br /&gt;Alanya’da, kiremitte şişi ile meşhur sempatik doğu kökenli bir arkadaşım beni heyecanla restoranına çağırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tunç ne olur yardım et, bu adam bize bağırıp çağırıyor bir türlü ne istediğini anlayamıyoruz.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Masada oturan yaşlı bir çift, etraflarında yine doğudan üç garson, birinin elinde sürahi, ötekisinde su şişesi, bir diğerinde de su bardakları.&lt;br /&gt;Alman karı kocaya ne istediklerini sordum.&lt;br /&gt;Bana da yüksek bir ses tonu ile şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Şişenin içindeki suyu sürahinin içine koyun öyle verin diyorum, anlamamazlığa geliyorlar.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Suyu sürahiye döküp masalarına koydum ve şımarıklıklarını onların anlayacakları bir dilde anlattım.&lt;br /&gt;Almanlar yayın yapmışlar, yapsınlar..&lt;br /&gt;Bence bunda utanacak bir şey yok.&lt;br /&gt;Onların gezici ekipleri böyle haberleri kovalıyorlar zaten.&lt;br /&gt;Sadece bizim için de değil.&lt;br /&gt;Yunanistan, İspanya, İtalya’da olanları da aynı sivri dilleriyle aktarıyorlar.&lt;br /&gt;Bu girişimin, AKP’nin planlı bir şekilde ama çaktırmadan ülkeyi İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürme gayretlerine katkısı olmayacağını da tüm saflığımla umuyorum.&lt;br /&gt;Turistlere her zaman maddi olarak ihtiyacımız da olsa, paçayı dibine kadar kaptırmanın da bir alemi yok.&lt;br /&gt;Kuralları severler, tutarlı olursanız da uyarlar.&lt;br /&gt;Gittikleri yere uyum sağlayacaklar, aynı diğer gittikleri ülkelerde ve yaşadıkları yerde uydukları gibi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;13.09.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>ŞU PKK’YI SARIMSAKLASAK DA MI SAKLASAK!..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=32</link><pubdate>20/02/1999 IST</pubdate><description> “Berlin’de kan banyosu” diyerek, Bild Gazetesi yine manşetten girmiş sokak savaşlarını. Kurşunlanmış bebekler, ağlaşan analar, yakılmış evler pek etkilememişti batı kamuoyunu.&lt;br /&gt;Narenciyelerin üzerinde tepindik, makarnalarına kan damlattık yine anlamadılar. Ne zaman ki onların karla kaplı sokaklarına insan kanı damladı, o zaman Öcalan’ın sözlerini acıyla hatırladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her PKK’lı bir atom bombasıdır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bisiklet kazalarının haber olduğu durgun günlük hayatlarına, gerçekten de bir bomba gibi düştü PKK gösterileri. 1993’de yasaklanmalarına rağmen Almanya’da hem de 7 ayrı bölgede mükemmel örgütlenen PKK, askeri eğitimden kültürel faaliyetlere kadar, Almanya’nın tüm demokratik altyapısından yararlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 bini silahlı olduğu sanılan, “dişe diş, kana kan, intikam” diyen 11 bin militanın; 600 binlik Kürt nüfusunu ne kadar temsil ettiği de kuşkulu. Bir Kürt manavın belirttiği gibi, “memlekette savaş var” diyerek zorla toplanan bağışlar hepsinin kanayan yarası.&lt;br /&gt;Türkiye’ye yapılan on binlerce rezervasyonun şimdilik iptal edilmediğini, tatilcilerin boşuna kaporalarını yakmamalarını, güneyden alınan habere göre Türkiye’de durumun çok sakin ancak, coşkulu olduğunu da bildiriyor Bild gazetesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Essen Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, Prof. Faruk Şen; “PKK’lılar, liderlerinin kaderlerini etkileyebilmek için Almanya sokaklarında bir Türk-Kürt savaşı başlatmak isteyebileceklerdir” diye uyarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası Af Örgütü Almanya Temsilcisi İmke Dierssen ise, Öcalan’ın 10 kilometrekarelik, Türkiye’nin Alkatraz’ı İmralı’da işkence göreceğini iddia ediyor. Psikolojik baskı, uykusuz ve aç bırakma, dayak, falaka, kırbaçlama, elektro şok gibi yöntemlerin, sicili pek temiz olmayan ülkemizde, sık uygulanan sistemler olduğu öne sürülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlere toleransın sıfır noktasına indiği Alman toplumunda, okuyucuların gönderdikleri bazı mektuplar şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İltica ve huzur içinde yaşama hakkı verdiğimiz PKK’nın teşekkürü böyle mi olacaktı?&lt;br /&gt;-Almanya’yı Kosova’ya çevirenlere, bir de gümüş tepside “vatandaşlık hakkı” sunacaktık.&lt;br /&gt;-Başkan Schröder ve İçişleri Bakanı Schilly; “olay çıkaranlar ülkeden atılır” sözlerini yerine getirsin.&lt;br /&gt;-Şimdi bunları kovsak da, bavullarında uyuşturucuyla yine geri dönecekler.&lt;br /&gt;-Türkiye, eğer AB’ye girmek istiyorsa, Öcalan’ı centilmence yargılamalı ve asla idam etmemelidir.&lt;br /&gt;-Bunca maddi hasarı şimdi kim karşılayacak? Tabii biz aptal Almanlar’ın ödedikleri sigorta primleri.&lt;br /&gt;-El yakan sıcak elma, şimdi de Türklerin elinde.&lt;br /&gt;-Evleri işgal edenler nasıl serbest bırakılıyor, anlamıyorum&lt;br /&gt;-Öcalan’ı biz tutuklamadık, Türkiye’ye de biz göndermedik. Peki nedir bu başımıza gelenler?&lt;br /&gt;-Demokrasimiz kendisini koruyamazsa, yeni Hitler’lere zemin hazırlanır.&lt;br /&gt;-1933 ve 1945 yıllarını yaşamış Almanya’ya, bu deneyimlerin 1000 yıl yeteceğini sanmıştım.&lt;br /&gt;-Bu Kürtler neden hep beraber uçağa binerek, bunca gürültüyü Türkiye’de çıkartmıyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana dokunmayan yılana uzun ömürler dilerim” felsefesindeki Almanlar ufak bir ısırık alınca, paniklediler.&lt;br /&gt;Tarihi müttefikimize kolay gelsin(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;20/02/1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>ŞU KAYAK SPORUNU NE YAPSAK DA PATLATSAK..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=16</link><pubdate>09/01/1994 IST</pubdate><description> Yaklaşık yirmi yıldır amatör bir kayakçı olarak içinde bulunduğum kayak camiasını, ikinci Erdoğan ÜSTÜNSOYLU Federasyonu’nda bana verilen bazı alçak gönüllü görevler dolayısıyla daha yakından tanıma olanağım oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce 1992 Eylül’ünde, Bursa Demirtaş tesislerinde, uluslararası bir çim kayağı kursuna katıldım. Ayağı toprağa pek basmayan bir betonzede olarak, kursun başından sonuna kadar hayran hayran çevremi inceledim durdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Erdem SAKER önderliğinde Bursa, dünya çapında bir çim kayağı tesisine kavuşmuştu. Bırakın üzerinde kayabilmenin doyumsuz tadını; oturup gölü, ağaçları, çimleri ve kayanları seyretmek bile çok hoş bir duyguydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarıkamış’ta Bembeyaz Bir Düş..&lt;br /&gt;1992’nin Aralık ayında, yeni kayak sezonu açılışını izlemek üzere Sarıkamış’a gittik. Kayak kültürü, Uludağ ve Kartalkaya arasında kalmış olan ben ve diğer batı yakalı kayakçı dostlarım, gördüğümüz doğa güzelliği karşısında geçici bir şok yaşadık. Bu yörede kayak sadece hafta sonları gerçekleştirilen bir hobi değil, yaşamın ta kendisiydi. Şehir içinde, aylarca karla kaplı kalan zeminde sürülen atlı kızaklar; malzemesizlikten kösele ayakkabılarıyla, pistlerde paltolarla kaymaya çalışan bebekten az irice çocuklar; sezon açılış gecesinde eksi 30 derecede, biz içimizde birkaç kazakla titrerken, meşaleli gösteriyi izlemek için omuzlarında bebekleriyle gelen yüzlerce doğulu kayak sever bir düş gibiydi.&lt;br /&gt;Bu enfes zemin KAR ise, bizim daha önce üzerinde kaydığımız neydi peki? Doğup yetiştikleri yöreye bir vefa borcu ve destek amacıyla, Uludağ’da sezon açılışına az bir süre kala onca yolu gelen Sarıkamışlı kayak öğretmenleri, evlerinde birer halk kahramanı gibi karşılandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu Anadolu’ya yeterli devlet desteği sağlandığında, Alp dağlarından hiç de aşağı kalır tarafı olmadığına inanarak, turistik dağımız Uludağ’’a döndük. Ardından, Uludağ’da batı grubu kayak yarışlarını izledik. Başta İstanbul olmak üzere, birçok şehrin okullarında açılan kayak branşları,gözle görünür bir kıpırtı yaratmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası Kayak Federasyonu FİS’in çok önem verdiği şehir kayakçılığı, umarız biz de gelişmesini sürdürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akdeniz’e Kayak da Yakışmış.&lt;br /&gt;Türkiye Kulüpler arası puanlı kayak şampiyonası, bu yıl tüm Akdenizli kayak severler için yeterli, hatta ideal bir kayak merkezi olan Antalya’nın Saklıkent’inde düzenlendi. Onca oturmuş, yarışma deneyili olan yörelere oranla, böyle genç bir merkeze bu önemli yarışmanın verilmesi, Sayın Üstünsoylu’nun ileri görüşlü ve hoş bir jestiydi kanımca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetkililer, sporcular, personel, elektronik donanım ve onca emek, bir hafta sonu için Antalya’ya aktı. En büyük özveriyi ise Erzurum, Sivas, Hakkari gibi, Türkiye’nin bir diğer ucundan yirmi yaşındaki, eskimeye yüz tutmuş araçlarıyla Antalya’ya gelen, sporcular gösterdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele Hakkarili sporcular, Saklıkent’e ulaşmak için; gidiş dönüş, tam 75 saat yol katettiler, belediyelerinin jiletlik minibüsleriyle. Bir batı televizyon kuruluşunun haberi olsa, dizi olabilecek bu uzun yolculuklarının sonunda, bir madalya alamadılar ama; kayak camiasının gönlüne taht kurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Kayakçısı İyidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli kamplarda, kendilerini yakından tanıma olanağı bulduğum Türk kayakçılarının, birçok özellikleri bakımından, batılı rakiplerinden hiç de aşağı kalmadıklarını gözlemledim. Özellikle cesaret, kavrama seriliği ve en önemlisi kayak sporuna duydukları aşk düzeyindeki tutkuları imrenilecek düzeyde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gençler, vasat bir Avusturya Kayak Kulübü’nün bütçesi olan yıllık 5 milyar liradan yararlanabildikleri oranda başarılı oluyorlar. Arkalarında, kendilerini destekleyen sponsor kuruluşlar, kayak malzemesi üreten fabrikalar, bu spora ciddi anlamda ilgi duyan bir basın olmadığından, gelecek kaygısını derinden duyarak ellerinden geleni yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994 Norveç, Lillehammer Kış Olimpiyatları.&lt;br /&gt;Norveç,bileğinin hakkıyla bir kış olimpiyatları düzenleme onurunu elde ettikten sonra, organize bir çalışmayla hazırlıklarını tamamladı bile. Bir avuç nüfusuyla, 60 milyonluk Türkiye kadar üretim yaptıklarından, bu zenginlik sporcularına da yansıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol’daki enfes çıkışlarına paralel olarak, kayakta da inanılmaz bir yükseliş gösterdiler. Zaten kuzey disiplininin en iddialı ülkelerinden biri olan Norveç, neredeyse dümdüz coğrafi yapısına rağmen, Alp disiplininde de şampiyonlar yetiştirmeye başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müthiş bütçelerle nerede nitelikli kar varsa, Norveç takımı orada antrenmanda. Dünyanın öbür ucuna, uzun kamplar yapmak amacıyla, elli kişilik ekiplerle gidebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış olimpiyatları başlayınca, bizim yerli kayak ulemaları geçecekler TV’nin başına, TRT’nin tuhaf çekimlerinden bizim sporcuları izleyecekler ve yine beğenmeyecekler. Albertville’den, Lillehammer’e kadar, ancak birkaç uluslararası yarışmaya katılabilen ve taşlar çatlasa 400 saat çalışabilen kayakçılarımız, buz pistleri de ancak 50 uluslararası yarışmaya katılıp 4 bin saat çalışma olağanı buldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusça,aşağılık duygusuna kapılmanın bir anlamı yok. Benzer olanaklar sunabilirsek, bizden de evrensel yetenekler yetişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde Hala Kahramanlar Yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.Geçtiğimiz kış Uludağ’da çok trajik olaylar yaşandı. Emniyet önlemlerini yeterince almadan dağa bir kış tırmanışı yapmak isteyen bazı üniversiteli dağcıların kayboldukları haberi, bir bomba gibi düştü. En bildik pistin ortasında bile, iyi bir kayakçıyı ürkütebilecek sis ya da kar fırtınası yaşamış olanlar, uçsuz bucaksız bir zirvede kaybolmanın ne anlama geldiğini biraz daha iyi hissedebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki eski arkadaşın bile, birbirine yardım ederken ayrıntılı hesaplar yaptığı günümüz dünyasında, bir gurup kahraman kayak öğretmeni, Sayın Doğan Kırbaç yönetiminde, daha önce yüzlerini bile görmedikleri bu genç sporculara yardıma tereddütsüz koştular. Kendileri de kaybolma ve ölüm tehlikesi ile karşılaştılar. Deneyim ve şanslarının da yardımıyla, hem kendilerini, hem de kaybolan dağcıları bularak yaşama döndüler. Bu çıkar dolu günümüz koşullarında, hala öyle insanların yaşaması, insanı ferahlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakkorama Brings Albertville To You.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce, Tercüman Gazetesi’nin düzenlediği kayak yarışmaları zaman içinde kaybolup giderken, bu yıl da bazı yeni girişimlere tanık olduk. Bazı ilaç ve meşrubat üreten firmalar, yarı istekli olarak kayak yarışları düzenlediler. Çok kısıtlı bütçelerle yapılan yarışmalara katılan kayakçılar, yine de hoş anlar yaşadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekstil alanındaki ilginç buluşlarıyla bir ekol haline gelen Vakkorama kuruluşu, her yıl Uludağ’a enfes bir renk katıyor. Kayakçılar bu sempatik yarışta kendilerini sınama olanağı buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havai fişekli açılışından, bale ve akrobatik gösterili kapanışa kadar Uludağ, yılın en renkli hafta sonunu yaşıyor. Birçok spora yetenekli ve duyarlı bay Cem Hakko, her yıl kayak severlerin ilgisini üst düzeyde tutabiliyor.Doğrudan olmayan yolla reklam ve dolayısıyla bir spora hizmetin en güzel örneğini veren Vakkorama’yı, umarım diğer kuruluşlar da örnek alır ve dağlarımız daha da şenlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın Havası Önerilerinizi Duyar Gibiyim(!)..&lt;br /&gt;Özetleyecek olursak; özerk bir federasyon, antrenör, öğretmen, sporcu, otelci uyumu, iyi kazanan firmaların bu spora reklam karşılığı parasal destek sağlamaları, bol dış temas, mevcut pistlerin uluslararası antrenman ve yarışma standartlarına getirilmesi, kısa sürede çok yol aldırabilir Türk kayağına kanısındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde kar yağdığından bile habersiz, eksik coğrafya bilgili bazı batı Avrupalı dostlarımıza, hoş bir sürpriz yapabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm kayak severlere, sağlıklı, başarılı bir sezon diliyorum.&lt;br /&gt;Haydi iyi kayaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;09/01/1994 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>ŞU GEMİDE AH BEN DE OLSAYDIM..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=37</link><pubdate>29 / 05 / 1999 IST</pubdate><description> Ticaret Odası’ndaki 90 dakikalık arkeoloji konferansı, Anadolu Medeniyetleri Tarihi hakkında ne denli cahil olduğumu yüzüme vurdu. Prof. Dr. Fahri Işık’ın anlattıkları, Emin Oktay kökenli kısıtlı resmi tarih bilgili bizlere, üç numara büyük geldi haliyle. Onca medeniyetin beşiği Anadolulu olmanın gururuyla ayrıldık Ticaret Odasından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam ise Alanya Limanı’nda İsrail bandıralı Silver Star gemisinde bir Rus tur operatörüyle buluşacaktım. Kendisi, bir hafta Alanya, bir hafta İsrail programının keşfi için buraya gelmişti. “ Acaba nereye yemeğe götürsem?..” diye, siyah siyah düşünerek iskeleye vardım. İskele bıraktığım gibiydi. Yani karanlık, kalabalık ve pisti. Ayrıca, insanların arasından farı yanmayan araba, motosiklet ve bisikletler geçiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepkisiz koyunlar gibi olduğumuzdan hiç kimse; daracık iskelede, ayağını ezecek gibi yanı başından, ağzında sigara, elinde cep telefonu, motosikletle geçen yerel hanzolara, sesini bile çıkarmıyordu. Belki de, aynı iskelede zaman zaman meşrubat kamyonları, tehlikeli maddeler taşıyan tankerler de cirit attığından, bu küçükbaş araçlar vızıltı geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gemiye ulaştığımda, beni merdivenlerde kaptan karşıladı ve barbekü partisine davetli olduğumu söyledi. Böylece, hem “misafirimi nereye götürsem acaba?...” derdinden kurtulmuş; hem de, 200 İsrailli ile, güzel bir partinin ortasına düşmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemeği nefis bir show izledi. Kaptanın masası ( Captain’s table ) amblemli yerimize; yolcuların kaptanı, bir sahne yıldızı gibi alkışlayarak karşılaması eşliğinde oturduk.&lt;br /&gt;Sonra, tabanca gibi bir İngiliz orkestra ile, çok sempatik bir şarkıcı-sunucu ve Broadway sanatçılarını aratmayacak düzeyde, yine İngiliz bir dans grubu sahne aldı. Skeçler, yarışmalar derken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi günkü 20 saatlik, İsrail’in Hayfa Limanı yolculuğuna hazırlanan gemiden, ayaklarım geri geri giderek indim. Her gün gördüğüm iskelenin yanı başında, üç saatliğine bir başka dünyaya gidip dönmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gemide bir tek Leonardo di Caprio eksikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndiğimde iskelede değişiklik yoktu. Bezgin suratlı insanlar, gezintiden ziyade hapishanede volta atar gibi turluyorlardı. Ve ben, “keşke mümkün olsaydı, deniz de tutmasaydı, açık denizlere yol alsaydım” diye mırıldanarak evimin yolunu tuttum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;29 / 05 / 1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İş Dünyası, ATİK&#039;te maçta!</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=999</link><pubdate>Thu, 16 Apr 2009 18:02:23 IST</pubdate><description> &lt;img class=&quot;bbcode_image&quot; src='images/atik_64.jpg'&gt;&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image&quot; src='images/atik_65.jpg'&gt;&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image&quot; src='images/atik_66.jpg'&gt;&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image&quot; src='images/atik_67.jpg'&gt;&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image&quot; src='images/atik_68.jpg'&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İÇİNDEN TRAMVAY GEÇEN İSTANBUL..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=18</link><pubdate>27/02/1994 IST</pubdate><description> 1960‘lı yıllardan hoş bir seda olarak hayal meyal anılarımızda kalan tramvay, birkaç yıldır yeniden, İstanbul’da yaşanların hizmetine girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk geldiği yıllarda atlarla çekilen tramvayın önünde, bir elinde çıngıraklı bir adam koşarmış, halk bu gavur icadının altında kalmasın diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trafikten kaldırılmasının en önemli nedeni, hızlarının şehir trafiğine uyum sağlayamaması olmuş gariban tramvayın. Elektriğe bağımlı olması ve o yılların İstanbul’unun elektriğinin daha da sık kesilmesi, tramvayın ipini çekmiş. Artık sadece İETT müzelerinde görebileceğimizi sandığımız tramvay, birdenbire karşımıza, hem de yepyeni bir form değişikliği ile çıktı. Japonya’daki hızlı trenleri andıran, bu genç nesil hızlı tramvayların vatmanları daha bir aydınlık yüzlü. Mikrofonik sesleriyle, yaklaşılan durakları bile bildiriyorlar; kalabalıktan salamuraya dönmüş yolculara. Günde yaklaşık 200 bin kişiyi taşıyan bu şık çağdaş toplu taşıyıcılar, sözüm ona, özel tramvay yolunda hızlı ulaşımı sağlayacaklardı. Ama olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne iş yaptıkları bilinmeyen, bir sürü resmi ve sivil plakalı otomobil; tramvay yolunda cirit atıyorlar. Hatta rayların üzerinde manevra yapanları, park edenleri bile mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arası birkaç yüz metreyi bile bulmayan Gülhane Parkı ile Sirkeci arasında sabrınız olur da bekleyebilirseniz; yaklaşık bir saat keyifle bunalabilirsiniz(!). Ne idüğü meçhul otolar seyrelince hızlanılır artık sanıyorsunuz, ama hayır. Bu kez de, kendisini kutsal öküz sanan yayalar çıkıyor piyasaya. Onları eski yıllardaki gibi uyaran tramvay çıngırakçıları da olmadığından, gezeleyip duruyorlar rayların üzerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlayacağınız şık ve taze tramvaylarımız, müzedeki atalarından pek de hızlı gidemiyorlar. İstanbul’un çıldırmış 1994 trafiğinde. Metronun açılacağı günü merakla bekliyorum. Acaba köstebek kılığına girerek, tıkayabilecekler mi yer altı trafiğini?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Singing in the Tramvay&lt;br /&gt;Güzel şeyler de yaşanmıyor değil tramvay dünyasında. Örneğin, geçenlerde Sultanahmet durağından, ikisi kadın ikisi erkek, orta yaşlı dört Amerikalı tramvaya bindiler.&lt;br /&gt;Mavi Cami’yi de görmenin heyecanıyla, Alanya’da hiç duymadığımız Amerikan aksanlarıyla, İngilizce söyleşiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm tramvay ahalisi olarak bizler, bir cenaze cemaati gibi sessiz ve somurtkanken, bu ithal neşe çok tuhaf kaçtı Eminönü dolaylarında. Bizler asmışız suratımızı mis gibi bunalıyoruz, yolculuğun bu son iki etabında; Amerikalılarsa pür neşe, turistik moral durumlarıyla.&lt;br /&gt;Birden, kadınlardan biri işi iyice ilerleterek, Amerikanca bir şarkıyı, yüksekçe bir sesle söylemeye başlamasın mı. İki adam da kendisine ıslıkla vokal yapıyorlar. Diğer kadınsa, gülümseyerek, bizim toplu bunalımımızı gözlemlemede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bosna”, “yerel seçimler”, “n,olacak bu memleketin hali” psikolojisindeki yerli yolculara bu içten neşe, iki numara kadar büyük geldi haliyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New-York Metrosu’nun mesai saatlerinde, iki Türk çift ansızın “Köprü Altı Cam Cam” türküsünü söyleselerdi, Amerikalılar da şaşırırlardı; bu kel alaka neşeye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bizler hayretler içerisinde, öğle sularında, tramvayda Manhattan Transfer dinliyoruz. Bazılarımız hala sert nazarlarla; “Fener affeder, ben affetmem ..” gibisinden bakıyorlar ama , tramvayda, kısa sürede gülümseyen bir ifade hakim oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sirkeci’ye yaklaşırken portatif Amerikan orkestramız, neşelerini tüm tramvaya yaymıştı bile. Şarkıları bilse yolcular da katılacak neredeyse. İçlerinden top sakallı olanı, tramvayda yer olsa, köşede oturup şarkıları mırıldanmaya çalışan, kolej giysili genç kızı dansa bile kaldırabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son durak uyarısıyla, hep birlikte iki duraklık rüyamızdan uyandık. Hani vaktimiz olsa, takılacağız tüm kompartıman Amerikan orijinli neşe kaynağımızın peşine. Yoktu tabii. Dağıldık Sirkeci’nin Bombay kalabalığına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Kadıköy vapuruna seğirttim. Vapur bıraktığım gibiydi. Seyyar pazarlamacılar, sert bakışlı yolcular, sakat çocuğunu göstererek dilenenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba, yarın yine tramvaya mı binsem?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;27/02/1994 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İmza Günü</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=5</link><pubdate>Ekim 2007 IST</pubdate><description> &lt;img class=&quot;bbcode_image&quot; src='images/imza_gunu.jpg'&gt;&lt;br /&gt;Merhabalar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan tam yedi yıl önce, yine bir ekim ayında ilk kitaplarımın çıkma heyecanını yaşıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;Alanya&amp;#039;da 16 yıl&amp;quot; adlı bu kitap, 1991-2000 yılları arasında yazdığım köşe yazılarından oluşmuş ve 2000 yılında Yeni Alanya Yayıncılık tarafından yayınlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src='images/turizm_yaziyoruz.jpg'&gt;Ondan sonraki yedi yılda biriktirdiğim gezi anılarım, turizm yorumlarım, bu kez de &amp;quot;turizm yazıyoruz da ne oluyor yani&amp;quot; adlı kitapta toplandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, titiz bir çalışmayla Ekin Grubu tarafından hazırlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıtım kokteyli, 18 ekim perşembe günü Antalya müzesinde yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekin Grubu ve ben kitabın o günkü gelirinin tamamını bu başarılı oluşuma bağışlayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih Vakfı da bu parayı, yakında açılacak olan&lt;br /&gt;Antalya Kent Müzesi Sözlü Tarih Çalışmaları&amp;#039;nda kullanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi de aramızda görmekten mutluluk duyacağız.&lt;br /&gt;Sevgi ve saygılarımla.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İletişim</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=2</link><pubdate> IST</pubdate><description> &lt;b&gt;Adres &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Şirinyalı Mahallesi&lt;br /&gt;Özgürlük Bulvarı&lt;br /&gt;Doğan Ap. No.77 Kat: 3 D.7&lt;br /&gt;07100 ANTALYA &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Telefon&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;+90 242 321 60 77&lt;br /&gt;+90 242 311 76 40&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Fax&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;+90 242 321 60 78&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;GSM&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;+90 532 247 29 62&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Email&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href=&quot;mailto:tunc.m@superonline.com&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;tunc.m@superonline.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href=&quot;mailto:tuncmust@gmail.com&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;tuncmust@gmail.com&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İSVEÇ’TE BİR KÜRT’LE TANIŞTIM..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=28</link><pubdate>Mon, 08 Sep 2008 23:41:35 IST</pubdate><description> Stockholm Terminali’nde, Metin isimli bir taksi şoförünün arabasına denk gelince, şehir hakkında Türkçe bilgiler alabileceğimi sanarak sevinmiştim. Ancak Metin, Türkçe selamıma İngilizce karşılık verdi ve Türkçe konuşmadığını belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol boyunca, bu kara yağız Anadolu adamıyla İngilizce söyleştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok karışık duygular içinde olduğum diyalog, daha doğrusu monolog şöyle gelişti:&lt;br /&gt;“Metin Bey, adınız bir hayli Türk adını çağrıştırıyor. Nerelisiniz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kürdistan’ın Bitlis şehrindenim. 1959 yılında orada doğdum. Teknik lisede elektrik eğitimi alırken, gördüğüm baskılardan yılarak 1978 yılında İsveç’e kaçtım. Defalarca babama karakolda yapılan “oğlunu geri döndür” baskıları sonucu, kendisi genç yaşta kalp krizinde öldü. Dedem, Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında savaşmasına rağmen, sırf Türkçe bilmiyor diye Şeyh Sait’ten iki yıl önce asılmış.( Benim dedem de, Şeyh Sait’in asılmasına Atatürk’ün Kanunlar Müdürü sıfatıyla, meclisin resmi görevlisi olarak tanıklık etmişti.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailemden birçok insan şimdi ya dağlarda savaşıyor, ya da çoktan öldürüldü. Köyümüz zorla boşaltıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç’te bir İsveçli ile evlendim. İki çocuğumuz oldu. Burada insan muamelesi görüyoruz. Gerekirse İsveç için savaşırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne Pekekeli’yim ( PKK’yı böyle telaffuz ediyor ), ne de Apo’yu takdir ediyorum. İtalya Öcalan’ı asla size geri vermez. Verse, Türkler onun etlerini ayırsa bile, Kürt davası bitmez. Yirminci yılını tamamlayan PKK içerisinde Apo, muhaliflerince çok yumuşak bulunuyor. Ölümü durumunda yerine geçeceklerin icraatlarından sonra, Apo’yu çok ararsınız. Dört yıldır turistik yerlere saldıracağım deyip, Avrupa’da puan kaybederim düşüncesiyle saldırmaması, ona Avrupa’da sempatiyle bakılmasını sağladı. Avrupalılar onu Kübalı gerilla Che Guevara ile ile özdeşleştiriyorlar. Kürtçe, İngilizce ve İsveççe’yi burada öğrendim .Yıllardır protesto amacıyla ana dilim Türkçe’yi konuşmuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt bakışını anlatan “Özgür Politika Gazetesi”, İsveç’te Hürriyet’ten daha fazla satılır. İtalyan narenciyelerini ezip, Tofaş marka arabaları ve İtalyan bayraklarını yakarak kendinizi gülünç duruma sokuyorsunuz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta Almanya’da olmak üzere yüz binlerce Kürt, Türk mallarını protesto etmeye başladı. İtalyan ürünleri rekor düzeyde satılıyor. Makarnaya kan damlayan tanıtımla herkesi bir kez daha irkilttiniz Demirel’in, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” sözleri, tüm çözüm yollarını tıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asla bir Kürt devletinden yana değilim. Zaten bir referandum yapılsa, bölge halkı da bunu doğrulayacaktır. Birlikte savaştık, birbirimizden kız aldık, verdik. Birlikte yaşamayı öğrenmemiz lazım. Her şeye rağmen Bitlis ve köyüm gözümde tütüyor. Mümkünü pek yok ama, ülkeme geri dönmeyi çok isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vedalaştık. Metin, tanıdığım ilk Kürt’tü. Günlük gazetelerde okuduklarımdan çok farklı şeyler dinlemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam Stockholm sokaklarında binlerce Şilili’nin, emekli general Pinochet’nin İngiltere’de tutuklu kalma kararını, şarkılar ve danslarla kutladığına tanık oldum.&lt;br /&gt;Türkiye, Avrupa’dan bakılınca bir hayli farklı görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;29/11/1998 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İSTANBUL&#039;DA ÖLMEK DE ZOR </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=17</link><pubdate>16/01/1994 IST</pubdate><description> Bir akrabamın vefatı dolayısıyla, İstanbul’un faniler dünyası mutfağını tüm çarpıcılığı ile yaşadım. Yiğidin hakkını yiğide vermeli. Gerek Kadıköy Belediyesi, gerekse Diyanet İşleri, insanların bu acılı günlerinde son derece sevecen ve hızlı davranıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlete vergi yatırırken bile, sıkıcı formalitelerle uğraşmaya alışmış olan vatandaşlar, bu umulmadık servise şaşıp kalıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madalyonun öbür yüzü biraz karışık.Eğer önceden mezar yeri satın alınmamışsa, kalan sağların işi zor. Beğenmediğimiz klasik mezarlarımız Karacaahmet’te, caddeye nazır bir aile kabristanı bir milyar lira.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük dedemiz 35 yıl önce 120 liraya, huzur dolu Heybeliada’da bir mezarlık satın almasaymış; üzüntülü atmosferde, bir de yer arama telaşı yaşayacakmışız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya’da yapsatçıların fethedemediği ender yeşil alanlardan olan mezarlıkların kıymetini iyi bilelim. “ İstanbul’un taşı toprağı altın “ diye boşa demiyorlar. Mezarlık fiyatları da, altın borsasına endekslenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parasız Yaşamak Pahalı!..&lt;br /&gt;Ferhan Şensoy’un son oyunlarından biri olan “Parasız yaşamak pahalı “; İstanbullu tiyatro severlere neşeli dakikalar yaşatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Baykal Şensoy’un ilk eşinden olan oğlu, sergilediği başarılı oyunla tiyatrocu olacağını müjdeliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azılı Şensoy hayranları, “Şahları da vururlar” ve “Ferhangi şeyler” gibi eserlerinden sonra, diğer oyunlarına dudak büküyorlarsa da, Ferhan Şensoy hemen tüm oyun üstün form gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin, belki de gelmiş geçmiş en üretken tiyatrocusu Ferhan Şensoy; kimsenin yaptığını pek beğenmediğinden, yaklaşık tüm oyunları A’dan Z’ye kendisine ait.&lt;br /&gt;Metin, müzik, kostüm tasarım, başrol, yönetim, kısaca her şey Ferhan Şensoy’dan. Kulağımıza geldiği kadarı ile karısı dahil tüm tiyatro çalışanlarları, bu megalo tiyatrocudan hafif şikayetçi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi Ses Tiyatrosu’nu tek kişilik özgün oyunu Ferhangi Şeyler’in Anadolu turne gelirleriyle eski görkemine kavuşturan Ferhan Şensoy, tüm aksiliklerine rağmen canlı bir tiyatro dehası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’a yolunuz düşerse, en az bir gününüzü Ses Tiyatrosu’nda, Orta Oyuncuları’na ayırmanızı şiddetle öneririm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alo!.. Alanya, Beni Duyuyor musun?&lt;br /&gt;Sıra patron çekiştirme bölümüne geldi. İstanbul’a gelirken Alanya aktüalitesinden uzak kalmamak için, gazeteye abone olma şartlarını Bay Dim II’den öğrenmek istemiştim. Kendisi hayretle, “Rica ederim Tunç, lafı mı olur. Gittiğinin dördüncü gününden itibaren gazeteyi düzenli olarak elinde bil” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de bu konuşmadan etkilenerek, “Ne servis yahu, bu gazete boşuna bunca yıl ayakta kalmıyor” demiştim. Gelin görün ki, geleli bir ayı geçmesine rağmen, İstanbul’a İzlanda dergileri bile geldi ama, bizim Yeni Alanya’dan ses yok&lt;br /&gt;Bir iki kez telefonda şaka yollu hatırlattım. “Hay Allah! Nasıl da unutmuşum, yarın yola çıkıyor” dedi, yine tıss yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğunluğunun ve dalgınlığının en önemli gerekçesi de, yeni TV kuruluş çalışmaları. Beyefendi sanki BBC kuruyor. Patronu gören varsa, bu notumu iletsin. Tunç’a oksijen niyetine gazete gelmezse, kendisi “PES” aşamasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;16/01/1994 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İSTANBUL WONDERFUL ... </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=72</link><pubdate>Sat, 13 Sep 2008 22:28:26 IST</pubdate><description> Bir arkadaşımızın kız kardeşi geçenlerde İstanbul’da evlendi. İki genç bir otelin balo salonunda muratlarına ererken, bizler çıktık kerevetlerine. Masalmış gibi anlatıyorum çünkü rahmetli Lady Di gelse gecenin görkemini kıskanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele çiftin bir foto belgeseli vardı ki görülmeye değerdi. Gelin ve damadın çocukluklarından başlayan foto arşivleri, okul anıları, tanışmaları ile sürdü, gezileriyle sona erdi. Adeta, Can Dündar’ın “&lt;b&gt;Sarı Zeybek”&lt;/b&gt; belgeseli gibi dokunaklıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim, salonda çifti tanıyan tanımayan hepimizin göz pınarları seyreldi. Perulu sanatçının gitarından çıkan Latin nameleriyle everdik gençleri. Bir İstanbul aşkı, Fadime ile Satılmış’ın görücü usulü evlenmelerine benzemiyor haliyle. Neredeyse tüm kıtaları gezmişler görebildiğim kadarıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni evlileri kutlama sıram geldiğinde, üstüme vazifeymiş gibi sormadan edemedim: &lt;b&gt;“20 yıllık evlilerden bile daha fazla gezmişsiniz. Görecek yer kaldı mı&lt;/b&gt;?” Arzu gelin hemen cevapladı: “Dünya o kadar büyük ki!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşım düğün sahiplerinden olduğundan, 400 kişilik konukların neredeyse hepsi gidene kadar oturduk. Güney Amerika ezgileriyle başlayan gece sonlara doğru, “&lt;b&gt;hadi artık evlerinize&lt;/b&gt;” der gibi teknolojik bir cayırtıya dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelinliği gördükten sonra kendisini cep telefonuyla mesajlaşmaya veren kızım, mesaj beklerken bir yandan da kolumu sıkıştırıyordu: “ne zaman gidicez baba?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin yarısını çoktan geçip eve dönmeyi düşlerken, Etiler’de bir gece kulübüne gitme fikri gündeme geliverdi. Her akşam kuş gibi on iki olmadan uyumaya alışık bedenimi, &lt;b&gt;“Club Türk”e&lt;/b&gt; sürükledim diyebilirim. İstanbul’un göbeğinde bir Türk kulübü neyin nesi olabilirdi acaba? Bu merakla yola koyulduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde İstanbul gece hayatında boğaz kesme geleneği başladığından, girişte ve içeride sıkı bir polis denetimi vardı. Hani olayları okumamış olsak, “&lt;b&gt;acaba emniyet balosuna mı geldik&lt;/b&gt;?” diye karıştırabilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçerisi öylesine gürültülüydü ki, insanın yanındakiyle bile anlaşması zor oluyordu. Böyle loş ve yüksek volümlü bir yerde insan birbirini kesecek kadar nasıl kinlenir, anlaşılır gibi değil. Sahnenin hemen yanı başındaki torpilli masamıza yerleştik. Kulübün, bol ışıklı, dönen robotu da komşumuzdu. Masada ayva, hıyar, havuç gibi sağlıklı sebzeler de mezemiz oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendi tıraşlı klarnetçiden, saçları belinde gitariste kadar kozmopolit, bomba gibi bir orkestra vardı. Assolist, daha doğrusu tek solist Nalan hanım herkesi coşturdu. Eskiden gazetelerde okuduğum geleneksel sanatçıyla kaynaşma görüntüleri ise yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okunan şarkılardan duygulanıp, sanatçının başından aşağı gül dökme, ayakkabısına viski dökerek içme, garsonun ceketini yakma, peçete fırlatma, balon patlatma gibi yaratıcı fikirler artık kalmamış. Nalan hanım, sadece pet şişeden su içmesine rağmen, her şarkı arasında kendisine şişelerce şampanya armağan edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Reklamın yeri yurdu olmaz. Etiler’de de namım yürüsün&lt;/b&gt;” diye düşünenlerden bolca vardı. Her şarkı aralığında adı mikrofondan okunsun diye şişelerce şampanya gönderildi Nalan hanıma. Sanatçı, her seferinde kibarca, “ne zahmet ettiniz Süreyya bey” gibisinden bir şeyler mırıldanıp kadeh kaldırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Club Türk’e gelen hanımların neredeyse tümü, gecenin tadını dar alana rağmen dans ederek çıkardılar. Erkekler ise, &lt;b&gt;“karı gibi oynamak bana yakışmaz&lt;/b&gt;” duygusuyla oturdukları yerden belli belirsiz omuzlarını oynatmakla yetindiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulübün içinde yapay gül, pelüş ayı satan seyyar satıcılar da vardı. Bir tür müzikli panayır yeriydi sanki. Bazı şarkıları Power Türk, Kral TV, gibi kanallardan tanıyorum. Ancak aynı sanatçıyı uzun süre dinleme alışkanlığım yok. Nalan hanımı artık zaplasam da Nilüfer’den “Acılara Son” şarkısını dinlesem şansı yoktu yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçımız şarkı söylemediği zamanlarda şeker bir huysuzlukla kulüptekilere bulaştı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Bu mikrofon vınlayacak demiştim sana tonmayster!”&lt;br /&gt;“Yahu bizim memleketin genleriyle mi oynadılar? Nereye baksam renkli gözlü kadın görüyorum” &lt;/b&gt;diyerek lens takanlara da takıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlemeye gelen konuk sanatçıları da ihmal etmedi sanatçımız. Önce giyinik bir dansözü sahneye çıkardı. Ardından da üçgen vücutlu, bir doksanlık, derin dekolteli üçüncü cinsten bir beyefendi geldi. Güçlü sesiyle orta kulağımızı titretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabaha doğru, biraz duman altı, çokça da işitmez bir biçimde ayrıldık kulüpten. Acaba yatağa enine doğru mu, yoksa boyuna doğru mu yığılsam diye hayaller kurarken Belek’deki mal sahibimizin, “&lt;b&gt;bizde teklif yok ısrar var&lt;/b&gt;” sistemi ile Gayrettepe’de bir işkembeciye yollandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek gelenler, gerekse papyonlu çalışanlar çok şıktı. Alt tarafı sakatat yeniyor ama ambalajı fiyakalı. “&lt;b&gt;Hamit Bey, oradan duble tuzlama çek evladım&lt;/b&gt;” gibi kurumsal hitaplarla haberleşiyorlardı kendi aralarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç imparatorluğa başkentlik yapmış şehir uyanırken, bitap bir şekilde sabah ezanıyla eve vasıl olduk. Demek ki ben her gece Eurosport karşısında uyuklarken, İstanbul’da böyle bir yaşam da varmış..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 02.05.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>İMDAT!.. DAMLATAŞ’TA TİMSAHLAR VAR..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=19</link><pubdate>03/09/1994 IST</pubdate><description> Alanya’da sportif bir ortam senenin birkaç günüyle sınırlı olduğundan, biz de dükkanımıza sık sık pencereler açıyoruz. İşte onlardan biri;&lt;br /&gt;Damlataş’taki arsız timsahların oluşturduğu sorun..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcaklardan üşenip pek denize gitmeyip, ya evde duşta serinleyip, ya da Kaptan Otel’in tertemiz havuzuna girdiğimden; Damlataş kaosunu unutmuşuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde, Avusturya’da yaşayan bir akrabamız, Alanya’ya tatile geldi. Ve her gelişinin ilk günlerinde olduğu gibi; “Canım memleketim, canım insanlarım, canım denizim” havasında olduğundan, onu duş ya da havuz seçenekleri ile yetindiremedik. Damlataş’ın yolunu tuttuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALTİD’in plajları denetim altına alması, gerek seyyar satıcılar, gerekse kumsalın temizliği açısından çok önemli yollar aldırmış. Onca kalabalıkta bile, belirli bir oto kontrolü sezebiliyorsunuz. Gel gelelim plaj TİMSAH kaynıyor(!).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nehirlerde, o sivri burunlarıyla, avlarına nasıl farkettirmeden hızla yaklaştıklarını seyretmişsinizdir. Bizim yerli kumsal sapıkları, işte aynı o timsahlara benziyorlar. Sahil boyunca, ortalama her kadının nöbetçi bir timsahı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rakamlara, şişirilmiş horoz gibi kumsal da bir o yana bir bu yana gezinerek; bronzlaşmış kaslarını sergileyen fetişistler ve yolunu yordamını bilerek arkadaşlık başlatabilenleri doğal olarak dahil etmiyoruz. Bizim timsahlar, genelde güneşlenen kadınların bir metre kadar yakınına yaklaşıp, denize arkasını verip yüzükoyun yatarak, onlara boş bakışlarla bakan, ümitsiz vakalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara sıra, anlamsız mırıltılarla laf bile atabilen zekileri yok değil ancak, genelde ritmik devinmelerle, kumları deforme etmekte spastik krokodillerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli kumsal timsahı kardeşim;&lt;br /&gt;Her ne kadar birçok yalnız hanım, yeni arkadaşlıklar kurmak amacıyla buralara kadar geliyorsa da, sen bu tarzınla, daha yıllarca kumları tek başına oymayı sürdürürsün.&lt;br /&gt;Bazen rotayı kaçırıp, aynı dili konuştuğun kadınlara da denk gelebiliyorsun. Onlar da nereden geldiğini şaşırtabiliyor sana. Ama sen, artık fırça arsızı olduğundan, yılışık bir gülümsemeyle suda bekleşen diğer timsah kardeşlerinin yanına dönerek, yeni bir av arıyorsun gözlerinle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa eminim ki, diğer plajlardan birinde denize giren bir yakınına başka bir timsah yaklaşsa, sen de pek hoşnut olmazsın. Sevimli keçilerle flört ederek, iyice sapık durumuna da düşmemelisin sevgili timsah kardeşim;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş sen gazete de pek okumazsın ama; denk gelirsen, sana hoşlandığın bir kadının ayaklarının dibine yatarak onu tedirgin etmek yerine, onun yanına yaklaşarak birde “HELLO” diyerek şansını denemeni öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;03/09/1994 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>ÇİN’DEN BİLE TURİST GETİRİRİZ EVELALLAH!..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=35</link><pubdate>12 / 05 / 1999 IST</pubdate><description> Öger’in Türkiye’de ağırladığı Alman Medyası’na kafası bozulan Turizm Bakanı Ahmet Tan şöyle gürlemiş: “Alman turistlerden vazgeçer, gerekirse onların yerine Çin’den bile turist getiririz”. Mesut Yılmaz da geçtiğimiz yıllarda, Almanya’da, benzer bir kabadayılıkla, Türk Turizmine hatırı unutulmaz katkılarda bulunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya’nın dediği dedik dergilerinden FOCUS, 3 Mayıs tarihli sayısında, Türkiye için timsah gözyaşları döküyor: “Huzur dolu, şiirsel Antalya Limanı’nın bomboş sokaklarına, Vural Öger’in purosunun dumanı yayılıyor”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakanlık yetkililerinden Faruk Erol da Alman Medyası’na kızgın. “4 milyon marklık tanıtım bütçesiyle, Almanlar’a, ülkemizin ne denli güzel ve güvenilir olduğunu kanıtlayarak, yeni müşteriler çekeceğiz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi günler kötü günler” başlıklı yazıda Peter Hinze, Vural Öger’i dinliyor: “1990 ve 1993 krizinden bile karla çıkmıştık. Bu yıl % 70 azalma var. Condor uçak firması uçuşlarını % 40 iptal etti. Bu rakam, Apo’nun duruşmasının seyrine göre daha da kötüleşebilir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergi, Ahmet Tan ile Alman yetkililer arasında buz gibi soğuk havaya değinirken, 49 yaşındaki Tan’ın, Avrupa Hükümetlerini, vatandaşlarının seyahat özgürlüklerini kısıtlamakla suçladığını belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya Emniyet Müdürü Natık Canca da bir tur fırçalıyor gazetecileri “8 bin kişiye varan polis ve asker kadrosuyla, Antalya bölgesi tüm Alman şehrinden daha güvenilir. Yaptığınız haberlerle terörizme destek veriyorsunuz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turizm eski Bakanı İbrahim Gürdal, Mahmutlar’daki villasını ziyaretlerinden birinde, bizleri Alanya Belediye Meclisi Salonuna toplayarak, tanıtım dersleri vermişti: “Arkadaşlar paniğe gerek yok. Çağıracaz Coca-Cola’yı, ‘Gel lan Kola, yap lan tanıtımını memleketin’ diycez” diye yüreklendirirken, biz de onu; Belediyenin o günkü ilginç ikramı, Cornetto dondurmalarımızı yalayarak başımızla onaylamış ve;&lt;br /&gt;“İşte girişimcilik bu”(!) diyerek coşmuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öger, seneye İspanya ve Guatemala’ya da uçmayı planlıyor. 1998’de Türkiye’ye taşıdığı 807 bin yolcu da, güzel bir anı olarak hatırlanacağa benziyor. Alman konuklarımız, daha şimdiden dolan rakip ülkelerde, yüksek sezonda yer bulamayacaklarından;ya seve seve ülkemize gelecekler, ya da bu yıl tatillerini balkonlarında geçirecekler. Doğrusu taa Almanya’ya giderek reklam, lobicilik filan yapmak zor işler. Zaten ağzımızla keklik avlasak, bu Almanlar’ın hayırlı bir şey yazacakları yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, ayağımıza kadar gelen İthal Medya’yı azarlayıp göndermek, hiç olmazsa ruhumuzu ferahlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;12 / 05 / 1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>ÇARŞAMBAYI PAZAR ALDI..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=139</link><pubdate>Fri, 10 Oct 2008 16:00:19 IST</pubdate><description> &lt;div style='float:left; padding: 5px 20px 5px 0;'&gt;&lt;img class=&quot;captioned&quot; src='images/carsamba2.jpg' title='Bir karpuzcu bu kadar mı karpuzuna güvenir?..' &gt;&lt;/div&gt;Semt Pazarları bir ülkenin aynası gibidir.&lt;br /&gt;Gittiğim her yerde ziyaret etmeye çalışırım.&lt;br /&gt;Allanıp pullanmadan sunulan bir kültür ve insan mozağidir adeta.&lt;br /&gt;Benim için, en az Kanyon, İstinye Park gibi yeni açılan Alışveriş Merkezleri kadar da ilgi çekicidir.&lt;br /&gt;Bugüne dek görüp de en etkilendiğim Pazar’a Fas’ın Marakeş şehrinde rastlamıştım.&lt;br /&gt;Cma El Fna (hatırladığım kadarı ile ölülerin ruhu anlamına geliyordu), bizim Sultanahmet Meydanı gibi önceleri ibret osun diye idam sehpalarının kurulduğu bir mekanmış.&lt;br /&gt;Sonra, Fas da turizmi keşfedince turistler ile halkın kaynaştığı bir cazibe merkezi haline gelmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style='float:left; padding: 5px 20px 5px 0;'&gt;&lt;img class=&quot;captioned&quot; src='images/carsamba1.jpg' title='Ah, ah! Ramazan&amp;#039;da pazarcılık ne de zormuş!..' &gt;&lt;/div&gt;Geçenlerde dergimizin başarılı fotoğrafçısı Hayreddin Deniz ile Muratpaşa Belediyesi’nin Çarşamba Pazarı’nı gezerken aklıma Fas görüntüleri geldi.&lt;br /&gt;Marakeşliler, Pazarlar’ını adeta bir gösteri merkezi haline getirmişler.&lt;br /&gt;Akrobatik gösteri yapanlar, ilahi söyleyerek aralarda dolaşan müzisyenler, yılan oynatıcıları, kına yakanlar, geleneksel giysileri ile çalgıcılar, maymunlu fotoğrafçılar, açık hava dişçileri herkese parmak ısırttırıyor.&lt;br /&gt;Bir milyona yakın Marakeş’i ziyaret eden turisttten Cma El Fna’yı görmeden dönen yokmuş.&lt;br /&gt;&lt;div style='float:right'&gt;&lt;img class=&quot;captioned&quot; src='images/carşamba3.jpg' title='Çarşamba Pazarı&amp;#039;nın Uyuyan Güzelleri' &gt;&lt;/div&gt;Benim gibi hem gündüz hem de gece gidenler de çoğunluktaymış.&lt;br /&gt;Bir Pazar düşünün, tezgah aralarında çeşitli yiyecek üniteleri de olsun.&lt;br /&gt;Tişörtçünün yanında kokoreççi, domatesçinin yanında ekmek arası tereyağlı haşlanmış yumurta, balıkçının önünde deniz ürünlerini pişirip satan balık büfesi, sebzelerin arasında salyangoz çorbacısı.&lt;br /&gt;Ben hepsinden denerken yanımdaki arkadaşlarım yemeye çekinmişlerdi. &lt;br /&gt;Akşam misafir olduğumuz bir restoran sahibine de dert yanmışlardı:&lt;br /&gt;‘Pazar’ın orta yerinde açıkta satılan ürünleri nasıl oluyor da yiyorlar şaşıp kaldık doğrusu.’&lt;br /&gt;Faslı patron da şöyle cevaplamıştı:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sizi duyan da, hijyenle kafayı bozmuş bir ülkeden geldiğinizi falan sanır. Sanki sizin Istanbul’unuzun her yeri pek bir temiz. Ben oraya gittiğimde nasıl Eminönü’nde balık-ekmek, Mısır Çarşısı’nda döner yiyorsam siz de Marakeş’te korkmadan yiyebilirsiniz. Ayrıca, Cma El Fna günün her saatinde gıda mühendisleri tarafından çok sıkı denetleniyor.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style='float:left; padding: 5px 20px 5px 0;'&gt;&lt;img class=&quot;captioned&quot; src='images/carşamba4.jpg' title='Çarşamba Pazarı&amp;#039;nın Uyuyan Güzelleri' &gt;&lt;/div&gt;Antalya’nın Çarşamba Pazarı’nda tek tük turistler de vardı.&lt;br /&gt;Hiç rahatsız edilmeden alışverişlerini yapıyorlardı.&lt;br /&gt;Ancak sayıları çok azdı.&lt;br /&gt;Sebze, meyve çok taze ve ekonomik de olsa burada düzenli yaşamayanlar için pek de çekici olamaz.&lt;br /&gt;Çakırlar, şehir merkezine uzak da olsa çok ilginç bir yer.&lt;br /&gt;Doğru yapılandırılır, denetlenir ve ürün çeşitleri artırılırsa turist otobüslerinden geçilmez.&lt;br /&gt;Benden önermesi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;18.09.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>YİNE Mİ PATLATAMAYACAĞIZ ŞU TURİZMİ.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=20</link><pubdate>25/05/1998 IST</pubdate><description> Herkes birbirine soruyor: “Yahu, niye gelmiyor hala bu gavurcuklar. Nisan geçti, Mayıs da bitmek üzere, nerede kaldı bunlar? “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında golf, futbol, tenis gibi zengin ürün çeşitlemesi olan ve 150 ile 1000 dönümlük alanların üzerine yerleşik, havalimanının neredeyse yanı başında bulunan Belek işletmecileri de birbirlerine bu ve buna benzer sorular soruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurtdışında Türkiye satan tur operatörleri de hafif şaşkın. Bunca ilan, imzalanmış uçak anlaşmaları, ön ödeme yapılmış oteller, kısacası onlar da gri,gri düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine, sadece altı haftası sıkışık, topu topu dört ayı bulan bir turizm yılı mı geçireceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı diyarlarda kiminle karşılaşsam ben de; “ne olacak bizim memleketin şu turistik hali?” diye sordum. Cevaplar ve yorumlar yine kafamı karıştırdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Akdeniz’i de kirletebildiniz ya, helal olsun size.”&lt;br /&gt;“Nüfus planlamasına, otobüs kazaları dışında bir önlem bulsanız artık!..&lt;br /&gt;“Kaplumbağa hızındaki tanıtma kuruluşlarınız her türlü takdiri hak ediyorlar.”&lt;br /&gt;“İki buçuk milyon vatandaşınızla Almanya’da bile birbirinizi yemekten bir lobi oluşturamıyorsanız, biz ne yapalım.”&lt;br /&gt;“Otel fiyatlarını 10 Marka, transfer fiyatlarını sıfıra indirin, bir de mümkünse ülkenizi şereflendiren her turiste, havalimanı girişinde 100 Mark cep harçlığı verin. Bakın nasıl geliyoruz o zaman.”&lt;br /&gt;“Hele İspanya, Portekiz, Yunan adaları, Kıbrıs bir dolsun, söz; sizin oralara da geleceğiz.”&lt;br /&gt;“İran’a benzemezsiniz değil mi?”&lt;br /&gt;“Saddam yine kafasını üşütüp sallar mı bir kimyasal bomba sizin oralara acaba?”&lt;br /&gt;“Bak, Mısır’a saldırı oldu, oraya da gitmiyoruz.”&lt;br /&gt;“Tüm komşularınızla her an didişiyorsunuz. Hani biraz huzurlu bir ortamınız olsa, fena mı olurdu?”&lt;br /&gt;“Bizim gençleri zehirleyen uyuşturucu maddeleri, en çok siz ihraç ediyor muşsunuz bize, aslı var mı?”&lt;br /&gt;“Başlarına şal bağlamış kızların, uzun sakallı, sinirli adamların, polisler tarafından yerlerde sürüklenen genç kızların görüntüleri geliyor ara sıra, akşam yemeklerinde ekranlarımıza. Onlardan Antalya’da da mevcut mu?”&lt;br /&gt;“Buradaki Kürtler; Türkiye’ye tatile gitmeyin. Kazandıkları paralarla bomba alıp bizi öldürüyorlar diyerek vicdanımızı sızlatıyorlar.”&lt;br /&gt;“Birbirinizi öldürüp, Ruanda gibi, yerde yatan ceset görüntülerini niye tüm dünyaya devlet televizyonları aracılığıyla yayımlıyorsunuz? Toros dağlarındaki askeri tatbikat ne zaman bitecek?”&lt;br /&gt;“İnsan hakları, kayıp insanlar, öldürülen-öldürülemeyen gazeteciler..” diye uzatıp duruyorlar konuları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu gavurların bilmişi de çok ukala oluyor canım!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karışmayın bakalım bizim iç ve dış işlerimize, bunların turizmle ne alakası var?” diye parlayacak oldum ama, sinir sinir gülümsediler sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupalılarla iş yapmak, vallahi zor zanaatmiş azizim!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakalım bu yıl ne çıkacak bahtımıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;25/05/1998 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>YIKIN HEYKELLERİMİ..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=145</link><pubdate>Sat, 04 Apr 2009 16:51:12 IST</pubdate><description> Bizim şu acayip heykel alerjimiz nereden gelir bir bileniniz var mı?&lt;br /&gt;Yoksa, bu işin kökeni heykeli putla karıştırmaya kadar gider mi acaba?&lt;br /&gt;Antalya’nın kurucu babası Attalos’un heykeline de, taştan organları görünüyor diye peştamal takmışlardı hatırlarsanız.&lt;br /&gt;Kadıköy’ün Altıyol kavşağındaki, ünlü boğa heykelinin yumurtalıkları da rahatsızlık veriyor diye oradan oraya sürüklenip durmuştu yıllarca.&lt;br /&gt;Gırgır dergisinin mucidi Oğuz Aral’ın heykelini de yıkar dururlar İstanbul’da bir parkta.&lt;br /&gt;Hakan Şükür’ün heykeli de Florya Metin Oktay tesislerine dikilsin mi dikilmesin mi diye neredeyse Galatasaraylılar iki ayrı fraksiyona ayrılacaklardı.&lt;br /&gt;Nedir acaba bizim bu heykellerle ve onların yaratıcı sanatçıları heykeltıraşlarla alıp veremediğimiz?&lt;br /&gt;Kemer’le tanışıklığım 1975 yılında başladı.&lt;br /&gt;Şimdiki adıyla Club Med-Kemer henüz bir İtalyan tatil köyü iken, ailemle orada tatil yapmıştım.&lt;br /&gt;Valtur adeta bir cennet gibiydi bizler için.&lt;br /&gt;İlk animasyon, açık büfeyi gördüğüm oteldi benim için.&lt;br /&gt;Sonra İtalyanları Valtur’a taşıyan bir uçak Isparta dağlarına çarparak enkaza dönünce, İtalyanlar tatil köyünü Fransızlara devrettiler.&lt;br /&gt;Tüneller, bölgenin turistik anlamda ulaşımına katkıda bulununca, Akdeniz’in bu güzel köşesi uluslararası düzeyde tanınan markalarımızdan biri haline geldi.&lt;br /&gt;Ara sıra gider gezerim çarşısını.&lt;br /&gt;Sıradan, lezzetsiz, tekdüze dükkânlarla dolu bir tür bulamaç halindedir.&lt;br /&gt;Tıpkı, Side, Alanya ve diğer kasabalarımızda olduğu gibi,&lt;b&gt; “arabası var ama ruhu yok”&lt;/b&gt; cinsinden yani...&lt;br /&gt;Dükkânlar ne Türk ne de uluslararası.&lt;br /&gt;Yıkılan o güzelim heykel Kemer’e bence bir farklılık getirmişti.&lt;br /&gt;Önünde turistler fotoğraf çektiriyordu.&lt;br /&gt;Yeni seçilen başkan, ilk icraat olarak o heykeli söktürmüş.&lt;br /&gt;Aferin ona..&lt;br /&gt;Dün Alman Focus dergisinden aradılar beni.&lt;br /&gt;Geçenlerde, alkolden zehirlenerek Kemer’de bir otelde ölen Alman genç hakkında bir şeyler sordular.&lt;br /&gt;Hani şu, şişesinde birkaç lira daha fazla para kazanmak için merdiven altında üretildiği söylenen içkilerin neden olduğu ölümden söz ediyorum.&lt;br /&gt;Formül biraz hatalı olunca, etil yerine metil alkol konunca oluyor sana &lt;b&gt;“garantili ölüm kokteyli”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Cevap verirken, bu ölüme adeta bir yakınım sebep olmuş gibi utandım.&lt;br /&gt;Özetle şunları söyledim..&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Her yıl milyonlarca insana huzur içinde tatil yaptırıyoruz. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizim de içimizde ne yazık ki; tecavüzcüler, sapıklar, insanları kar uğruna öldürmeyi göze alabilecek caniler yaşıyor. Suçlular en kısa sürede belirlenip hak ettikleri cezaları alacaklardır. Türkiye ve Antalya, hala dünyanın en özgürce ve huzurla tatil yapılabilen cennet köşelerinden biridir.&lt;/b&gt;”&lt;br /&gt;Dediklerim, vicdanımı tam anlamıyla ikna edemediyse de bir şeyler anlattım işte.&lt;br /&gt;Sizin evinizde, kaçak içkiden öldüğü iddia edilen bir genç misafiriniz varken, sizin ilk icraatınız bir aşk heykelini yıkmak oluyor, öyle mi yeni başkan?.&lt;br /&gt;Eve gidince kutlama telefonları aldınız mı?&lt;br /&gt;“aslanım başkan, Kemer’in ilk sorunu işte bu uğursuz heykeldi, kim tutar artık seni be koçum” falan dediler mi?&lt;br /&gt;Yine Avrupa’da haberlere konu olacak bir etkinliğe imza attınız, tebrik ederim sizi.&lt;br /&gt;Geçmişinde onlarca cinayet olan bir eski mahkuma mecliste gözyaşlı, şiirli devlet töreni..&lt;br /&gt;Aşkı, muhabbeti çağrıştıran güzelim heykel de hurdaya..&lt;br /&gt;Ah be güzel ülkem, senin ayağa kalkman için daha çok acı çekmemiz gerekecek..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;04.04.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>YATSI EZANI ÜSTÜ VİYOLONSEL  </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=73</link><pubdate>30.05.2004 IST</pubdate><description> 700 yıllık Kızıl Kule yine güzel bir sanatsal etkinliğe tanık oldu.&lt;br /&gt;Bedri Baykam ve Abidin Dino sergilerinden, o acayip merdivenlerini unutmuşum. O nedenle, kulenin giriş kapısında programla birlikte enerji içeceği satan görevlinin bunu niye yaptığını tepeye varmadan anlayamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oflaya puflaya çıkıp, üçüncü şarkıda nabzım ancak normale dönünce enerji içeceğinin gereğine aydım. Tırmanırken, “Ege’nin konserini kuleye alıp, gıygıycıları belediyenin arka bahçesine alıverseler n’olurdu sanki. Gençler hoplaya zıplaya çıkıverirlerdi buraya.” diye söylenenler de vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AYAKTAKİ KÜÇÜK KEMANLI TÜRK, OTURAN BÜYÜK KEMANLI BREZİLYALIYA KARŞI..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi bir giriş yaptı “ikili” ya da müzikal terimiyle “duo”. Birinci parçanın hemen ortasında, yakın cami imamı yatsı ezanıyla kendilerine eşlik etmeye başladı. İkinci eser bittiğinde imamın solosu hala sürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasbahçe zeybeğine aşina kulaklara, ağdalı klasik musuki Portekizce gibi kaldığından, henüz birinci eserin ardından yüz kadar sanatsever inmek üzere merdivenlere yöneldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bi de entel geçiniyon. Niye gelmedin dün akşam guleye?” diye sanatsal taarruza uğramamak için Alanya’da sanata teşne herkes oradaydı. Hiç ummamama rağmen, yeni tatlıcı, yeni Mirkelam imajlı, bizim gazetenin genç patronu, M.Ali Dim bile oradaydı. Oysa kendisini yirmi yıldır iyi tanırım. Daha önce bir keman resmine bakarken bile görmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BANA MÜSAADE BAYILMAK ÜZEREYİM..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci eser tamamlandığında, sanki taziyeye gelmiş gibi, bir yüz kişi daha gitti. Alanyalı Almanlar, kardeş belediye yöneticileri, Yunan delegasyonu, bu hızlı devinime pek anlam veremediler. Sanatçılar nasıl şaşırmadan çaldılar, hayret ettim. Sanatseverler, konseri devamlı matineli eski Kadağan sineması ile karıştırdıklarından, sürekli girip çıktılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalarda koşuşan, tarihi sarnıçlara tırmanan veletler, onları işaret parmakları dudaklarında “şşşışt” diye kovalayan görevliler ortamı renklendirdiler. Eserlerin ne zaman biteceği de tam kestirilemiyor. Bitti diye sazan gibi erken alkışlasan fena, geç kalsan ayrı bir kültürel magandalık söz konusu. Oysa futbol nasıl da basit izlenir. Gol olunca kalkıp böğürür, aynı takımı tutan dostlarına sarılıp, onların kaburgalarını yoklarsın. O kadar basittir yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bol miktarda baş örtülü hanım da izledi. “Şenlik varmış kulede diye iki saatliğine heriften ve çocuklardan kurtulayım derken doluya tutuldum. Allah canımı alsa da buradan kurtulsam” gibi bir yüz ifadesiyle izliyorlardı kulenin zor inilen balkon katından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YARASALAR DA SEVDİ DİNLETİYİ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecelerin zor görünen avcıları yarasalar, müziğin ritmine uyar gibi salınarak yediler akşam yemeklerini tepemizde uçuşarak. Bizi de sineklerden korudular. Şamdan ve çiçekler, nasıl da güzel uymuşlardı Halepli taş ustası Ali’nin bu güzel eserine.&lt;br /&gt;Özetle çok güzel bir gece geçirdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya, Avrupa’da ucuz satılan bir bölge olarak, Kemer, Side, Belek, Lara ve Aksu’nun gerisinde kalıyor. Ancak, sportif ve kültürel organizasyonlarda Antalya’da tam bir lider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 30.05.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>YAR BİZE DE BİR OLİMPİYAT..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=131</link><pubdate>05.08.2008 IST</pubdate><description> Citius, altius, fortius demiş modern olimpiyatların kurucusu Fransız baron Pierre de Coubertin.&lt;br /&gt;Yani, daha hızlı, daha yükseğe, daha güçlü..&lt;br /&gt;Kendisinden önce 2 yıl kadar başkanlık yapan Yunan’dan sonra Pierre baba atmış temelini asri Olimpiyat oyunlarının.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“mühim olan kazanmak değil, katılmaktır”&lt;/b&gt; diyerek de amatör sporcuları cesaretlendirmiş o yıllarda.&lt;br /&gt;Uzun yıllar boyunca sadece amatörler tarafından, ulusal onur için yapılan oyunlar zamanla profesyonelleşti.&lt;br /&gt;1912 Stokholm Olimpiyatları’nda, pentatlon ve dekatlonda açık farkla altın madalyaya ulaşan Amerika’lı ünlü atlet Jim Thorpe, daha önce basketbol oynarken para kazandı diye madalyaları geri alınmıştı.&lt;br /&gt;Madalyaları, ölümünden yıllar sonra, 1982 yılında torunlarına geri verildi.&lt;br /&gt;IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), 1894 yılından bu yana da hepi topu sekiz başkan tarafından yönetilmiş.&lt;br /&gt;Coubertin 29 yıl ile en fazla başkanlık yapmış.&lt;br /&gt;Onu 21 yıl ile İspanyol Juan Antonio Samaranch izliyor.&lt;br /&gt;Son Belçikalı başkan Jaques Rogge’nin henüz çiçeği burnında.&lt;br /&gt;2001’den beri Olimpiyatlar’ın başında.&lt;br /&gt;Oyunlar, maraton öyküsünün anısına 1896 yılında Atina’da başlamış.&lt;br /&gt;2008’de Çin ev sahipliği yapıyor.&lt;br /&gt;Birinci ve ikinci Dünya savaşları nedeniyle 1916, 1940 ve 1944 yıllarında ara verilmiş.&lt;br /&gt;Sovyetler Afganistan’ı işgal edince, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 65 ülke Moskova Olimpiyatları’nı protesto ederek katılmamıştı.&lt;br /&gt;Buna karşılık olarak, 1984 Los Angeles Olimpiyatları’na da başta SSCB olmak üzere 13 Doğu Blok ülkesi katılmadı.&lt;br /&gt;Neyse ki diğer oyunlar, bu it dalaşından nasiplerini almadılar ve tüm dünya ülkeleri büyük bir katılımla dünya kardeşliği için yarıştılar.&lt;br /&gt;Katılmak tabi ki iyi ama madalya almak ondan da iyi haliyle.&lt;br /&gt;Madalya sıralamasında şampiyon açık ara ile ABD.&lt;br /&gt;Kurulduğundan bu yana 2.191 madalya kazanmışlar.&lt;br /&gt;Onları 1.010 madalya ile SSCB ve 668 madalya ile İngiltere takip ediyor.&lt;br /&gt;Fransa (595), İtalya (493), Batı Almanya (489), İsveç (470), Macaristan (449), Avustralya (386) daha sonra gelen ülkeler.&lt;br /&gt;Türkiye, 36 altın, 19 gümüş, 19 bronz madalya ile toplam 74 madalya toplayarak 29. sırada.&lt;br /&gt;Madalyalarımızın çoğunluğu halter ve güreşten.&lt;br /&gt;1896 yılında Atina’da ilki yapılan modern Olimpiyatlar’a 14 ülkeden, 241 sporcu katılıp, 9 dalda yarışmışlardı.&lt;br /&gt;Aynı şehirde 2004 yılında yapılan son Olimpiyatlar’a katılım, bu görkemli geleneksel organizasyonun nereden nereye geldiğini çok güzel özetliyor.&lt;br /&gt;201 ülkeden, 28 dalda tam 11.099 sporcu.&lt;br /&gt;Aslında modern Olimpiyatlar’dan tam 2.672 yıl önce Antik olimpiyatlar Atina’da başlamış.&lt;br /&gt;Her dört yılda bir yapılma geleneği de o tarihlerden kalma.&lt;br /&gt;Zeus onuruna Olympia’da yapılan oyunlar, M.Ö. 200 yılında Romalılar Yunanistan’ı fethedince rafa kaldırılmış.&lt;br /&gt;Renkli Olimpiyat halkaları beş kıtayı simgeliyor..&lt;br /&gt;Bilenleriniz çoğunluktadır, ama ben yine de hatırlatayım.&lt;br /&gt;Mavi Avrupa’yı, yeşil Avustralya’yı, sarı Asya’yı, kırmızı Amerika’yı, siyah ise Afrika’yı temsil ediyor.&lt;br /&gt;Bir zamanlar olimpik olan bazı sporlar, artık Olimpiyatlarda yok.&lt;br /&gt;Halat çekme, golf, ragbi, polo, su kayağı bunlardan bazıları.&lt;br /&gt;Triatlon ve Plaj Voleybolu Olimpiyatlar’ın madalya verilen yeni disiplinlerinden.&lt;br /&gt;Pekin Olimpiyatları, Çin için çok önemli bir sınav olacak.&lt;br /&gt;Hem tanınırlılıkları artacak, hem de 3.4 milyar dolar bir gelir bekleniyor.&lt;br /&gt;12 ana sponsor, sadece reklamlara şimdiye dek bir milyar dolara yakın paralar harcadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana kadar basılan yedi milyon kadar biletin tamamı satıldı.&lt;br /&gt;Görkemli olması beklenen açılış tören biletleri kara borsada 645 dolara kadar alıcı buldu. &lt;br /&gt;Biz de Olimpiyatlar’a ev sahipliği yapmayı çok istedik.&lt;br /&gt;2003 yılında aramızdan ayrılan Sinan Erdem çok çalıştı ama 14 yıl başkanlığını yaptığı organizasyonu Türkiye’ye getirmeyi başaramadı ne yazık ki..&lt;br /&gt;Haydi, bir süreliğinebu güzel organizasyona yoğunlaşın.&lt;br /&gt;Bu güzel etkinlik sadece TV başından izlense de kaçmaz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;05.08.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>VOLEYBOLDA BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=152</link><pubdate>Fri, 17 Jul 2009 12:42:21 IST</pubdate><description> -Voleybolun ilk adının Mintonette olduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Amerikalı beden eğitimi öğretmeni William Morgan (1870-1942) tarafından 1895 yılında Massachusetts’de icat edildiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Morgan’ın, bu sporu yaratırken biraz basketbol, biraz beysbol, biraz da hentboldan esinlendiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-William Morgan’ın, basketbol oyununu 1891 yılında tasarlayan Dr. James Naishmith (1861-1939) gibi, bir YMCA (Genç Hıristiyan Erkekler Derneği) üyesi olduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Morgan’ın ilk amacının; genç, dindar, erkek çocuklara kalabalık gruplar halinde itişip, çarpışıp yaralanmadan bir kapalı salon etkinliği yaptırmak olduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Voleybol topu olarak; önce basket topunun iç lastiğini, sonra basket topunun kendisini kullandıklarını, birincisi çok hafif, ikincisi de çok ağır gelince yeni bir top icat ettiklerini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Modern voleybolun temel kurallarını, ABD’li Dr. Frank Wood ve spora meraklı itfaiye şefi John Lynch’in oluşturduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Takımların önce beşer kişiden oluştuğunu, sonra şimdiki halini alarak altışar kişi ile oynanmaya başladığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Voleybolun önceleri sadece eğlence amaçlı oynandığını, ilk smaçın 1913 yılında Filipinler-Manila’da Uzak Asya oyunlarında yapıldığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hemen akabinde, buna önlem olarak blok ve manşet gibi vuruşların geliştirildiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Voleybolun, Türkiye’ye ilk kez 1919 yılında ünlü spor adamı Selim Sırrı Tarcan tarafından getirildiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İlk kez 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda madalya alınan bir spor dalı haline geldiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color=&quot;#0040FF&quot;&gt;     &lt;b&gt;BİRAZ DA BEACH VOLLEY (PLAJ VOLEYBOLU)&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Plaj Voleybolu’nun, ilk kez 1920’lerde California sahillerinde oynandığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Dalga sörfçülerinin, yeterince dalga olmayınca kumsalda vakit geçirmek amacıyla voleybol oynadıklarını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1930’lu yıllarda bu sporun Avrupa’da da oynanmaya başladığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Önce, Fransa’nın Palavas, Lacanau, Royan ve Letonya’nın Riga sahillerinde oynandığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Avrupa’da ilk önce Fransız Çıplaklar kampında oynanmaya başladığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Maçların önce dörder kişiyle, sonra üçer kişiyle, son olarak da bugünkü son halini alarak ikişer kişiyle oynanmaya başladığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Altışar kişi ile oynanan kapalı salon voleybol maçlarının, 25 puanlık setler halinde 9 m x 18 m boyutlarındaki parke zeminlerde oynandığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İkişer kişi ile oynanan Plaj Voleybolu maçlarının, 21 puanlık setler halinde 8 m x 16 m boyutlarındaki kumsallarda oynandığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İkişer kişi ile oynanan ilk ciddi turnuvanın, 1947 yılında California’nın State Beach sahilinde oynandığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İlk para ödüllü turnuvanın yine California kumsallarında 1974 yapıldığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1982 yılından sonra Brezilyalıların bu spora ilgi duymaya başladıklarını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1986 yılında Rio plajına 5.000 kişilik bir stadyum kurulduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1996 Atlanta yaz olimpiyatlarında, Plaj Voleybolunun bir olimpik spor haline geldiğini &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu sporda en iyi ülkelerin başında ABD ve Brezilyalı takımlarının geldiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Önceleri amatör bir spor olarak başlayan Plaj Voleybolu’nun, son yıllarda sadece Swatch firmasının yaklaşık dokuz milyon dolar para ödülü dağıttığı önemli bir spor endüstrisi haline geldiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2008 Pekin Olimpiyatları’nda 12.000 kişilik Chaoyang Park Kum Stadyumu’nun tıklım tıklım dolduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ülkemizde ilk ciddi turnuvanın 1990 yılında İstanbul-Ataköy plajında yapıldığını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1996 yılında, Alanya’da dünya şampiyonasının bir ayağının yapıldığını ve bu şampiyonanın 156 ülke tarafından canlı ve bant yayınlarla gösterildiğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Alanya’nın, 5.000 kişilik oturma kapasitesi ile Avrupa’nın ikinci büyük kum stadyumuna sahip olduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu satırların yazarının, bu sporun Alanya’ya kazandırılmasında karınca kararınca katkıları olduğunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               &lt;font color=&quot;#40BF80&quot;&gt;   &lt;b&gt;     BİLİYOR MUYDUNUZ..&lt;/b&gt;&lt;/font&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>VEDA MI DEDİNİZ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=154</link><pubdate>Wed, 16 Sep 2009 16:03:18 IST</pubdate><description> Gizem telefonda benden bir veda yazısı isteyince önce şöyle bir durakladım.&lt;br /&gt;Ben Atik’e, dolayısıyla da Antalya’ya veda mı etmeliydim yoksa?&lt;br /&gt;1984’de ayak bastığım bu şehirden ayrılıyor muydum gerçekten de..&lt;br /&gt;Doğup büyüdüğüm, her köşesinde 28 yıl yaşadığım Istanbul, bana sonradan edindiğim bu şehir olan Antalya’dan neden daha yabancıydı acaba?&lt;br /&gt;Yaşanmışlıklar, arkadaşlıklar, içten dostlar, her yönüyle doyulan yer mi gerçekten de insanın esas şehridir?&lt;br /&gt;Ben, maddi, manevi bir çok tatmini bir arada yaşadım Antalya’da.&lt;br /&gt;Bir yıllık üyelik süremin, sekiz ayını çalışarak geçirdiğim &lt;b&gt;ATİK&lt;/b&gt;’in bu yaşanmışlıkların içinde özel bir yeri var tabi ki.&lt;br /&gt;Sadece tenis oynamak için geldiğim bu özel kulüpte, ben hangi arada Ufuk başkan tarafından idari binanın hemen girişindeki odaya, bir demet sorumlulukla oturtuldum hala tam hatırlayamıyorum.&lt;br /&gt;Lokantaya gitsem, kenara not alarak, o restoranın kendi görüşüme göre iyileştirilmesine katkıda bulunma gibi bir meslek hastalığım vardır nedense.&lt;br /&gt;Ne yapar eder, işletmenin patronuna, onu bulamazsam şef garsonuna, yazılı ya da sözlü önerilerimi, benden böyle bir talep olmasa da fısıldarım kulaklarına.&lt;br /&gt;Geçenlerde cep telefonumun notlar bölümünü kurcalarken, &lt;b&gt;Orfe At Çiftliği&lt;/b&gt; ile ilgili öneri notlarımla göz göze geldim.&lt;br /&gt;Atik’te henüz durumdan vazife çıkarmaya başlamamışken, &lt;b&gt;Ufuk Parlakdağ&lt;/b&gt; benden öneriler istemesin mi..&lt;br /&gt;Bir yazdım pir yazdım..&lt;br /&gt;Sanırsınız Atik’ten bir Wimbledon yaratacağım.&lt;br /&gt;Sen misin yazan, “&lt;b&gt;buyrun size odanız&lt;/b&gt;” dediler, ‘&lt;b&gt;oturunuz ve dediklerinizi hayata geçiriveriniz’&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;Neyse ki, teoride yazılanların pratikte hemen uygulanamayacağını daha önceki organizasyon deneyimlerimden biliyordum.&lt;br /&gt;Hemen ekibimizi belirledik ve yola koyulduk.&lt;br /&gt;Yönetim kurulu, komite başkanları, kulüp çalışanları ellerinden geleni yaptılar.&lt;br /&gt;Benim sembolik yöneticiliğime saygı duyarak, her projemde destek oldular, yeni önerilerle geliştirdiler.&lt;br /&gt;Doğrudan kar amaçlı ticari bir yer de işletmediğimizden, üzerimizde fazla bir baskı da olmadı genelde.&lt;br /&gt;Üyelerimizi, ödedikleri aidat gelirleri ile; spor yaptırıp, eğlendirmek, konforlarını artırmak, kulüplerine gelme sebeplerini artırmak gibi fevkalade naif bir amacımız vardı.&lt;br /&gt;Rekabet de yok diyebiliriz aslında.&lt;br /&gt;Diğer kulüpler de iyi sayılırlar, ama Antalya’da tenisin ağabeyi konumundaki Atik’in durumu hepsinden birkaç adım ileride.&lt;br /&gt;Istanbul’da Ataköy’e yerleştim.&lt;br /&gt;İlk işlerimden biri de, 1956 doğumlu &lt;b&gt;Yeşilyurt Spor Kulübü’&lt;/b&gt;nü ziyaret etmek oldu.&lt;br /&gt;&lt;font color=&quot;#00FF00&quot;&gt;Bu tarihi kulübün yanında Atik, Şişçi Ramazan’ın yanındaki Extra Blatt gibi kalır&lt;/font&gt;.&lt;br /&gt;Daha anlaşılır olayım diye örneği Antalya’dan vereyim dedim.&lt;br /&gt;Çöp Şiş’i lezzetli lezzetli olmasına, ama pijamayla da et yemeye gitsen ortamda hiç sırıtmazsın misali bir lokanta.&lt;br /&gt;Yeşilyurt Spor Kulübü de bakımsız Astsubay Evi gibi ruhsuz bir havadaydı.&lt;br /&gt;Ahşapın yanında paslı demirler, onun yanında aluminyum, pis bir tuvalet, kapıda karşılayan adam Anayurt Oteli filminin resepsiyonisti gibiydi adeta..&lt;br /&gt;Yazsam daha yazacağım, ama ellerine geçer de beni içeriye almazlar diye şimdilik kısa kesiyorum.&lt;br /&gt;Özetle, kulübümüzün kıymetini bilelim arkadaşlar.&lt;br /&gt;Veda konusuna dönecek olursam..&lt;br /&gt;Çelebi Hava Servisi yönetim kurulu üyesi  Engin Çelebioğlu, 1960 yılında evlenip 1982 yılında sirozdan kaybettiği, şirketin kurucu babası Ali Cavit beyden geçenlerde şöyle bahsediyordu:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Şimdi erkenden ayrılan çiftleri anlayamıyorum. &lt;br /&gt;Evlilik aynı zamanda bir sabır müessesesidir.&lt;br /&gt;Biz, onunla bunca yıldır bir kere bile ayrılmayı düşünmedik.”&lt;/b&gt;Eşinin ölümünün üzerinden 27 yıl geçmesine rağmen kendisini hala evli sayıyordu.&lt;br /&gt;Engin hanım bile eşiyle vedalaşamadıysa hala, benim de Atik’le vedalaşmamın bir gereği yok demektir.&lt;br /&gt;Zaten her gün web sayfamızı ziyaret ederek sizlerle yaşıyorum.&lt;br /&gt;Vedalaşmaya da şimdilik hiç niyetim yok.&lt;br /&gt;Atik’in İstanbul şubesinden saygı ve sevgilerimle..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;16.09.09 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>VAY BE 15 YIL MI GEÇMİŞ ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=95</link><pubdate>05.10.2005 IST</pubdate><description> Ben her yıl Triatlon yazısı yazmaktan sıkıldım.&lt;br /&gt;Gelip göremiyorum da neler olup bittiğini.&lt;br /&gt;Organizasyonda çalışmaktan da yırttım.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Artık, bizim sportif dünya görüşümüz uyuşmuyor” &lt;/b&gt;gibisinden bir şeyler geveleyip, üçüncü yılın sonunda tüydüm.&lt;br /&gt;Müfit, organizasyonu öğrendikten sonra, her işi de kendisi yapmaya başlayınca, bize yapacak pek iş kalmamıştı zaten.&lt;br /&gt;Hadi bari size eski anılardan bir kaç demet yazayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991 yılında, ilk yarışmanın basın toplantısı için, o zamanların çiçeği burnunda oteli Grand Kaptan’dayız.&lt;br /&gt;Ana sponsorlardan Vakıfbank, (o zamanlar parayı bastırana sponsor deniyordu ve &lt;b&gt;“powered by”&lt;/b&gt; gibi öz Türkçe karşılıkları bulunmamıştı.) otelin neredeyse her yerini Vakıfbank bayraklarıyla kaplamaya başlamıştı.&lt;br /&gt;Hani izin versek, pantolonlarımızın arkasına bile Vakıfbank stickeri (etiket yazınca, kaplanmış defterlerde kullanılan etiketler geliyor gözümün önüne, idare ediverin İngilizcesiyle) yapıştırabilirdi.&lt;br /&gt;Neyse, toprağı bol olsun Şükrü Kaptanoğlu bu bayrakları görünce bir hışım bizim toplantıyı bastı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“bu bayraklar hemen buradan kaldırılacak”&lt;/b&gt; diye gürledi.&lt;br /&gt;Biz, nedenini anlamak için birbirimize bakarken de açıkladı: &lt;b&gt;“dışarıdan gören, bankaya borcu vardı, ödeyemedi, banka da geldi otele el koydu sanacak.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Hem bankayı hem de Şükrü amcayı ikna ederek, bayrak sayısını makul bir sayıya indirmeye çalışmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRİTLON VE TRİTLETLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basın da bir alemdi o zamanlar.&lt;br /&gt;Nerede şimdiki şık gazeteciler.&lt;br /&gt;O zamanlar, atlet ve terlikle toplantı izlemeye gelenleri vardı.&lt;br /&gt;Basın sözcüsü olduğum için herkese, benim bile henüz bilmediğim Triatlon sporunu anlatmaya çalışıyordum.&lt;br /&gt;Şöyle diyaloglar da olabiliyordu:&lt;br /&gt;- abi bu Tritletler nerden denize girer?&lt;br /&gt;yarışma Aytur otelinin önünden başlayacak, 1.500 metre yüzdükten sonra iskeleden karaya çıkacaklar.&lt;br /&gt;yok abi onu sormuyom ben, bunlar mesela bugün nereden denize girerler?&lt;br /&gt;ne bileyim ben, hem sen bunu niye soruyorsun ki ?&lt;br /&gt;sporcu kızları üstsüz filan çekersek, gazeteye doğru dürüst fotoğraflı bir haber yapmış oluruz diye sorduydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, henüz tanış olmadığımız bir organizasyonun derdinde, onlar da mal derdinde gibi durumları epeyce yaşamıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarışmanın bir gün öncesinde, topluca makarna, korbonhidrat içerikli yemekler yenilen ve yarışma bilgilerinin verildiği akşam yemeğine &lt;b&gt;“Pasta Party”&lt;/b&gt; deniliyor.&lt;br /&gt;Ben, cümleyi Türkçeleştirmeyip, doğrudan programı okuyunca bir arkadaşım şöyle itiraz etmişti:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“akşamın sekizinde kimse pasta yemez ki Tunç..”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarışmanın ünlü Triatletlerini bizim ağırlamamız gerekiyordu.&lt;br /&gt;Yazışmalarda kendilerinden üst düzey, ünlü anlamına gelen Top Atletler diye söz ediliyordu.&lt;br /&gt;Ben, yazılanı okumaya kalkınca yine bir arkadaşım beni düzeltmişti.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Şu adamlardan sık sık top diye bahsetmesen olmaz mı?”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAŞASIN TELEVİZYON BİZİ ÇEKECEK..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT de gelmişti Alanya’ya, hem de daha ilk yılında.&lt;br /&gt;Spikerleri &lt;b&gt;Hüseyin Başaran&lt;/b&gt;, yarışmanın startının ramazan topu ile kaleden verileceğini öğrenince sevinmişti.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Tamam, bu çok ilginç olabilir. Top patlasın, ancak yarışma başlamasın. Ben yüzme başlangıcını çekene kadar da kimse yüzmeye kalkışmasın.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Top patlayıp da herkes suya hücum edince, kaleden koşturarak inen Hüseyin bize epeyce kızmıştı. &lt;br /&gt;Tek kamerayla gelip, yirmi kilometrelik bir alana yayılan bir yarışmayı, tek kişi ile çekmeye kalkışınca olmamıştı haliyle. &lt;br /&gt;Ama onun çektiği görüntülerin yayımlanmasının bizim için önemi büyüktü.&lt;br /&gt;Kapanış yemeğinde, Plaza’nın bahçesine kurulan dev perdede hep beraber heyecanla, ana haber bülteninin bitip, spor haberlerinin başlamasını bekliyorduk.&lt;br /&gt;Ve beklenen an geldi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“1. Uluslararası Alanya Triatlon yarışması dün başarıyla tamamlandı.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Şapkamız olsa havaya atabilirdik.&lt;br /&gt;Bir buçuk dakikalık görüntüler bizi ne çok sevindirmişti.&lt;br /&gt;Şevket Tokuş’la kucaklaşırken şöyle demişti bana:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“yıllarca şu kameraları Manavgat’tan bu tarafa getiremiyorduk, hepiniz varolun”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;O gün, sonraki yıllarda Eurosport’un, saatlerce Alanya’dan ve yarışmadan bahsedeceğini hayal bile edemiyorduk.&lt;br /&gt;İlk heves, yarışmayı 1990 yılının kasım ayında tanıtmaya, Istanbul ve Ankara’ya gitiğimde herkes önce ilgiyle dinliyor, sonra organizasyona daha on bir ay olduğunu öğrenince de, &lt;br /&gt;&lt;b&gt;“kardeşim biz nereden hatırlayalım şimdiden bir sene sonrasını, sen bize on gün kala yine hatırlatıver”&lt;/b&gt; diye başlarından savıyorlardı beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O YILLARIN AKTÖRLERİNİ TANIMAK İSTER MİSNİZ ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman nasıl da su gibi akıp gidiyor.&lt;br /&gt;Bizlerle işbirliği yapmak üzere &lt;b&gt;Tom Gouw&lt;/b&gt; geldiğinde, karım dört aylık hamileydi.&lt;br /&gt;Su şimdi 15 yaşını doldurmak üzere.&lt;br /&gt;Organizasyon da öyle.&lt;br /&gt;Her spora yetenekli belediye başkanı &lt;b&gt;Cengiz Aydoğan&lt;/b&gt;, ilk Halk Triatlonu’nda yarışmacı bile olmuştu kaymakam &lt;b&gt;Lütfü Yiğenoğlu&lt;/b&gt; ile birlikte.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Müfit Kaptanoğlu&lt;/b&gt;’nun, &lt;b&gt;Feyzi&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Abdurrahman Açıkalın&lt;/b&gt;’ın, &lt;b&gt;Halis Koç&lt;/b&gt;’un, ve de benim, lüle lüle uzun saçlarımız vardı mesela o yıllarda. (arşivleri kurcalamanın gereği yok lütfen)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Levent Eren&lt;/b&gt; daha yeni harita mühendisi çıkmıştı ve dal gibiydi.&lt;br /&gt;Başkanımız Necip Azakoğlu nasıl da sportmendi anlatamam.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Elin çulsuz Hollandalısı bitirir de benim neyim eksik, ben de katılacağım bu yarışmaya”&lt;/b&gt; diye tutturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Yapma etme başkan senin temsil görevlerin var”&lt;/b&gt; diye zor ikna etmiştik kendisini.&lt;br /&gt;Azakoğlu mikrofonu eline alınca, yaptığı muzip şakalarla tüm yerli ve yabancı konuklarımızı gülmekten kırar geçirirdi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hüseyin Hacıkadiroğlu&lt;/b&gt;, daha o yıllarda geliştirmişti kollara numara yazma tekniğini.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mehmet Ali Dim&lt;/b&gt;, en olmaz denilen işleri çözerdi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Serdar Noyan&lt;/b&gt;, bizim yerel yıldız sunucumuz, o güleç yüzüyle ne de iyi sunardı yarışmacıları.&lt;br /&gt;Bazen, isimleri telaffuzundan, Triatletin annesi zor anlardı oğlunun finişe vardığını, ama gerçekten başarıyla anlatırdı.&lt;br /&gt;Derginin basılıp basılmamasına, yine ekim ayının ortalarına doğru karar verilip, yarışmanın kapanış gecesine ancak yetiştirilirdi.&lt;br /&gt;Hey gidi günler hey.&lt;br /&gt;Katrina gibi geçti yıllar.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hasan Sipahioğlu&lt;/b&gt;, gülen gözleriyle her zaman destek verirdi, daha o yıllarda.&lt;br /&gt;Başkan olunca desteğini daha da artırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AVRUPA AVRUPA DUY SESİMİZİ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarışmanın yirmi beşincisi yapıldığında, yani 2015 yılında, bizler artık Avrupalı olacağız.&lt;br /&gt;Dört yüz otuz milyonluk Avrupa nüfusuna, seksen milyonumuzla yüzde yirmilik bir artış sağlayacağız.&lt;br /&gt;Ben hala bunun ne işimize yarayacağını tam kestirmiş değilim.&lt;br /&gt;Daldan dala atlayarak yazının sonuna geldik.&lt;br /&gt;Triatlon Alanya’nın gururudur.&lt;br /&gt;Yaşayanları sahip çıkmıştır.&lt;br /&gt;Daha nice yıllara..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;05.10.2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>VAR MI OTELİNİZİN BİR TEMASI ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=78</link><pubdate>14.09.2004 IST</pubdate><description> Yatırımcılar bir otelin mimari projesine nasıl karar verirler hep merak etmişimdir. Bildiğim kadarıyla, önce birkaç beğenilen örnek, aileye yakın bir mimarla ziyaret ediliyor. Ardından mimar bey,biraz kendi zevki, biraz da patronun dileği doğrultusunda ortak bir çalışma çıkarıyor ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, oteli satacak kontrat müdürlerinin karşısına oturuluyor. “Sevgili Karjoe, çalıştık çabaladık, bankalara da borçlanıp şu gördüğün eseri ortaya çıkardık. Artık bundan sonrası senin işin. Acilen, iyi bir fiyattan doldurmanı rica ediyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;VEGAS’DAN AKSU’YA..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda, kontrat müdürlerine yapılan sürprizlere bir de temalı oteller eklendi. Varlıklı yatırımcılar, özellikle de Las Vegas’daki kitsch harikalardan esinlenerek, “&lt;b&gt;Sam amca uçar da, Ankaralı uçmaz mı&lt;/b&gt;?” dercesine birbiri ardına temalı oteller üretmeye başladılar. Hiç de iyi etmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’dan Avrupa’ya ulaşım hayli meşakkatli olduğundan, Venedik benzeri bir otel, biraz da kumarhane sosuyla çölün ortasında ticari olarak tutmuş durumda. Ancak, bir Alman’ın Venedik’in aslına, daha kısa bir sürede, hem de daha ucuza ulaşma şansı varken, sahildeki taklidini görmek için Aksu’ya gelmek isteyebileceğini zor bir ihtimal olarak görüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynısı Kremlin Palace için de geçerli. Rusların, biraz da çekinerek dev duvarlarının yanında dolaştıkları, bir güvenlik ordusunun koruduğu Kremlin, soğan kubbeli Ortodoks kiliseleri, modası kısa sürede tükenmeden kime cazip gelecek kestiremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanya’ya gidecek olsanız, kalacağınız otelin resepsiyonunun Sultanahmet camiine, yada Ortaköy çarşısına benzemesi, tercihinizi ne kadar etkilerdi? Resepsiyondan çıkıp odanıza vardığınızda konseptin odada pek süremediğini gördüğünüzde ne düşünürdünüz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TOPKAPI PALACE’IN YERİ AYRI..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Adalet Kulesi, Yerebatan Sarayı, Aya İrini Kilisesi ile Topkapı Palace bence doğru seçilmiş bir konu. Çünkü, her ülkeye nasip olamayacak bir tarihi olan Anadolu’yu anlatıyor. Bu topraklarda yaşamış olan çeşitli medeniyetlerin eserlerinden oluşan mekanlarıyla, İstanbul’u görme arzusu da uyandırıyor. Güvercinsiz, gondolsuz Venedik ve Kızıl meydansız, Leninsiz Kremlin’e oranla çok daha inandırıcı duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey dahil sürüsünden farklılaşma uğruna, elli milyon Eurolara varan maliyet farklarıyla otel yapmanın anlamını kavrayamıyorum. Onca tematik otel Ruslara güvenilerek yapılıyorsa eğer, onların aynı otele olan sadakatleri de hayli tartışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çoğu şimdiden mevcutları tüketti bile. Onlar şimdi, Garfield, Zagor, Dinozor konulu otelleri bekliyorlardır muhtemelen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YA KONULU PARKLAR!?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya, temalı parklarla hatırladığım kadarıyla su parkları ile birlikte tanıştı. Onu yunus şovları ve yeni açılan Miniatürk izledi. Ara sıra gündeme gelip kaybolan orijinal bir Disneyland, dev bir akvaryum, yada başarılı bir Mumya müzesi nasıl da yakışırdı kitle turizmine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu projeler, otel yatırımcılarına doğrudan bir yarar sağlamasa da, bölgedeki cazibe merkezlerinin artması, Antalya’nın yüzlerce çekici rakibi arasından tercih edilme ihtimalini artırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte çalışılan tur operatörlerine danışılarak yapılan projeler, daha rahat pazarlanabilir. Odasından, havuzuna, bahçesinden, yemeğine kadar ortaya çıkacak otel, onu satacak, kullanacak kişilerin de görüşleri alınarak yapılırsa başarı ihtimali artar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;14.09.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>UYANIN VE KENDİNİZE GELİN!..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=32</link><pubdate>28 / 04 / 1999 IST</pubdate><description> Seçim telaşımız bitti sonunda. Sipahioğlu ve ekibinin kutlamaları kısa sürede kabul edip çalışmalarına başlayacağını umuyorum. Çünkü halk, çökme noktasına gelen bütçeleriyle, hızlı çözümler bekliyor. Alanya’yı, her yıl girdiği geleneksel çıkmazdan hangi projeler kurtaracak merakla izliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğumuz yerden “Ne güzel getiriyordu bu acenteler, ne oldu da artık getirmiyorlar turistçiklerimizi” diye söylenmenin modası geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dükkanın önüne plastik sandalyeler atarak tavla oynamakla, kısıtlı gelirleri at yarışı, loto gibi talih oyunlarına yatırmakla bu turistlerin geleceği yok. Güzel mallar koyup dükkanı temizlemek, otel odalarına klima takmak, tesisleri yenilemek kriz dönemlerinde yeterli olmuyor.&lt;br /&gt;“Turizm Bakanı bütçeden ne pay koparacak, koparırsa bu parayı nasıl kullanacak, ya şimdi kim bakan olacak, yapacağı tanıtımın Alanya’ya ne kadar yararı olacak?” diye diye, haziran ayını da yitirmek üzereyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni vekilimiz Cengiz Aydoğan Ankara’ya alışacak, meclisin yolunu öğrenecek, sonra ileride turizm bakanı olacak. Bizler de bu işten sebepleneceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ölme eşeğim ölme” durumundan hallice.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya’nın yeterince tanıtılmadığından haberiniz var mı? ALTİD ve ALTSO kısıtlı bütçeleriyle bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Ama bu son derece yetersiz. Otelciler, her para gerektiren olayda, kendilerine bakılmasından haklı olarak rahatsızlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyumcular, dericiler, halıcılar; barlar, restoranlar, butikler; taşıma şirketleri, incoming acentelerinin asalakları sokak acenteleri; krizden filan anlamayan on binlerce mark kiralar isteyen mülk sahipleri, kısaca Alanya’dan geçinen tüm esnaf, deniz bitmek üzere haberiniz olsun!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkın ortaya, varsa derneğiniz, yoksa görüşünüze uygun bir dernek aracılığıyla verebileceğiniz maksimum parayla katkıda bulunun. Paranızı kullanacak olanların takipçisi olun ama, oturup beklemeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya, Avrupa’nın tüm önemli fuarlarında kaliteli bir biçimde temsil edilmelidir. Turizm bakanlığı, sadece genel Türkiye imajını güzelleştirmeye çalışabilir. Hantal mı hantal olan devletimizin doğru dürüst bir turizm politikası da olmadığından, unutun devleti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya, tüm önemli fuarlara bir derbi maçına hazırlanır gibi gitmelidir. Bırakın İspanyol, İtalyan, Yunan, Kıbrıs Rum Kesimi gibi başa çıkmamız çok zor olan Şampiyonlar Ligi’ndeki rakiplerimizi, yerel rakiplerimiz; Side, Belek, Kemer bile bizden çok ileride.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya’da yapılan uluslararası yarışmalar, tüm tanıtımlardan daha çok ses getiriyor. Yarışma organizatörlerinin size sormasını beklemeyin. Gidin, parasal ya da bedensel, ne katkınız varsa ortaya dökün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşenize çekilip yöneticilere atıp tutmak bir turist bile getirmez. Beğenmiyorsanız çıkarsınız sahneye. Her şeye rağmen gelen turiste de gözünüz gibi bakın. Onların yöremizde nesli tükenmek üzere, bilesiniz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;28 / 04 / 1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>UFUK PARLAKDAĞ DA GÖZALTINA ALINDI..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=146</link><pubdate>Thu, 16.04.2009  IST</pubdate><description> Evet, sonunda olan oldu ve tenis kulübü başkanını da sorgulamak için götürdüler.&lt;br /&gt;Sabahın altısında, mimar Ufuk başkan gözlerini oğuştururken karşısında emniyet güçlerini gördü.&lt;br /&gt;Projeleri, bilgisayarı, eski mektupları dahil; &lt;br /&gt;evinde, ofisinde ne varsa toparlanıp bir keten çuvala dolduruldu.&lt;br /&gt;Ne eşi ne de çocukları bir anlam veremediler bu işe.&lt;br /&gt;Komşuları uzaktan korkan gözlerle izlediler Ufuk götürülürken.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“neden bizi değil de onu götürüyorlar ki”&lt;/b&gt; diye de içlerinden sevinçle karışık bir duyguyla düşündüler.&lt;br /&gt;Sevinçliydiler, çünkü onlar az sonra sıcak çaylı kahvaltılarına başlayacaklardı.&lt;br /&gt;Öyle ya, neden seçilmişti tenis kulübünün başkanı acaba?&lt;br /&gt;Belge olmayan yerden suçlu çıkmaz mı derlerdi..&lt;br /&gt;Cadı avı desen, o devirler kapanalı çok oldu.&lt;br /&gt;Komünist avı desen, ortada ne komün kaldı ne de onun sempatizanı.&lt;br /&gt;ABD’de 1950’li yıllardaki McCarthy dönemini yaşıyoruz adeta.&lt;br /&gt;Kimin ne zaman, hangi sebeple gözaltına alındığını anlayamıyoruz.&lt;br /&gt;Kadınlar ofsaytı, biz de şu Ergenekon işini çözemedik bir türlü.&lt;br /&gt;İnsanlar toparlanıp götürülüyorlar.&lt;br /&gt;Ne yaş, ne makam, ne rütbe, ne de sağlık durumu bir önem taşımıyor.&lt;br /&gt;Sonra serbest de bırakılsalar, bir leke sürülmüyor mu hayatlarına bu insanların?&lt;br /&gt;84 yaşındaki İlhan Selçuk götürüldüğünde nasıl da bir infial olmuştu değil mi?&lt;br /&gt;İlk şehit geldiği günkü gibi toplum şöyle bir kıpırdanmıştı.&lt;br /&gt;Sonra kanıksamaya, olayı sulandırmaya başladık.&lt;br /&gt;Tıpkı Cumartesi Anneleri’nde olduğu gibi.&lt;br /&gt;O anneler ki, her cumartesi günü Galatasaray Lisesi’nin önüne çöküp kaybolan çocuklarının bulunmasına destek arıyorlardı.&lt;br /&gt;Kim yok etmişti o gencecik insanları?&lt;br /&gt;Karanlık kuyulardan çıkartılan kemiklerin bazıları onlara da mı aitti?&lt;br /&gt;Sonra neler oldu acaba?&lt;br /&gt;Balık hafızalı mı olduk nedir..&lt;br /&gt;Her gün, damardan haberlerle gündem çalkalandıkça bir öncekini hatırlamaz oluyoruz.&lt;br /&gt;Kanserden ölenler mi arttı, yoksa benim çevrem mi genişledi onu da tam anlamış değilim.&lt;br /&gt;Profesör Mustafa Yurtkuran ve eşi Profesör Merih hanımın adları da basında yer alıp Mustafa bey gözaltına alınınca çok şaşırdım.&lt;br /&gt;Erdoğan Üstünsoylu Kayak Federasyonu başkanı iken, Mustafa Yurtkuran da onun asbaşkanı idi.&lt;br /&gt;Ben de onlara, dış ilşkiler kurulu üyesi olarak destek olmuştum.&lt;br /&gt;Ne yaptı bu hümanist, sporcu aydınlar acaba?&lt;br /&gt;En son Türkan Saylan’ın evi de basılınca &lt;b&gt;“yuh artık” &lt;/b&gt;dedim.&lt;br /&gt;74 yaşındaki hanımefendi bir bilim insanını da rencide ettiler ya, helal olsun yani..&lt;br /&gt;Dolayısıyla, sıra tenis kulübü başkanlarına gelirse hiçbirimiz şaşırmayalım.&lt;br /&gt;Pijama, iç çamaşırı, çorap, gömlek, pantolon, kalem, kağıt gibi malzemelerle dolu çantamızı her an hazır tutmakta yarar var.&lt;br /&gt;Hep tenis çantası, güneş gözlüğü ile gezecek değiliz ya..&lt;br /&gt;Ne demiş ünlü Alman şair, tiyatro yazarı Bertolt Brecht (1898-1956)…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Naziler önce komünistleri götürdüler, komünist olmadığım için karışmadım tabi ki.&lt;br /&gt;Sonra Yahudiler’i aldılar. &lt;br /&gt;Yahudi olmadığıma göre beni ilgilendiren bir durum yoktu haliyle.&lt;br /&gt;Sıra sosyal demokratlara geldiğinde önce biraz şaşırdım. &lt;br /&gt;Sosyal demokrat da olmadığıma göre, &lt;b&gt;“onları savunmak bana mı kaldı”&lt;/b&gt; diye yine sesimi çıkarmadım.&lt;br /&gt;Sonra bir gün beni de tutukladılar.&lt;br /&gt;Ne suçum olduğu hakkında hiçbir bilgim yoktu.&lt;br /&gt;Sağıma soluma yardım ederler mi diye baktım.&lt;br /&gt;Kimse kalmamıştı..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;16.04.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>Turizm yazıyoruz da ne oluyor yani?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=4</link><pubdate>Ekim 2007 IST</pubdate><description> &lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src='images/turizm_yaziyoruz.jpg'&gt;Merhabalar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan tam yedi yıl önce, yine bir ekim ayında ilk kitaplarımın çıkma heyecanını yaşıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;Alanya&amp;#039;da 16 yıl&amp;quot; adlı bu kitap, 1991-2000 yılları arasında yazdığım köşe yazılarından oluşmuş ve 2000 yılında Yeni Alanya Yayıncılık tarafından yayınlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan sonraki yedi yılda biriktirdiğim gezi anılarım, turizm yorumlarım, bu kez de &amp;quot;turizm yazıyoruz da ne oluyor yani&amp;quot; adlı kitapta toplandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, titiz bir çalışmayla Ekin Grubu tarafından hazırlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıtım kokteyli, 18 ekim perşembe günü Antalya müzesinde yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekin Grubu ve ben kitabın o günkü gelirinin tamamını bu başarılı oluşuma bağışlayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih Vakfı da bu parayı, yakında açılacak olan&lt;br /&gt;Antalya Kent Müzesi Sözlü Tarih Çalışmaları&amp;#039;nda kullanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi de aramızda görmekten mutluluk duyacağız.&lt;br /&gt;Sevgi ve saygılarımla.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TUİ NİYE ANTALYA&#039;YA ÇIKARMA YAPTI ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=70</link><pubdate>21.04.2004 IST</pubdate><description> Geçtiğimiz günlerde TUİ, neredeyse tüm kurmaylarıyla Antalya’daydı. Olimpiyatlar gibi, dört yılda bir turizmin başkentine gelmeleri bence hayli hayra alamet idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alt tarafı bir tur operatörü gelmiş, nedir bunun abartılacak yanı diyenler varsa TUİ dünyasına bir göz atsınlar derim.&lt;br /&gt;Holding, yıllık 12.7 milyar € cirosu ile dünyanın bir numarası. Bu rakam, Türkiye’nin toplam turizm cirosunun yaklaşık iki katı anlamına da geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TUİ’yi, Thomas Cook(7.2), My Travel(6.1), Rewe(4.1), First Choice(3.3) ve Kuoni(2.2) izliyor. “Otellerinizin güvenilir,istikrarlı partneriyim” diye kendini tanımlayan TUİ, % 89 gibi bir tanınma oranıyla Mercedes’in ardından 2. en tanınan Alman firması ünvanını da taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirketin kendisine ait 100 uçağı, toplam 150.000 yatak kapasiteli 290 oteli, 3.600 seyahat bürosu, 32 incoming acentesi var. Tam 51.000 çalışanı ile bu dev organizma, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan 18 milyon turisti, dünyanın çeşitli yerlerine seyahat ettiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey dahili hayli abartmışlar. Yolcularının park ücretlerini, hatta tren biletlerini bile karşılıyorlar. Uçakları, otobüsleri, rehberlerin giysileri; hepsi açık mavi ve kırmızı renklerinden oluşuyor. Yakında Alman Demiryollarını ( DB ) da satın alıp, trenleri de bu renklere boyarlarsa şaşırmayacağım. Markalaşmayla, tekelleşme arası bir durum anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TÜRKİYE’DE TATİL Mİ? ASLA, DÜŞÜNMEM BİLE!!&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’lı yıllarda, Türkiye’de tatili tek tük entelektüel maceraperest dışında düşünmüyordu Avrupalılar. Zaten o yıllarda, dişlerini fırçalamak gibi bir alışkanlık da değildi bir Avrupalı için tatil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1967 yılında 2.213 yolcusu gelmiş TUİ’nin Türkiye’ye. Bu rakam &lt;br /&gt;2003’de 1.100.000’e çıkınca, topluca geldi holdingin Avrupa’da bile zor erişilen seçkinleri Antalya’ya. Başkan Dr. Frenzel, genel müdür Dr. Böttcher, yönetim kurulu üyesi Dr. Engelen aramızdaydılar. Bu kadar doktoru duyan, yine Gloria’da tıp kongresi mi var acaba diye düşünmüş olabilir. Oysa beyler turizmin doktorlarıydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurumsallaşmaları da hayli fiyakalı. Bizler tur operatörü deyince firmaları kişilerle özdeşleştirip, sade işleri severiz. Vural bey, Talha bey, Mehmet bey tanıdığımız aktörlerdir. Elimize(300 kadar izleyicisi vardı 100 dakikalık sunumun) 25 kişilik bir liste verdiler. Hepsi üst düzey yönetici, hepsi de erkek. Demek ki Avrupa’da da bir erkek egemenliği söz konusu. Kartvizitleri de hayli karmaşık. Ticari Strateji Müdürü, Kuzey Afrika Ürün Yönetim Müdürü, Portföy Yönetim Direktörü, Holding Geliştirme Direktörü. Holding, 51.000 kişiyi yöneteceğinden, bir de İletişim Yöneticileri var.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;PASKALYA DA GEÇTİ ENİŞTEM BENİ NİYE ÖPTÜ ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diye düşünenler olabilir toplantının başlarında. TUİ ’nin 2004 yılında tüm pazarlardaki büyüme tahmini % 5 civarlarında. Oysa Türkiye’ye gelen yolcu sayısı 2003’de % 16.5 oranında artmış. Bu yılki artış beklentisi ise % 19 dolaylarında. Tuhaf enflasyon rakamlarına alışık bizler için bu artışlar önemsiz gibi gözükse de, yaprak kımıldamayan Almanya için müthiş artışlar bunlar. “Bu Türklere neler oluyor oralarda acaba?” diye merak edip atlayıp gelmişler Antalya’ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MARS’DAN DA TURİST BEKLİYORUZ ARTIK!!&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya valisi Alaaddin bey, TUİ yetkilileri bizleri bolca övünce, sıra kendisine geldiğinde böyle bir sipariş verdi kendilerine. Holding bu yıl Rusya’dan, seneye de Çin’den turist getirecekmiş memlekete. Başımızın üzerinde yerleri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vali bey, TUİ yöneticilerine başarımızın sırlarını şöyle anlattı: “Dünyanın en kaliteli tesislerini kahraman, azimli Türk işadamları Antalya’da yaptı. Bize yatırım yapan kazanır. Turizme Antalya ahlakını kazandıracağız. Kimse Türkiye’yi göz ardı etmesin. Alemin kralı, cebinde parası olan tüketicidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamlara nasıl çevrildi bunlar bilemiyorum ama bayağı alkışladılar.&lt;br /&gt;Vali bey daha sonra, bir türlü alternatifi bulunamayan geleneksel armağanımız, “kırmızı kadife kutu içinde dik duramayan pirinçten plaketi” TUİ’nin başkanına hediye etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BAŞHEKİM OLMADI SIRA İŞADAMINDA..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vali beyden önce kürsüye gelen Menderes Türel, bir Avrupalı gibi konuştu. Anlattıkları aslında hem TUİ’nin hem de diğer tur operatörlerinin yıllardır bölgeden beklentilerini özetliyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaliteli turizm, aktif pazarlama, sürdürülebilir büyüme, suyu temiz bir deniz, 3. yaş turizmi, Dubai gibi alışveriş merkezleri, kongre salonları, temalı parklar, kültür ve sanat merkezleri, gelenekselin korunması, deniz oteli, deniz akvaryumu” gibi yükselen hangi trend varsa, yapmayı planladıkları olarak sıraladı başkan. Kulağımızın pası silindi. Vaat ettiklerinin yarısını gerçekleştirirse, Antalya çağdaş rakiplerinin başına daha bir bela olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ÜÇÜNCÜ SIRAYA ÇIKTIK&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, TUİ misafirleri için 1990 yılında tercih sıralamasında 7. sırada iken 2003 yılında 3. sıraya yerleşmiş. Avrupalılar İspanya’yı tek bir ürün olarak görmüyorlar. Kanarya Adaları, Balear adaları(Mayorka, Menorka, İbiza) ve kıta İspanya’sı diye üçe ayırıyorlar. 2004 yılındaki tahminleri; Türkiye’nin bu adaların ardından 3. sıraya yerleşmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;HEY GİDİ GÜNLER HEY..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1974 Kıbrıs harekatı sonrasında hem Kıbrıs hem de Türkiye ambargoya uğramıştı. Turizm de bundan nasibini almıştı. Bize göre barış amaçlı yapılan harekatı Avrupa, adanın Türk ordusu tarafından istilası olarak algılamıştı. Kıbrıs bu nedenle 30 yıldır Avrupa’nın hızla gelişen turizm pastasından pay alamıyor. Yasaklara uymamayı seven Ruslar bile gitmiyorlar Ada’ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1984 yılında TUİ’nin ilk charter seferi Antalya’ya indiğinde, herkes çocuklar gibi sevinmişti. O yıllarda 25.000 dolaylarında yatak kapasitesi vardı Antalya’nın. Arz bugün 450.000’lere dayandı. TUİ de hızlandı haliyle. Artık, Avrupa’nın 18 farklı şehrinden, hem de her gün uçuyorlar Antalya’ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BU KALİTE VE FİYAT DENGESİ NEYİN NESİDİR?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkça duyduğumuz bu yeni çağ Alman özdeyişi aslında şu anlama geliyor: “Ülkenizde geçirdiğimiz tatilin karşılığında iyi bir hizmet alıyoruz. Bu fiyata bu servis bir başka Akdeniz ülkesinde hayal bile edilemez!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa çıkışlı bir haftalık bir seyahatin ülkelere göre kıyaslaması da şöyle:&lt;br /&gt;1. Kanarya Adaları 823 €&lt;br /&gt;2. Yunanistan 747 €&lt;br /&gt;3. Portekiz 700 €&lt;br /&gt;4. Mısır 665 €&lt;br /&gt;5. Türkiye 619 €&lt;br /&gt;6.Bulgaristan 590 €&lt;br /&gt;7. İspanya 581 €&lt;br /&gt;8. Tunus 568 €&lt;br /&gt;9. Balear Adaları 528 €&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YAŞASIN AİLELER VE HERŞEY DAHİL SİSTEMİ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaipler’in, “Sandals” otel zincirinin bir icadı olan HD, ülkemize Magic Life önderliğinde bulaştı. İyi de oldu. Öncü olmamasına rağmen ülkemiz, bu yeni sisteme hızla ayak uydurarak en fazla yararlanan destinasyon haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sistem en çok ailelere cazip geldiğinden Türkiye, hem ailelerin tercih ettiği , hem de HD’yi en iyi uygulayan ülkeler sıralamasında bir numara. Bu kategoride bizi, Mısır, Tunus ve Bulgaristan izliyor. Misafir memnuniyetinde de Akdeniz’de elimize su dökebilen yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TUİ temsilcilerinin Antalya’yı anlatımlarından çok etkilendim. Hani burada yaşamasaydım, yarın uçağa atlayıp Antalya’ya gidebilirdim. Ne diyelim. Şımarmadan yola devam..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 21.04.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TURİZMDE ŞİMDİLİK HERŞEY YOLUNDA!.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=44</link><pubdate>11.11.1999 IST</pubdate><description> 6-7 Kasım 1999 tarihlerinde Frankfurt’ta gerçekleşen yaygın adıyla Neckermann Fuarı olarak bilinen bu mini fuar; cılız da olsa, 2000 yaz sezonuna ışık tutacak nitelikteydi. Otelcilerimizin çoğu bilirler; bilmeyenlere fuarla ve Neckermann’la ilgili bilgiler aktarmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan birkaç yıl önce, Avrupa’nın en yüksel cirolu alışveriş merkezlerinden Neckermann’ın sahibi olduğu tur operatörü NUR TOURISTIC ile; LUFTHANSA’NIN kardeş kurulu olan CONDOR uçak firması birleşmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4,9 yaş ortalamalı, 42 modern genç uçak filosuyla, başlı başına bir güç olan CONDOR ile NUR TOURISTIC’İn mantık evliliğinden; nur topu gibi, C&amp;amp;N adlı bir bir dev dünyaya geldi.. Kısa sürede Avrupa’nın beşinci büyük tur operatörü haline gelen C&amp;amp;N gurubu, şimdilik, yılda dört milyon tatilciyi seyahate gönderiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vergi sonrası yılda net geliri 153 milyon Mark’ı aşan gurup, yıllık % 5’lik bir artış göstererek, hisse senetleri çok talep gören bir şirket konumuna geldi. Grubun dünyanın çeşitli yerlerinde toplan 34 bin 500 yatağa sahip 51 oteli var. C&amp;amp;N’in tatil programları, Almanya’nın 6 binden fazla satış noktasında ( bunlara Reisebüro deniliyor ) tüketiciye sunuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C&amp;amp;N gurubu oluşturduğu programları; &lt;b&gt;Terramar, Neckermann, Kreutzer, Fischer, Airmarin, Bucher &lt;/b&gt;gibi, kendine ait olan farklı tur operasyon firmaları aracılığıyla ( bunlara Reiseveranstalter deniyor) satıyor. Grubun, ayrıca,uygun zamanlarda otel, tatil köyü satın alan, kiralayan &lt;b&gt;Iberostar &lt;/b&gt;adlı Hotel Management şirketi, bu şirketle bağlantılı Paradies ve &lt;b&gt;Aldiana &lt;/b&gt;adında tatil köyü zincirleri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirketin; çocuk, yaşlı, genç, aile, bekar, özürlü, sporcu, uçuk, snob, maceracı; kısacası, aklınıza gelebilecek her türlü insan için uygun bir tatil programı ve kataloğu var.&lt;br /&gt;İşte bu fuarın amacı, C&amp;amp;N’in, Almanya’daki alt acentelerine 2000 yaz programını anlatmaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turizmciler, yüzden fazla otobüsle; Almanya’nın her yerinden, Frankfurt’a aktılar. C&amp;amp;N’ciler partnerlerine ulaşım, konaklama, yemek ve eğlenceyi ücretsiz olarak sundu. &lt;br /&gt;Almanya’nın her yerinden gelen 10 bin uzman acenteci; C&amp;amp;N’in, 30 ayrı ülkeden 380 partneri ile tanışma olanağı buldu. İki kattan oluşan on dokuz dönümlük toplam alanda, broşürler dağıtıldı,kartvizitler değiştirildi; konserler izlendi, yemekler yendi, barkovizyon gösterileriyle beyinler yıkandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Peki Alanya’nın Durumu Neydi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Diye düşünüyorsanız, fena değil diye özetleyebilirim. Türkiye’nin başına muhtemel her türlü felaket şimdiden geldiğinden; 2000 yılı iyi geçeceğe benziyor. Her yer dolduktan sonra, Alanya’nın da dolmaması için pek engel yok gibi. Ancak, 2000’in Mart ayında, Berlin’de yapılacak fuara kadar; kim öle, kim kala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C&amp;amp;N gurubu çalıştığı her oteli; stand kirası, otel ve uçak bilet ücretleri, 2000 yaz sonu faturalarından düşülmek üzere davet etmesine rağmen; tembel otelcilerimiz Frankfurt’u şereflendirmediler. &lt;br /&gt;Kenya’dan, Avusturya’dan bile C&amp;amp;N dostları gelmiş, ancak bizim hazretler üç saat uçuşu göze alamamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha eleştireceğim ama, ALTİD Basın Sözcüsü &lt;b&gt;Gülçin Hanım&lt;/b&gt; kızar diye üstü kapalı geçiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayriye-Emre Argun çifti başta olmak üzere, bir avuç Alanyalı otelci; Kleopatra Otelleri’ni ve Alanya’yı kısıtlı bütçelerine rağmen çok iyi tanıttılar. Fikir olarak, 15 otelin, Alanya’nın kreması olan Kleopatra Plajı’na tek başına sahip çıkarak, öne fırlamaya çalışmasına pek sempati duyamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dev Kleopatra Plajı posterinin kuruluşu, aydınlatması, yeri, ustacaydı. Bırakın diğer ülkeleri, bir tek Club Ali Bey’in bile,( ki fuarın yıldızlarındandı ) sırf bu fuarda, 150 bin DM para harcadığını düşünecek olursanız; Alanya’nın, tanıtım mantalitesi ve bütçesi olarak, nerelerde emeklediğini daha iyi algılayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İlçemizin tanıtımına kafa yoranların, Argun çiftine kulak vermelerini öneririm!...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, gurbet ellerde; 8 Kasım günü, Avrupa’nın bir numaralı spor kanalı &lt;b&gt;Eurosport’ta, 9. Alanya Triatlonu’nu izlemek çok keyif verdi.&lt;/b&gt; Milyonlarca Mark’a yaptırılamayacak tanıtımı, elimizde tutmakta zorlandığımız bir Triatlon organizasyonu başarıyor.&lt;br /&gt;Finalin bir Alanya balıkçı motorunda dalgalanan Türk bayrağında fokuslanması ne kadar güzelse, organizasyona maddi, manevi hiçbir yararı dokunmayan federasyon başkanı Şahin’in sporcuların yanında, bir iş becermiş edasıyla ekranlara sırıtarak gözükmesi de o kadar kötüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;11 / 11 / 1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TURİZMCİ SANATTAN NE KADAR ANLAR ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=107</link><pubdate>22.11.2006 IST</pubdate><description> Turistcikleri yedir, içir, eğlendir, sonra seneyi planla derken biz turizmcilerin sanatla ilintisi azıcık kısıtlı olur.&lt;br /&gt;Ancak kızım Resim bölümünde okuyup, ileride de moda tasarımcısı olmak isteyince, mecburen konuya ejnebi kalmamak için kendimi geliştirmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;Geçenlerde eşimle ikinci kez &lt;b&gt;İstanbul Modern&amp;#039;e &lt;/b&gt;gittik.&lt;br /&gt;Ben önce &lt;b&gt;&amp;quot; biz oraya daha geçen sene gitmemiş miydik?&amp;quot;&lt;/b&gt; diye bir itirazda bulundum.&lt;br /&gt;Bende, müzeye bir kere gidilir, gördün mü diye soranlara karşı sanatsevmez durumuna düşülmez ve o müzenin defteri de böylece dürülür gibi bir duygu hakimdir.&lt;br /&gt;O da beni, müzenin manzaralı restoranının ünlü tatlılarıyla ikna edince yola koyulduk.&lt;br /&gt;Salıpazarı&amp;#039;nda müze gezme fikrine niye itiraz ettiğimi düşününce birden otuz beş sene öncesine gidiverdim.&lt;br /&gt;Şimdi her tarafından sanat fışkıran o antrepolardan yıllar önce, yani aşağı yukarı İ.S. 1971 yıllarında ben, daha önce hiç görmediğim malları çıkarmaya uğraşırdım.&lt;br /&gt;Gümrük müşavirliği yapan babam, beni hayata hazırlamak için o yıllarda yazları yanında çalıştırırdı.&lt;br /&gt;Kaçmayayım diye de kışa oranla üç misli haftalık vererek beni işe bağlardı.&lt;br /&gt;Sultanhamam&amp;#039;da, adına o zamanlar yazıhane denen bürodan neredeyse her gün yürüyerek Karaköy&amp;#039;e beyanname fotokopisi çektirmeye giderdim.&lt;br /&gt;Bir tek orada vardı o zamanlar o alet.&lt;br /&gt;Şimdi gençleri tütüne bağımlı hale getirmeye çalışan Nargile Cafe&amp;#039;lerin yerinde de, ithal blucinlerin satıldığı &lt;b&gt;Amerikan Pazarı&lt;/b&gt;, Kanyon Alışveriş merkezi popülerliğindeydi o yıllarda.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Wrangler&lt;/b&gt;&amp;#039;in zor okunan adını ilk o zaman duymuştuk.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Levi Strauss&amp;#039;un &lt;/b&gt;altın arayıcıları için tasarladığı dayanıklı pantalonlarıyla da oralarda tanışmıştık.&lt;br /&gt;İşte onun biraz ilerisinde de benim kabusum Salıpazarı ambarları vardı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Hadi oğlum şu paraları dağıtarak malı çek gel&amp;quot;&lt;/b&gt; dendi mi dikenlerim tüy tüy olurdu.&lt;br /&gt;Ordino alınır, fiyat tescil dairesinden ithal edilmiş malın tarife ve pozisyonu, vergileri hesaplanır, yatırılır, muayene edilir, en sonunda da o devasa yerdeki mal, ithal eden firmaya iletilmek üzere alınmaya gidilirdi.&lt;br /&gt;Şimdi nasıl oluyor bu zanaat bilmiyorum, ancak o yıllarda on beş yaş çocuğunu hayli zorlayan bir işlemdi.&lt;br /&gt;Neden mi?&lt;br /&gt;Bedeli ödenmiş, vergileri yatırılmış malın, artık kamyona yüklenme aşamasında, miktarını mesleği bırakana kadar tam anlayamadığım ek paralar ödenirdi.&lt;br /&gt;Bana vermem gerektiği söylenen bedellerle, orada malın çıkıp çıkmamasına karar yetkisindeki görevlilerin istedikleri miktar arasında bir türlü konsensüs sağlanamazdı.&lt;br /&gt;Kimler miydi bunlar?&lt;br /&gt;Kolcu, fork liftci, asansörcü, ambar memuru, nakliyeci, gümrük muhafaza memuru, hamal ve adını şu anda belki unutup sevgiyle andığım diğer görevliler.&lt;br /&gt;Bunlar, benim gibi çaylaklar dışında kimsenin itiraz etmediği, bir tür yazılı olmayan hakedişlerdi.&lt;br /&gt;Avrupa&amp;#039;da karşılığı olmayan, bu bize özgün mesleğin icra edildiği sahneler, yakın zamanlarda sanat ambarlarına dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Hah şimdi şu köşeden bir iplik hammaddesi olan polyester sandığı çıkacak&amp;quot;&lt;/b&gt; diye beklerken karşıma heykeller, enfes resimler çıkıverince kimlik bunalımına giriyordum az daha.&lt;br /&gt;Artık ben o ambarlarda az bilgili gümrükçü yamağı değil, bir sanatsever adayıydım.&lt;br /&gt;Keyfini çıkarmaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yirmi dördü yabancı, yüz kırk dört sanatçının katıldığı bu karma serginin adına &amp;quot;Uluslararası Çağdaş Sanat Günleri&amp;quot;&lt;/b&gt; demişler.&lt;br /&gt;Bu özel günlere katılabilmek için yerli-yabancı tam yüz yirmi sanat galerisi başvurmuş.&lt;br /&gt;Sadece altmış üçü yer bulabilmiş.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sanat Galericileri Derneği&lt;/b&gt;, Dream Design Factory (hani şu Boğaziçi köprüsünün üstünden atla uçan Osmanlı fantezileri ile, gördüğüm en etkileyici Türkiye reklamını yaratan kuruluş) ve &lt;b&gt;İstanbul Büyükşehir Belediyesi &lt;/b&gt;bu güzel etkinliği ortaklaşa düzenlemişler.&lt;br /&gt;Belediyenin katkılarından hayli kuşkuluyum.&lt;br /&gt;O güzelim eserlerin yanlarına &lt;b&gt;İDO&lt;/b&gt; posterleri yapıştırarak hayli gereksiz deniz otobüsü tanıtımları ile adeta tüy dikmişler.&lt;br /&gt;Bu yetmemiş olacak ki, tuvaletleri de ayakyolu standartlarında becermişler.&lt;br /&gt;Sergide &lt;b&gt;&amp;quot;Bağlantı&amp;quot;&lt;/b&gt; teması işlenmiş.&lt;br /&gt;Connections diye ingilizcesini de yazmışlar ama benim için nafile.&lt;br /&gt;Senede bir sergi gezerek o bağlantı tam anlaşılamıyor haliyle.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Venedik-Istanbul Bienali&lt;/b&gt; de hemen yanı başındaki Istanbul Modern&amp;#039;deydi.&lt;br /&gt;Baba holdingler sağolsunlar, yeterli parayı kazandıklarına inanmış olmalılar ki, artık arkalarından hayır duası alacakları eserler bırakmaya başlamışlar.&lt;br /&gt;Sabancılar &lt;b&gt;Atlıköşk&lt;/b&gt;&amp;#039;ü halka açtıktan sonra Eczacıbaşı grubu &lt;b&gt;İstanbul Modern&lt;/b&gt;&amp;#039;i ortaya çıkardı.&lt;br /&gt;Koç ailesi de çeşitli yerlerde bu tür müzelere adı ile hayat veriyor.&lt;br /&gt;Bienal lafına fazla takılmayın.&lt;br /&gt;Ali iyidir gibi bir anlama gelmiyor, zorlamayın.&lt;br /&gt;Sözlükte iki yılda bir gibi karşılıklar buldum, ancak emin değilim.&lt;br /&gt;Bienalin küratörü ise Rosa Martinez imiş.&lt;br /&gt;Küratör filan deyince iyice şiştiniz değil mi?&lt;br /&gt;Bu sözcüğün de kürdan, kuaför ya da kürtajla falan bir alakası yok.&lt;br /&gt;Küratör&amp;#039;ü de, katılacak sanatçılar, onların sergilenecek eserleri, sergilenecekleri mekanlar gibi işleri organize eden kişi, o sergiye özgün oraganizatör-iç mimar diye eksik bilgilerimle özetleyebilirim.&lt;br /&gt;Yaa, Antalya&amp;#039;da oturup gelen ya da gelemeyen Euroları saymakla öğrenilmiyor bu infolar kardeşlerim.&lt;br /&gt;Gezeceksiniz biraz.&lt;br /&gt;Sekiz dönüm alan dolaştım bu uğurda.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Ee, madem sanattan anlar oldun, iki eser anlat da bizim de ruhumuz şenlensin&amp;quot;&lt;/b&gt; derseniz, bakın o zaman işim biraz zorlaşır.&lt;br /&gt;Çünkü, ense traşı gerçeğe yakın mumyamsı bir adam figürü gördüm desem, ne anlamı olacak ki.&lt;br /&gt;Ya da, altımızdan kayan çöp poşetli video sanatlarını anlatsam, o da bir anlam ifade etmez.&lt;br /&gt;Adeta Cem Yılmaz&amp;#039;ın kendi gösterisini tarif ettiği gibi. &lt;br /&gt;Çok gülüyorsun, ama görmeyen birine anlatmaya kalkınca, fıkra anlatmayı beceremeyen münasebetsiz Şaban efendi durumuna düşmek kaçınılmaz oluyor.&lt;br /&gt;Gidin be kardeşim.&lt;br /&gt;Hem giriş ücreti sadece yedi lira.&lt;br /&gt;Akrabam Aali Müstecaplıoğlu&amp;#039;nun eserlerini de görüp, sonrasında bana da bir anlatın.&lt;br /&gt;Ben hızla gezip sonra lokantanın ünlü tatlısı Parfait&amp;#039;den yiyeyim derken, aldığım basın bülteninde onun da yer aldığını, ancak mekandan çıktıktan sonra öğrendim.&lt;br /&gt;Aali kardeşim, okunuşu Fahrettin Cüretlibatur&amp;#039;dan beter soyadımızla ünlü olamayacağına karar vermiş olmalı ki, adını tanıtım kataloğuna &lt;b&gt;Müstecabi-zade Aali&lt;/b&gt; olarak yazdırmış.&lt;br /&gt;Atatürk, meclisin ilk kanunlar müdürü dedemize yıllar önce aynı bu yazılışıyla bir soyadı önermiş.&lt;br /&gt;Bildiğim kadarı ile zaman içinde Müstecaplıoğlu&amp;#039;na dönüşmüş.&lt;br /&gt;Bir de ressam &lt;b&gt;Nilo&lt;/b&gt;&amp;#039;yu ve onun eserlerini tanımanızı çok tavsiye ederim.&lt;br /&gt;Gerçek adı &lt;b&gt;Nilüfer Tokay&lt;/b&gt; olan bu hanımefendi, eserlerini tanıtan kataloğuna tam yaşını yazdıracak kadar da özgüvenli bir sanatçı.&lt;br /&gt;Çeşitli atölyelerde sanatını icra ettikten sonra, 1994&amp;#039;den bu yana kendi atölyesinde çalışıyormuş.&lt;br /&gt;Onun güzel resimlerinden çok, erkekler, onların emeklilik korkuları, işi bırakınca bir işe yaramama kaygıları, bir kız çocuğu büyütmenin dikenli güzelliklerinden söz ettik.&lt;br /&gt;Yolun yarısını çoktan geride bırakmış bir kız babası olarak, bienalden çok daha çekici geldi bana yorumları. &lt;br /&gt;İthal blucinler, antrepodaki hayaletler, sanatçılar derken bu yazının da sonuna geldik.&lt;br /&gt;Siz gitmeseniz de benim size daha anlatacaklarım var..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;22.11.2006 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TURİZM ZİRVE YAPTI..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=92</link><pubdate>25.09.2005 IST</pubdate><description> Eylül ayının son günlerinde Belek’de, Rixos Premium otelinde güzel bir program vardı. Türkiye-Avrupa Turizm Zirvesi konmuştu adına. Birincisi olmasına rağmen hayli yoğun bir ilgi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya, ABD, Malta, Belçika, Mısır, Avusturya ve Hollanda’dan yerli ve yabancı turizmciler gelmişlerdi. Hatta Singapur’dan gelen bankacıların bile ilgisini çekmişti bu başarılı organizasyon. Beş yüz kadar dinleyici, otuz dört konuşmacının, on üç farklı konuda söyleyeceklerini dinlemeye gelmişlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört farklı panelde, film fragmanı gibi ilginç konular kısa kısa işlendi. Her biri günlerce tartışılabilecek konular, kuş lokumu kıvamında ağızda hafif ama güzel bir tat bıraktı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AĞIR TOPLAR DA VARDI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya’da bile zor erişilen ünlü turizm şahsiyetleri, organizatörleri kırmayarak Antalya’ya geldiler. Alman Seyahat Acenteleri ve Tur Operatörleri başkanı Klaus Laepple bunlardan biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya’nın yirmi bin seyahat acentesinin yaklaşık dokuz bin tanesini ve onların 1.2 milyar Euro cirosunu yöneten iki önemli küçük dev adam da Belek’deydi. Thomas Bösl ve Manuel Molina.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öger’in ikinci kuşak yöneticisi Nina Öger de güzel bir konuşma yaptı. Biraz acelesi var gibi çok hızlı anlattı Almanca olarak. Simultane çevirmenlerin beyinleri neredeyse su kaynattı, çevirelim derken Nina hanımın hızlı ve mükemmel Almancasını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya valisi güzel sözler verdi yabancı misafirlerimize. Konuşmasının sonunda yine, artık hedefimizin uzaydan turist getirmek olduğunu söyledi. Alaaddin beyin bir bildiği var herhalde. Uzaydan tanıdığı tur operatörleri olmalı diye kuşkulanmaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;GÜNÜN YILDIZI MÜSTEŞARDI..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi açılış konuşmacısının ardından son olarak sözü müsteşar Musatafa İsen aldı. Bilgisayarla sunum yapacağını görünce, “vay be adam iyi hazırlanmış galiba” diye heveslendik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Mustafa bey, bizimle birlikte bilgi işlemcisinin hazırladığı sessiz sunumu izledi. İki konu anlatmaya niyetliydi ama tüm bilgisayarının içini döktü. Bir tek eşi dostuyla yazışması eksik kaldı. Nizamettin Şen ve Nina Öger, “ee bu kadarı da sıktı ama”yı kibarca belirttiler ama o bizi ve konuklarımızı uyutmaya kararlıydı. Onun adına sırtıma kadar terledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım bir daha bakanlığını, hele hele yabancı konuklarımız önünde temsil etmeye gelmeden önce, yarım saat kadar bilgi işlemcisiyle oturur çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BİRBİRİMİZİ NE ÇOK ÖZLEMİŞİZ MEĞER..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konukların çoğu, konuşmacıları dinlemek yerine koridorda söyleşip hasret gidermeyi tercih ettiler. Ya anlatılanlardan sıkıldılar ya da onların da bir şeyler anlatası vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Baraner bana sunuculuk görevi verdiğinden, neredeyse hep içerideydim. Kaplıca konusunda ben de lobide olmak isterdim. Oldum olası sıcağı, sıcak suyu sevmemişimdir. İki ayrı konuşmacı konuştukça üstüme kaynar sular dökülüyor gibi oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SLOTE UTILISATION&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci panelin konukları havacılık sektörü yöneticileriydi. İlginç bir sohbetti. Ancak beylerin ya Türkçeleri biraz zayıftı ya da çevirmenlere zahmet olmasın diye doğrudan İngilizcelerini söylemeyi tercih ediyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İgnoration, genious, crisis dynamic, slote management, short term customer, head of marketing, act global-fact global, low cost airlines doğrudan İngilizce terimlerdi. Bir de, promote etmeli, push etmeli gibi ulusu meçhul cümleler de kurdular. Gerçekten etkilediler bizi canım. “Vay be, elalemin dilini şakır şakır konuşuyor adamlar” hissine kapılıyor insan. Önceleri yalnızca Türkçe anlatanlar da bir süre sonra, “benim neyim eksik ki” rüzgarıyla İngitürkçe konuşmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ÖĞRENDİK BİR ŞEYLER TABİ Kİ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Petrol fiyatının bir dolar artmasıyla Rusya’nın bir milyar dolar daha zenginleştiğini, nüfuslarının 2020’de 145 milyondan 120 milyona ineceğini öğrendik mesela. Rus pazarının önümüzdeki yıllarda Türkiye için öneminin çok daha artacağını da öğrendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda pazarında da bir yıldız gibi parladığımızı, üç yüz binlerden, bir milyon Türkiye ziyeretçisi rakamına ulaştığımızı ve tüm rakiplerimizi geride bıraktığımızı da öğrendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turizm Yatırımcıları Derneği başkanı Oktay Varlıer nasıl da güzel özetledi günü. Kapanış konuşmacısı olduğundan, ne yazık ki elli kişi kalmıştı onun bu renkli yorumunu dinleyen. Eğer hep son konuşmacı olarak yorum yapacak olursa, artık çoğunluk 18.30’a doğru gelip Oktay beyden özeti dinleyip evine dönebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde Selge antik kentine gitmiştim. İlk defa gördüğüm bu görkemli antik şehir, restorasyon kapsamında olmadığından tipik bir harabe görünümündeydi. Zaten eskiden bizde tarihi eserlerin adına harabe denirdi. Harap olmuş yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu hazinenin yanında yer alan köy ise orta çağı yaşıyor hala. Beşkonak kanyonu ve Selge antik kentinin yanı başında, ama bu zenginliklerin değerinin farkına varamadan yaşlanıp gidiyorlar. Bildikleri iş hayvancılık, biraz da tarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belek ve Kadriye belde başkanları, üç bin kilometre öteden bize katkıda bulunmak için gelen bu önemli konukları dinlemeye gelmeyince şaşırdım. Bir kilometre mesafedeki bu önemli buluşmaya, toplantı salonuyla alakasız çelenk göndermekle yetinmişler sadece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;HÜSEYİN BARANER..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Barut, Kemal Özgen ve daha bir çok isimsiz kahramanın emeği geçmiştir bu organizasyona eminim. Ancak bu zirve, Hüseyin Baraner’in çevresini bizlerle paylaşma isteğinden kaynaklandı. Yirmi bir yıllık arkadaşım Baraner, hiperaktif ve hırslı bir insandır. Hırsını, heyecanını kısa sürede karşısındakine de bulaştırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dakika aynı yerde oturmaya zor tahammül eder. Hızlı hızlı konuşur, yavaş konuşanı dinlemez, konuşanın lafını böler, sıkıldığını hemen belli eder. O nedenle, seveni kadar sevmeyeni de vardır. Bu toplantıyı haber verdiğim bir arkadaşım, “Hüseyin sever böyle işleri” diyerek hafiften organizasyonu küçümser havada konuşmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedri Baykam bir gün kendisini eleştirenlere şöyle demişti: “Diledikleri gibi eleştirebilirler. Ancak onların eleştirdikleri tabloyu ben çoktan bitirdim, hatta yenisine başladım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman Avrupa’nın farklı kentlerinde kurulan bu değerli Turizm Sirk Çadırı’nı bu kez Antalya’ya kurduğu için Hüseyin Baraner’e teşekkür borçluyuz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;25.09.2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TO WILLIAM OR NOT TO SHAKESPEARE</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=39</link><pubdate>24 / 08 / 1999 IST</pubdate><description> Geçtiğimiz Pazar gecesi, “Aşık Şekspir” filminde, sinemaseverlerin duyguları hayli karmaşıktı. Sinema başlangıcı ve arasında herkes depremi konuşuyordu. Ölü ve yaralı sayılı haberlerden biraz olsun sıyrılabilmek için doldurmuştu, hatırı sayılır bir kalabalık Grand Kaptan’ın çatısını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;400 yıl önceki İngiltere’ye giderek, “Tiyatronun Babası Şekspir’in dünyasını yaşamak istiyorlardı. Karanlığı,gürültüsü, okunması zor yazılarına rağmen, fena da başlamamıştı film.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, perdede kırmızı bir nokta belirdi. Bu, son zamanlarda sıkça rastlanan bir lazer oyuncağıydı. Dakikalarca, perdenin üzerinde gezinerek herkese cinnet geçirten bu oyuncak, 460 nolu odadan ışınlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnce bir düdük görünümündeki, bu sadece kullanana keyif veren garip anahtarlığı, bir çoğumuz, fitil yapıp sahibinin iç organlarını aydınlatmak arzusuyla odasına yüklendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşımıza, 17-18 yaşlarında; Fransızca konuşan, ithal bir piç kurusu çıktı. Fransızca argomuz zayıf olduğundan, hatırını yeterince soramadık ancak; uzunca bir süre, bu oyuncağı kullanamayacağından emin olarak döndük yerlerimize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perdenin arkasından göğü tırmalayan yasal lazerler, kızıl kuleli diskotekten yükselen canhıraş müzik, onun hemen yanı başındaki halı sahadan yansıyan maç gürültüleri; bizi bir türlü on altıncı yüzyıla göndermiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şekspir’in ilham perisi ona ölümsüz bir eser yazdırırken, biz bir türlü filmin havasına giremiyorduk. Hatta ben, filmin sonuna kadar, kısıtlı edebiyat bilgimin hazin bir sonucu olarak sürekli, “olmak ya da olmamak” ne zaman denecek diye bekleyip durdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romeo ve Jülyet, Otello, Kral Lear, Venedik Taciri, Macbeth ve dolayısıyla Hamlet çorba olmuştu kafamda. “To have or not to have’lerle geçen günlük yaşantımdan, Şekspir’in İngiltere’sine trans olamadım bir türlü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya, “Meet Joe Black” filminde bunu başarıp, azrailin bu yakışıklı versiyonunu can gözüyle izleyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;24 / 08 / 1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TENİSÇİNİN TENİSÇİDEN BAŞKA DOSTU YOKTUR...</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=151</link><pubdate>2009 14:56:25 IST</pubdate><description> Nasıl geçti maç?&lt;br /&gt;Yüz kere oynasak bir kere yenemez beni aslında&lt;br /&gt;Bugün ne oldu&lt;br /&gt;Yaa, pisi pisine verdim işte..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mükremin nasıl tenis oynar&lt;br /&gt;Yok be, tek bildiği karşıdan gelen topları geriye şişirmek&lt;br /&gt;Sen nasıl oynuyorsun peki?&lt;br /&gt;Abi ben winner oynarım, delikanlı gibi vururum toplara, daha Mükremin’in raketinden pat diye bir vurma sesi çıktığını duyan olmamıştır bu kulüpte&lt;br /&gt;Peki ne oldu maçınız?&lt;br /&gt;O sürekli duvar gibi topları çevirince, insan olanda asap falan kalmıyor haliyle. Sinirlendikçe vurdum tellere, attım raketi yerden yere.. Bir de baktım ki maç gitmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben tenisin bu kadar hırslı bir şekilde oynanmasına karşıyım azizim&lt;br /&gt;Nasıl oynansın pekiyi?&lt;br /&gt;Yahu biz birbirimizi yensek, yenilsek ne olacak ki, kulüpten çıkınca kime anlatacağız ki bunu. Ahmet’i yensem ne olur, yenmesem ne olur..&lt;br /&gt;Senin oynama nedenin nedir?&lt;br /&gt;Önemli olan terle birlikte toksin atmak benim için, karşıdaki hırs yaptıkça ben de delirecek gibi oluyorum.&lt;br /&gt;Maksat ter atmaksa saunaya gidip atıversen mesela&lt;br /&gt;Yok artık o kadar da değil canım, geçen gün Ahmet’e gereksizce kaybettim zaten, müsaadenle ben biraz servis çalışacağım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-   seni bugün biraz sinirli gördüm&lt;br /&gt;yahu kardeşim, şu kulübün bunca yıllık oyuncusuyum, kalkmışlar bana altı numaralı kortu vermişler&lt;br /&gt;ee ne var bunda orası da serin ve sessiz&lt;br /&gt;iyi de, dün üye olan adamın üç numaralı kortta oynaması doğru mu sence, hem şunun oyununa da bir bak hele..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden sana bir dost tavsiyesi, Seracettin’le hayatta hakemsiz oynama&lt;br /&gt;Neden ki?&lt;br /&gt;Sıkıştığı anda gözü ile gördüğü içerideki toplara aut demeye başlar&lt;br /&gt;Ben hiç tanık olmadım ama&lt;br /&gt;Zaten maç lehine giderse dünyanın en centilmen oyuncusudur, işleri biraz sarpa sarsın, bak gör o zaman yalanlarını..&lt;br /&gt;Sen şimdi bunu siyah bol tişörtle fit bir vücuda sahip falan sanıyorsun değil mi?&lt;br /&gt;Evet, bakımlı birine benziyor&lt;br /&gt;Sen onu bir de duşta göreceksin, bir göbeği var ki inanamazsın&lt;br /&gt;Yahu seninle aynı soyunma odasında yıkanmak da başa belaymış be dostum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu tenis, İngiliz asilzadelerinin icat ettikleri klâs bir spor değil midir?&lt;br /&gt;Evet, neden sordun?&lt;br /&gt;Ya şu bağıra çağıra oynayanlara ne demeli pekiyi?&lt;br /&gt;Profesyonel tenis maçlarında da oluyor böyle şeyler ama&lt;br /&gt;Öfke kontrolü diye bir şey var ama değil mi?&lt;br /&gt;Nedir seni böyle rahatsız eden?&lt;br /&gt;Adam geçen gün resmen raketini yere vura vura kırdı&lt;br /&gt;-    Sen hiç öfkelenmiyor musun?&lt;br /&gt;Ben raketimi sinirlenince sadece tellere ya da fileye fırlatıyorum&lt;br /&gt;Haa seninki iyiymiş o zaman!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basket potaları yüksek&lt;br /&gt;Basket potaları alçak&lt;br /&gt;Kapıdaki kız ne kadar da zarif&lt;br /&gt;Kapıdaki kızın varlığı ile yokluğu belli olmuyor&lt;br /&gt;Restoran ne kadar kötü&lt;br /&gt;Kulübü kurtaran bence Edip’in güzel servisi&lt;br /&gt;Kortları toprak yapalım&lt;br /&gt;Hayır, ben toprakta kayarım, beton olarak kalsın&lt;br /&gt;Mehtap Bar masa ve sandalyeleri çok kötü, acilen değişmeli&lt;br /&gt;Ne gereği var kardeşim, kulübün parası mı var ki her şeyi yenileyeceğiz&lt;br /&gt;Yaz Okulunu neden biz işletmiyoruz.&lt;br /&gt;Yaz Okulu işini iyi yapıyor&lt;br /&gt;Fitness daha da büyümeli&lt;br /&gt;Ne gerek var, kim giriyor ki oraya doğru dürüst&lt;br /&gt;Dışarıdan kimse alınmasın kulübe&lt;br /&gt;Canım gelsinler de belki ileride üyemiz olurlar&lt;br /&gt;Saunada elektrik, su, havlu bedava kalsın&lt;br /&gt;Yok be, her yıl 25.000 TL zararını cebinden mi vereceksin?&lt;br /&gt;ATİK SEM bu kulübe ağır bir yük&lt;br /&gt;ATİK SEM kulübün varoluş nedenidir..&lt;br /&gt;Otopark büyütülmeli&lt;br /&gt;Ne misafir aracını ne düğün dernek sahiplerini ne de velileri almayacaksın, bak o zaman park sorunu kalıyor mu?.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;900 üye, 25 yıllık pırıl pırıl bir geçmiş.&lt;br /&gt;Olacak o kadar görüş ayrılığı artık.&lt;br /&gt;Nice güzel, bol sporlu günlere..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;26.06.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TENİSTE  BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=148</link><pubdate>Mon, 17.04.2009 11:20:00 IST</pubdate><description> Tenis sporuna en benzeyen oyunun adının Jeu de pomme (jödöpom diye okunuyor) olduğunu, bunun &lt;b&gt;“avuç oyunu”&lt;/b&gt; anlamına geldiğini ve ilk kez on ikinci yüzyılda oynamaya başlandığını,&lt;br /&gt;Modern tenisin temel ilkelerinin, 1874 yılında İngiliz binbaşı Walter Clapton Wingfield tarafından belirlendiğini,&lt;br /&gt;Clapton’ın bu oyuna Sphairistike adı ile patent aldığını,&lt;br /&gt;Aynı yıl Wimbledon’da dünyanın ilk tenis kulübünün kurulduğunu,&lt;br /&gt;1877 yılında Wimbledon tenis kulübünde ilk tenis turnuvasının yapıldığını ve zeminlerinin kulübün açıldığından beri çim zemin olduğunu,&lt;br /&gt;İlk kadınlar tenis turnuvasının yine Wimbledon’da 1884 yılında yapıldığını,&lt;br /&gt;Adına Grand Slam de denen dünyanın en önemli turnuvalarının; &lt;br /&gt;Wimbledon (Londra-İngiltere), &lt;br /&gt;Amerikan Açık (New York-ABD), &lt;br /&gt;Avustralya Açık (Melbörn-Avustralya) ve &lt;br /&gt;Roland Garros (Paris-Fransa)’da yapıldığını&lt;br /&gt;Amerikan Açık tenis turnuvasının, (US Open) ilk kez 1881 yılında yani Atatürk’ün doğum yılında başladığını,&lt;br /&gt;Avustralya Açık’ın (Australian Open) nam-ı diğer Asya-Pasifik Grand Slam turnuvasının, ilk kez Cimbom’un da doğum yılı olan 1905 yılında oynandığını,&lt;br /&gt;Avustralya’nın kort zeminlerinin 1988 yılına kadar çim olduğunu, daha sonra Amerika Açık gibi sert plastike çevrildiğini,&lt;br /&gt;Roland Garros tenis turnuvasının 1925 yılında başladığını ve yegâne toprak zeminli Grand Slam turnuvası olduğunu,&lt;br /&gt;Roland Garros’un, Akdeniz’i uçakla geçen ilk pilot olduğunu, iyi de bir tenis oyuncusu olduğunu, uçuşlarından birinde Akdeniz’e düşerek 36 yaşında öldüğünü (1882-1918),&lt;br /&gt;Ünlü tekstil firması Lacoste’un timsah ambleminin, 1920’lerin &lt;b&gt;“timsah Rene”&lt;/b&gt; lakaplı ünlü tenisçi Jean Rene Lacoste’dan geldiğini,&lt;br /&gt;Rene Lacoste’un (1904-1996), ikisi Wimbledon, üçü Roland Garros, ikisi US Open, dördü de çiftlerde olmak üzere 11 kez Grand Slam turnuvası şampiyonluğu olduğunu,&lt;br /&gt;Lacoste adı verilen modelin, örme türünün mucidi olduğunu,&lt;br /&gt;En uzun maçın 1969 yılında Wimbledon’da Pancho Gonzales ile Charlie Passarel arasında oynandığını, maçın iki güne yayılarak toplamda beş saat on iki dakika sürdüğünü (22-24, 1-6, 16-14, 6-3, 11-9)..&lt;br /&gt;Bu maçın ardından maçları nasıl kısaltabiliriz diye düşünüldüğünü ve son sette tie break uygulamasının doğduğunu,&lt;br /&gt;Tie break uygulamasına ilk kez 1971 yılında yine Wimbledon’da başlandığını, o yıl son sette durum 8-8 olunca tie break uygulandığını,&lt;br /&gt;15, 30, 40 (önceleri 45 idi) sayılarının bir saatin üç ayrı çeyreğini ifade ettiğini, oyunun ise saatin tamamlandığını simgelediğini,&lt;br /&gt;Günümüzde uygulanan son sette 6-6’lık eşitlik halindeki tie break’in son halinin ilk uygulamasına ise Wimbledon’da 1979 yılında başlandığını,&lt;br /&gt;Gelmiş geçmiş en genç Grand Slam şampiyonunun, 1984 yılında henüz 17 yaşındayken şampiyon olan Boris Becker’in olduğunu,&lt;br /&gt;Becker’in aynı zamanda, bir Grand Slam turnuvasını kazanan ilk Alman sporcu olduğunu,&lt;br /&gt;Yine Becker’in Wimbledon’da seri başı olmadan turnuvayı kazanan ilk sporcu olduğunu,&lt;br /&gt;Tek erkeklerde atılmış en hızlı servisin, 11 Haziran 2004 tarihinde ABD’li tenisçi Andy Roddick tarafından saatte 250 kilometre ile atıldığını…&lt;br /&gt;Kadınlarda ise en hızlı servisin 2000 yılında Hollandalı sporcu Brenda Schultz-Mc Carthy tarafından saatte 209 kilometre ile atıldığını,&lt;br /&gt;Çek asıllı ABD’li sporcu Martina Navratilova’nın (1956), 18 tek kadınlar, 31 çift kadınlar, 10 karışık çiftlerde olmak üzere toplam 59 Grand Slam şampiyonluğu olduğunu,&lt;br /&gt;Yine Navratilova’nın Wimbledon’u 9 kez kazanan tek kadın tenisçi olduğunu,&lt;br /&gt;Ünlü tekstil markalarından olan Fred Perry’nin, 1935 yılında Wimbledon şampiyonu olan ünlü İngiliz tenisçi Fred Perry’ye ait olduğunu,&lt;br /&gt;Bir tenis turnuvasında oynayan en yaşlı erkek tenisçinin 1969 yılında Wimbledon’da oynarken 41 yaşında olan ABD’li tenisçi Ricardo Gonzalez olduğunu,&lt;br /&gt;En yaşlı kadın tenisçinin ise, 1983 yılında 40 yaşında iken oynayan, efsanevi ABD’li tenisçi Billie Jean King olduğunu,&lt;br /&gt;King’in, aynı zamanda kadınlar ve erkeklerin tenis turnuvalarında eşit ödül rakamları almalarını sağlayan bir sporcu olduğunu,&lt;br /&gt;Wimbledon’u en fazla kazanan erkek sporcuların İngiliz W.C. Renshaw (1881-1889 yılları arasında) ve ABD’li tenisçi Pete Sampras olduğunu (1993-2000 yılları arasında), her ikisinin de bu turnuvayı yedişer kez kazandığını,&lt;br /&gt;Wimbledon’da bugüne kadar oynayan en uzun boylu tenisçinin Hırvat Ivo Karlovic olduğunu, (2003 yılında, 2.08 m.)&lt;br /&gt;İspanyol Nadal’ın 2005-2007 yılları arasında toprak kort üzerinde 81 kez üst üste maç kazandığını,&lt;br /&gt;Wimbledon’ın 135 yıllık tarihinde, bugüne kadar sadece altısı erkek ikisi kadın sporcular olmak üzere sekiz kez solaklar tarafından kazanıldığını,&lt;br /&gt;2001 yılında kazanan son solak sporcunun Hırvat Goran Ivanisevic (1971) olduğunu,&lt;br /&gt;Fanatik bir Steffi Graf hayranı olan Günter Parche’nin, 1993 yılında Hamburg’daki bir tenis turnuvasında tribünden atlayarak o yılların ünlü tenisçisi Yugoslav Monika Seles’i (1973) sırtından bıçakladığını, yakalandıktan sonra Steffi’nin yeniden bir numara olması için bunu yaptığını söylediğini, &lt;br /&gt;Seles’in ağır bir yara almamasına rağmen, bir daha eski günlerine dönemediğini,&lt;br /&gt;Alman manyağın, sadece psikolojik tedavi gördükten sonra serbest bırakıldığını,&lt;br /&gt;Teklerde en fazla Grand Slam kazanan erkek sporcuların;&lt;br /&gt;Pete Sampras (14 kez), Roger Federer (13 kez), Roy Emerson (12 kez), Rod Laver (11 kez), Bjorn Borg (11 kez) diye sıralandığını, kadınlarda ise durumun;&lt;br /&gt;Margaret Court (24 kez), Steffi Graf (22 kez), Chris Evert (18 kez), Martina Navratilova (18 kez), Billie Jean King (12 kez) olduğunu,&lt;br /&gt;1993 yılında finalde Steffi Graf’a (1969) yenilen Çek kadın sporcu Jana Novotna’nın (1968) ödül vermek üzere merkez korta inen Kent Düşesi’nin omzuna yaslanarak ağladığını,&lt;br /&gt;Wimbledon tenis turnuvasında toplam 11.812.000 Sterlin (17.600.000 Amerikan Doları) ödül dağıtıldığını,&lt;br /&gt;Tek erkekler ve tek kadınlar finalini kazanan sporcuların her birinin 750.000 Sterlin (1.125.000 Amerikan Doları) kazandıklarını,&lt;br /&gt;Bugüne kadar en fazla turnuva para ödülü kazanan ilk beş tenisçinin;&lt;br /&gt;Pete Sampras (43.3 m Dolar), Roger Federer (31.2 m Dolar), Andre Agassi (31.1 m Dolar), Boris Becker (25 m Dolar) ve Yevgeny Kafelnikov (24 m Dolar) olduğunu,&lt;br /&gt;Türkiye’de ilk tenis canlı yayınının 1975 yılında Wimbledon’dan yapıldığını, &lt;br /&gt;Arthur Ashe ve Jimmy Connors (o sıralarda dünya bir numarası) arasında yapılan bu karşılaşmayı, ilk siyahi şampiyon olan Arthur Ashe’in 3-1 kazanarak şampiyon olduğunu,&lt;br /&gt;Bu maçı TV’den bizlere canlı olarak anlatan sunucunun ünlü televizyoncu Cenk Koray (1944-2000) olduğunu,&lt;br /&gt;Şimdi adına US Open’da bir stadyum olan Arthur Ashe’in, 1993 yılında henüz 50 yaşındayken hastanede karışan bir kan dolayısı ile AİDS’ten öldüğünü,&lt;br /&gt;Ünlü şampiyonumuz Nazmi Bari’nin (1929-2008)  1951-1965 yılları arasında aralıksız olarak Türkiye şampiyonu olduğunu,&lt;br /&gt;Bari’nin 1958 yılında Wimbledon’da eleme turlarına, 1963 yılında ise Amerikan Açık tenis turnuvalarına katıldığını &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color=&quot;#0040FF&quot;&gt;&lt;b&gt;BİLİYOR MUYDUNUZ ?&lt;/b&gt;&lt;/font&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TAYLAND’I GÖRMEK LAZIMMIŞ..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=106</link><pubdate>30.10.2006 IST</pubdate><description> Asya gezisindeki ikinci durağımız Tayland&amp;#039;dı.&lt;br /&gt;Önce, &lt;b&gt;&amp;quot;Dalgadan Duvar&amp;quot;&lt;/b&gt; anlamına gelen Tsunami&amp;#039;den nasibini almış &lt;b&gt;Phuket&lt;/b&gt; adasına gittik.&lt;br /&gt;Tüm otel odalarında, yangın talimatı gibi Tsunami alarmı verildiğinde neler yapılacağı, nerede toplanılacağı dokuz ayrı dilde şemalarla anlatılmış.&lt;br /&gt;2004 noeline kadar, daha önce hiç yaşamadıkları bu yeni felaketle yine başlarına gelirse diye mücadele yolları arıyorlar.&lt;br /&gt;O tarihte, denizin aniden çekilmesi ile ortada kalan deniz canlılarını incelemeye giden turistleri, çok daha büyük bir güçle geri gelen deniz öldürmüş.&lt;br /&gt;O nedenle de olsa gerek ilk uyarı maddesi şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Tsunami alarmı verildiğinde, sahilde denizi seyretmeyi hemen bırakın ve otelin en yüksek tepesi olan tenis kortundaki toplanma yerine gelin&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Adanın tüm caddeleri Tsunami&amp;#039;den kaçış yollarını anlatan yönlendirme levhalarıyla donatılmış.&lt;br /&gt;Çünkü deniz yaklaşık dört kilometre kadar içeri girerek canlar almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YUMURTA TACİZCİLERİ BUNLAR&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belek, Yunanistan&amp;#039;ın Zakintoş adasından sonra Avrupa&amp;#039;nın en büyük ikinci Caretta Caretta doğum evi olarak bilinir.&lt;br /&gt;Tayland da dünyanın en büyük deniz kaplumbağası merkezlerinden.&lt;br /&gt;Ancak son yıllarda kaplumbağa nüfusu giderek azalmaya başlamış.&lt;br /&gt;Bizdeki gibi yuvalarının üzerinden inşaat uğruna dozer geçtiğinden dolayı değil.&lt;br /&gt;Adamların, yiyecek bir şeyleri kalmamış gibi, kuma gömülen yuvaları kazıp, yumurtaları aşırıp yemesinden dolayı azalıyormuş deniz kaplumbağaları.&lt;br /&gt;Bu yumurtalar seks gücüne ve cilde iyi geliyormuş da.&lt;br /&gt;Biz erkeklerden korkulur doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BİZDE SİYAM&amp;#039;IN KEDİSİ VE YAPIŞIK İKİZLERİ DE MEŞHURDUR&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin adı 1939 yılında Siyam&amp;#039;dan bağımsızlık anlamına gelen Tayland&amp;#039;a dönüşmüş.&lt;br /&gt;Ancak o kahverengi-siyah kedilerine hala Siyam kedisi deniyor.&lt;br /&gt;Siyam eski kralı &lt;b&gt;Rama 4&lt;/b&gt; ile bir İngiliz öğretmenin aşkını anlatan &lt;b&gt;&amp;quot;Kral ve Ben&amp;quot;&lt;/b&gt; filmini ise kime sorsam küçümser bakışlarla gerçeği hiç yansıtmadığını söylediler.&lt;br /&gt;Bindiğimiz taksilerin şoförleri genellikle sokaktakiler gibi olumlu insanlardı.&lt;br /&gt;Sürekli olarak gülümseyerek sorduğumuız soru ve taleplerimize &amp;quot;yes&amp;quot; diyorlardı.&lt;br /&gt;Bir ara şüphelenip de &lt;b&gt;&amp;quot;Pakistan&amp;#039;ın başkenti neydi acaba&amp;quot;&lt;/b&gt; soruma da şoför &amp;quot;yes&amp;quot; deyince anladım ki adam beni anlamayıp geçiştiriyor.&lt;br /&gt;Adaya yılda bir milyondan fazla turist gelmesine rağmen, yabancı dillere dine verdikleri, kadar önem vermiyorlar.&lt;br /&gt;Sempatik rehberimiz &lt;b&gt;&amp;quot;denizde köpekbalığı tehlikesi var mıdır acaba?&amp;quot;&lt;/b&gt; sorumuzu şöyle cevapladı:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Phuket&amp;#039;te kafanıza bir hindistan cevizi düşerek yaralanma ihtimaliniz, bir köpekbalığı tarafından ısırılma ihtimaline oranla daha fazladır.&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;VE GELDİK BANGKOK&amp;#039;A..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinal kısaltılmış adı &lt;b&gt;Krung Tep&lt;/b&gt; olan bu özel şehir 1782 yılından bu yana ülkeye başkentlik yapıyor.&lt;br /&gt;Altmış üç milyon olan toplam nüfusun on iki milyonu başkentte yaşıyor.&lt;br /&gt;Bunların yüzde sekseni Tay kökenli, yüzde onu Çin asıllı, yüzde dördü ise Malay soyundan.&lt;br /&gt;Köylü Tayland&amp;#039;ın da efendisi.&lt;br /&gt;Çünkü nüfusun yüzde yetmişi çiftçi.&lt;br /&gt;Ülkenin yıllık turizm geliri on milyar dolar düzeyinde.&lt;br /&gt;Tayland&amp;#039;ı altmış yıldır ABD doğumlu kral Pum Pon yönetiyor.&lt;br /&gt;Adeta Tayland&amp;#039;ın yaşayan Atatürk&amp;#039;ü.&lt;br /&gt;Herkes onu seviyor, sayıyor.&lt;br /&gt;Caddeleri onun ve eşinin otuz-kırk yıl önce çekilmiş resimleri süslüyor.&lt;br /&gt;Nitekim taze darbeci askerler de hükümeti alaşağı etmelerine rağmen ona hiç dokunmadılar.&lt;br /&gt;Gittiğim bir sinemada bitmek tükenmek bilmeyen reklamların ardından birden bütün sinema ayağa fırladı.&lt;br /&gt;Ben, &lt;b&gt;&amp;quot;Acaba salona bomba falan mı kondu&amp;quot;&lt;/b&gt; diye düşünürken birden perdede kralın görüntüleri belirdi.&lt;br /&gt;Meğerse, bu geleneksel saygı duruşu her film öncesinde tekrarlanan bir ritüelmiş.&lt;br /&gt;1932 yılında ülkenin monarşiden demokrasiye geçişi de krala olan sevgiyi azaltmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BİZDE TRAFİK DIŞINDA HİÇBİR ŞEY YÜRÜMEZ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Biz adam olmayız hemşerim&amp;quot;&lt;/b&gt;in Taylandcası gibi bir sözleri var.&lt;br /&gt;Aslında trafiğin de pek öyle ahım şahım yürüdüğü söylenemez.&lt;br /&gt;İş saatlerinde saatte beş kilometre kadar yol alınabiliyor sadece.&lt;br /&gt;Bisiklet, motosiklet, &lt;b&gt;Tuktuk&lt;/b&gt; denen üç tekerlekli motosikletler yollarda çoğunlukla kullanılan araçlar.&lt;br /&gt;Ancak kafatasları bizim kadar sağlam olmadığından olsa gerek, arkada oturanlar bile kask takıyor.&lt;br /&gt;Otomobil pazarı Japonların elinde.&lt;br /&gt;Avrupa arabalarını &lt;b&gt;&amp;quot;çok sık arıza yapıyor&amp;quot;&lt;/b&gt; gerekçesiyle istemiyorlar.&lt;br /&gt;Orta halli bir Tayland&amp;#039;lının hayallerini herhangi bir Toyota model araba süslerken, daha varlıklı olanlar, yine bir Toyota üretimi olan Lexus&amp;#039;u düşlüyorlar.&lt;br /&gt;Neredeyse tüm taksiler tertemiz ve markaları Toyota Camry.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YOK CANIM; BU DA MI BUDA..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturan Buda, Yatan Buda, Uyuyan Buda derken tapınak görmekten fenalık geldi.&lt;br /&gt;Bilinen fıkradaki &lt;b&gt;&amp;quot;bu da Buda, bu da Buda&amp;quot;&lt;/b&gt; durumuna geldik yani.&lt;br /&gt;İ.Ö. 543 yılında başlayan bu ılımlı din ülke insanıyla çok iyi uyum sağlamış.&lt;br /&gt;Her meydanda en az bir tane olmak üzere ülkede 32.000 tapınak var.&lt;br /&gt;Tayland&amp;#039;da iki milyona yakın da Müslüman yaşıyor.&lt;br /&gt;Çok renkli bir ülke.&lt;br /&gt;Kralın arzusu üzerine büyük bir çoğunluk her gün farklı bir renge bürünüyor.&lt;br /&gt;Ülke bir tür tek tip üniformaya giriyor adeta.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Günler ve renkler ise şöyle:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Pazartesi sarı, Salı pembe, Çarşamba yeşil, Perşembe turuncu, Cuma mavi, Cumartesi mor ve Pazar kırmızı renkli giysiler giyiyorlar.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BAŞIMA ÇOK İLGİNÇ BİR ŞEY DE GELDİ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayıptır söylemesi, bugüne dek yirmi yedi ülke gördüm. &lt;br /&gt;Sohbeti de sevdiğimden yerel halkla bolca söyleşmeye çalışırım.&lt;br /&gt;Konu tabi ki futbola da gelir her seferinde.&lt;br /&gt;Bangkok&amp;#039;da ilk kez bir taksi şoförü bana Fenerbahçe&amp;#039;yi sormasın mı!.&lt;br /&gt;1967&amp;#039;den bu yana bana Galatasaray dışında bir başka Türk takımını soran yabancı çıkmamıştı yurt dışında.&lt;br /&gt;Bir Galatasaray&amp;#039;lı olarak önce anlamamazlığa geldim.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;öyle bir takımı tanımıyorum&amp;quot;&lt;/b&gt; dedim.&lt;br /&gt;Çekik gözlü arkadaş, &lt;b&gt;&amp;quot;nasıl tanımazsın canım, sen hangi takımları biliyorsun ki memleketinde?&amp;quot;&lt;/b&gt; diye sorunca ben de &lt;b&gt;&amp;quot;Galatasaray, Beşiktaş&amp;quot;&lt;/b&gt; deyince,&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Ee o zaman Fenerbahçeyi de tanıman lazım&amp;quot;&lt;/b&gt; diyerek yutmadı anlayacağınız.&lt;br /&gt;Meğer Galatasaray ve Tarkan dışında, yarım yamalak da olsa bir başka dünya markamız daha oluşmuş da benim haberim yokmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;PATPONG ADINDA BİR UCUBELERİ DE VAR..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patpong diye bir semte gece pazarı kuruyorlar.&lt;br /&gt;Alanya&amp;#039;nın eski hali, Side çarşısı falan bunun yanında huzurla dolaşılan Akmerkez gibi kalır.&lt;br /&gt;Sürekli olarak burnunuza satmak istedikleri bir malı dürterek kolunuzdan çekiştiriyorlar.&lt;br /&gt;Elli dolardan kapı açtıkları bir malı, pazarlık meydan muharebelerinin sonunda üç dolara bile verebiliyorlar.&lt;br /&gt;Rakamdan memnun kalmazlar ise Çin aksanlı ingilizceleri ile arkanızdan küfrediyorlar.&lt;br /&gt;Pazar standlarının aralarındaki, kapıları ardına kadar açık barlarda da, boş gözlerle direklere tutunarak don-sütyen dans eden kızlar göze çarpıyor.&lt;br /&gt;Çeşitli organları ile bira kapaklarını bile açabildiklerini daha gelmeden duyup da irkildiğim bu yerel sanatçıları izlemeye cesaret edemedik haliyle.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Patpong&amp;#039;u, Mahmutpaşa pazarının ortasına eski zaman pavyonları kurulmuş bir yer diye özetleyebilirim.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AMA TAYLAND BOKSU İZLENMEYE DEĞER..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sakin insanların yegane sert gelenekleri dünyaya Kikboks adıyla kazandırdıkları ünlü Tayland Boksu.&lt;br /&gt;Hani şu yumruk dışında uçarak veya durarak tekme de atılabilen sert erkek sporu.&lt;br /&gt;Lumpinee Boks Stadyumu pek öyle estetik bir yer sayılmazdı.&lt;br /&gt;Tepesi eternit kaplı, beyaz florasan lambalarla aydınlatılmış basit bir stadyum.&lt;br /&gt;Ama içinde yaşananlar hiç de öyle turistik değildi.&lt;br /&gt;Sporcuları, onların yandaşları, akrabaları ile bir sınav yeri gibiydi.&lt;br /&gt;Ben ara sıra ringe bakmayı bırakıp seyircileri izlemeyi tercih ettim.&lt;br /&gt;Onların yüz ifadeleri ve uğultuya dönüşen seslerinden maç hakkında, sanki seyrediyormuş gibi fikir sahibi oluyordum.&lt;br /&gt;Tuttukları sporcu vurdukça, onlar da ileriye doğru hamle yaparak havaya yumruk atıyorlardı.&lt;br /&gt;Sporcu yumruk ya da tekme yedikçe de surat ifadeleri acı içinde değişip topluca geriye doğru gidiyor ve sanki acıyı onlar çekiyorlarmış gibi yüzleri ekşiyordu.&lt;br /&gt;Sise dönüşmüş sigara dumanı, bahisçilerin çığlıkları, havada uçuşan paralarla, sanki &lt;b&gt;&amp;quot;Avcı&amp;quot;&lt;/b&gt; filminin o unutulmaz &lt;b&gt;&amp;quot;Rus ruleti&amp;quot;&lt;/b&gt; sahnesini canlandırıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ZARARSIZ BİR YILAN DA GÖRDÜK..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak bir ilginç olay daha anlatıp bitiriyorum.&lt;br /&gt;Fil, maymun gibi bizde olmayan egzotik hayvanları ormanlarında bolca mevcut zaten.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yüzen Pazar&lt;/b&gt; denen mutlaka görülmesi gereken yerin dönüşünde bir orkide bahçesinin restoranına gelmiştik.&lt;br /&gt;İçinde ağaç dalları, çeşitli bitki atıklarının da yüzerek geçit resmi yaptığı bir nehrin yanıbaşındaydı lokantamız.&lt;br /&gt;Sonuna kadar hiç bitiremediğimiz bir başka tuhaf Tay yemeğini eşeliyorduk.&lt;br /&gt;Tam o sırada birkaç metre ötemizden kocaman kafasıyla sağı solu gözlemleyerek yüzen bir yılan geçti.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;aman o da neyin nesiydi&amp;quot;&lt;/b&gt; diye meraklı gözlerle arkasından baktığımızı gören rehberimiz bizi şöyle sakinleştirdi:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;korkacak bir şey yok, o bir Piton, zehirsizdir, avını boğarak öldürür&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bayağı rahatlatıcı oldu bizim için anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın bu özel, görülesi köşesini görmeyenlere hararetle tavsiye ederim.&lt;br /&gt;Bizi olduğu gibi sizi de, sımsıcak gülümsemeleri ve havaya doğru birleştirilmiş ellerini burunlarına deydirerek saygı ile &lt;b&gt;SAWADİKA&lt;/b&gt; (merhaba) diyerek karşılayacaklarından hiç kuşkunuz olmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;30.10.2006 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TARLADA SU KAYAĞI OLUR MU ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=125</link><pubdate>30.06.2008 IST</pubdate><description> Antalya’da artık bu mümkün.&lt;br /&gt;Hem de havalimanına sadece 38 kilometre uzaklıkta.&lt;br /&gt;Metin Levi adında Istanbul’lu bir işadamı, önce Köprülü Kanyon kavşağına çok yakın bir yerden 210 dönüm bir arazi satın almış.&lt;br /&gt;Bunun 90 dönümüne üç devasa gölet yapmış.&lt;br /&gt;Bu yılın başında başladığı işini 5.5 ayda tamamlamış.&lt;br /&gt;Ne sürat motoru lazım ne de benzin bu işe.&lt;br /&gt;Kar kayağını bilenler teleski denen aleti de tanırlar.&lt;br /&gt;Saatte 10 kilometre hızla kayakçıları dağın tepesine ulaştırır kışlık teleskiler.&lt;br /&gt;Su kayağı teleskisi de benzer bir mantıkta çalışıyor, ancak hızı saatte 20 kilometreden, 65 kilometreye kadar çıkabiliyor.&lt;br /&gt;Bu aletin mucidi bir Alman mühendis Bruno Rixen.&lt;br /&gt;Kendisi de bir kayak aşığı olan Rixen, 1961 yılında icadının patentini alıp işletmesini açıyor.&lt;br /&gt;Bugün, dünyanın 80 ülkesinde 160 adet su kayağı teleskisinin 130’u şimdilerde 85 yaşında olan bu Alman mucide ait.&lt;br /&gt;Üç göletin bir tanesinde, yeni başlayanlar için bir parkur var.&lt;br /&gt;İkincisi tek kayak ya da çift kayakla kayanlar için ayarlanmış.&lt;br /&gt;Üçüncüsü ise, son yılların modası olan wakeboardcular için bir cennet.&lt;br /&gt;Saklıkent’ten tanıdığımız Erdem hocanın sıcak ilgisi, en korkanları bile sakinleştirip kaydırmaya yetiyor.&lt;br /&gt;Normalde 09-17 saatleri arasında çalışan tesis, dileyenlere aydınlatmalı göletlerde gece kayağı yapma fırsatı da veriyor.&lt;br /&gt;Göletin altı bir membranla kaplı, derinliği ise 1.72 m.&lt;br /&gt;Gölün etrafını bir tur döndüğünüzde 800 metre kaymış oluyorsunuz.&lt;br /&gt;Nefesiniz ve kaslarınız elverişli ise, dakikalarca dönebilirsiniz göletin çevresinde.&lt;br /&gt;Motor gürültüsü yok, sadece kayanların coşku dolu sesleri yankılanıyor kulaklarda.&lt;br /&gt;Ne tür bir ruhsat verelim diye düşünmüş yetkililer.&lt;br /&gt;Çünkü iş çok yeni.&lt;br /&gt;Bursa’da bir benzeri de yeni açılmış.&lt;br /&gt;Türkiye’de sadece iki noktada var yani.&lt;br /&gt;Bari adama bir balık yetiştirme ruhsatı verelim demişler.&lt;br /&gt;Metin bey girişimci bir beyefendi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Ruhsatın hakkını vereyim, aynalı sazan da yetiştireyim bari’&lt;/b&gt; demiş.&lt;br /&gt;Sıradaki projesi o.&lt;br /&gt;Dileyenlere olta ile sazanlarını avlatacakmış.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Sazan gibi atlama’&lt;/b&gt; özdeyişi literatürümüzde olsa da, beş kiloluk bir sazanı tekneye çekebilmek bazen saatleri bulabiliyormuş.&lt;br /&gt;Bana, akvaryumda balık avlama benzeri bu proje pek ilginç gelmese de, tarlada su kayağı etkinliğini denemeniz lazım.&lt;br /&gt;Tesisin sağı solu bildiğiniz tarla.&lt;br /&gt;Hip-Notics’e yaklaşırken, sarı otların arasında kayan insanlar absürd bir manzara oluşturuyor.&lt;br /&gt;Dalga falan da yok.&lt;br /&gt;Kaymak istemeyenler trampolinde zıplayabilir, enfes müzikler eşliğinde kayanları seyredebilir, Köprü çayından gelen ve düzenli olarak arıtılan sularda yüzebilir.&lt;br /&gt;Antalya gerçekten enfes bir şehir.&lt;br /&gt;Bu kadar güzellik her ile nasip olmamış.&lt;br /&gt;Metin Levi çılgın bir girişimci.&lt;br /&gt;Sen Nişantaşı’ndan kalk gel, sonra da böyle pahalı bir yatırıma gir.&lt;br /&gt;Aşırı cesaret ile delilik arasında küçük bir köprü vardır zaten.&lt;br /&gt;Bu güzel tesise vakit buldukça gideceğim.&lt;br /&gt;Daha detaylı bilgi almak isteyenler &lt;font color=&quot;#0040FF&quot;&gt;&lt;u&gt;&lt;a href=&quot;http://www.hip-notics.com.tr&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;www.hip-notics.com.tr&lt;/a&gt;&lt;/u&gt;&lt;/font&gt; sitesini ziyaret edebilir.&lt;br /&gt;Metin Levi’nin bu özgün girişimine şapkamı çıkartıyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;30.06.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>TANITIM SAVAŞLARI </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=74</link><pubdate>13.06.2004 IST</pubdate><description> Geçen hafta, iki gecede üç farklı tanıtım toplantısına katıldım.&lt;br /&gt;Önce bir İskoç viskisi olan “Glenmorangie” ile Hillside Su otelinin güvertesinde tanıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sempatik, etekli (özgün adıyla kilt) İskoç vatandaşı bir viski doktorundan viskinin tarihçesini dinledik. Meğer öncesinde anlamını hiç bilmeden içermişiz. Dört ayrı kadehte bizleri bekleyen viskileri her yemek öncesinde ayrı ayrı tanıttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karamel, çilek, kakao tadını almamız gerektiğini bizlere anlattı. Benim içki kültürüm hayli zayıftır. Ağzımda onca gezdirmeme, suyla karıştırmama, tüm iyi niyetimle derin derin koklamama rağmen bahsettiği tatları alamadım. Tahta kurusuyla karşılaşmayalı epey zaman olduğundan, bu tarihi içkinin arkasından konuşmak hoş olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yediğimiz güzel yemekleri, aynı masada oturma şansına eriştiğim gurme, Murpy’s Metin Menahem bizlere tercüme etti. Masada racon gereği tuzluk, karabiber de yoktu. Antalya sıcağından bunalmış viskiye iki parça buz atarsam etekli iri kıyım İskoç üstüme atlar diye çekindiğimden, enginarımı hayatımda ilk kez viski eşliğinde yedim. Zavallı enginar da, mideme indiğinde başına neler geldiğini anlayamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;JB, Dimple, Johnny Walker gibi markaları bilirdim ancak bu zor okunuşlu viskiyi hiç duymamıştım. 19. yüzyıllarda fabrikanın kurucu dedelerinden birinin keçiliğinden dolayı bu isim konmuş olabilir. Bu isimle markalaşmayı iki üç kuşak daha zor görür. Benim soyadımdan bir marka yaratmak nasıl zor olursa, “Glenmorangie”nin işi de bu isimle hayli zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BİR OTEL DİKTİM ÇORAK BOZKIRA, GERİSİNİ TUR OPERATÖRLERİ DÜŞÜNSÜN..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Turizmin yeni adreslerinden Lara’da birbiri ardına oteller açılıyor. Açılışa giderken otelin önüne varana dek, “kesin yanlış yola saptım” psikolojisiyle gidiliyor. Beton kamyonlarının, kepçelerin, yollarda çalışan üstsüz amelelerin arasından geçerek, toz toprak arasında kilometrelerce yol aldık. Tam geri dönmeyi düşünürken, birden peri masallarındaki gibi bir otele geldik. Hani, Alis bahçede dolaşırken bir tavşanı takip edip, bir çukura düşer ve Harikalar Diyarı’na gelir ya. Durum aynı öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otel güzel ama yeşil hak getire. Ona da çözüm bulunmuş. Broşürlerde görünen doğa, filmin “gelecek program” hali gibi. Her yer yemyeşil. Şu “power point” programını icat edenin tuttuğu altın olsun.&lt;br /&gt;Oysa realitede birkaç tane, dört yandan destekli hurma ağacı var. Viagra öncesi bir ara moda olan, “mutluluk çubukları”nı çağrıştırıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MASTER OF “BEN”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesisin patronu haklı bir gururla eserini tanıttı. On beş dakikalık konuşmasında elli kereden fazla “ben” dedi. Oysa aynı şirketten onlarca takım arkadaşı da salondaydı. Galatasaray’ın iyi dönemlerinde Hakan Şükür’e “nasıl attın o zor golü Hakan?” diye sorduklarında Hakan geleneksel Türk alçak gönüllüğüyle, “Emre dönen topu kovalayıp iyi pres yaparak kaptı, solda Ergün’e verdi. Ergün iki kişiyi geçip çok güzel bir orta yaptı. Bana ise sadece dokunmak kaldı.” diye anlatmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Takım oyunlarında takımın başarısını bir kişi sahiplenmeye kalkarsa, gollük pasların gelme ihtimali zayıflar. Hakan’lar, az gollü sezonlar geçirebilirler&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tantanalı açılışın, otelin tatil ambiyansına hayli ters, takım elbiseli konuklarını, anlamsız gözlerle izleyen filmin başrol oyuncuları “turistler” birbirlerine soruyorlardı: “was ist denn los da? (ne oluyor orada?) Onları, şıpıdık terlikleri, su damlayan mayoları ve mütevazı havlularıyla görünce aklıma şu fıkra geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce üç oğlunu savaşta yitiren bir babanın dördüncü oğlu da askere çağırılınca acılı baba, sonuncu oğlunu da yanına alarak soluğu jandarma komutanının makamında almış. “Komutanım, bu oğlan ocağınıza emanet ettiğim son oğlum. Bundan böyle bana güvenip savaş filan açmayın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Ardı ardına açılan tesislerle, idam ilmiğimizi bir boğum daha sıkıyoruz&lt;/b&gt;.” diye yorumladı çok değerli bir acente yöneticisi. Ona göre bu hızlı yatak arzı bizi tur operatörleri karşısında güçsüzleştiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BU DÖVİZLER NEREYE GİDİYOR ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveçli, elli yıllık otelci bir arkadaşımın Türkiye’nin turizm gelirleri ile ilgili görüşü de yabana atılacak cinsten değildi. &lt;b&gt;“Yahu Tunç, hani şu on milyar dolarlık turizm geliri palavranız var ya. Aslında öyle bir gelir filan yok. Bu paranın yaklaşık sekiz milyar dolarını Avrupalı tur operatörleri, uçak şirketleri, otel zincirleri, yerli gibi görünen ama sahibi aslında yabancı olan incoming acenteleri, para henüz Türkiye’ye gelmeden alıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalan iki milyon dolarla da size Mercedes, BMW, Nokia filan satıyorlar. Rus yosmalara harcadığınız paraları ise hiç hesaba katmıyorum.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu Avrupalı profesyoneller bazen hakikaten sinir bozucu olabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 13.06.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SİZE İLHAN ABİ DİYEBİLİR MİYİM?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=119</link><pubdate>24.03.2008 IST</pubdate><description>&lt;img src=&quot;http://www.tuncm.com/images/img361_.png&quot; /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir polis memuru böyle sormuş İlhan Selçuk’a.&lt;br /&gt;83 yaşı da basında sıkça vurgulanmış.&lt;br /&gt;Yirmi iki yıl önce, yani 1986 yılında tanıştığımızda demek ki 61 yaşındaymış İlhan Selçuk.&lt;br /&gt;Şimdiki Alanya Pegasus oteli o zamanlar Club İncekum’du.&lt;br /&gt;Havuzsuz, klimasız yarım pansiyon odaları, bugünkü beş yıldızlı herşey dahil fiyatlarından daha yüksekti.&lt;br /&gt;Hatırladığım kadarı ile o yıllarda, Cumhuriyet gazetesi ile Club İncekum yönetiminin arasında ücretsiz ilan-ücretsiz tatil türü bir takas anlaşması vardı.&lt;br /&gt;Sivas Madımak oteli katliamından şans eseri sıyrılan yazar Hasan Uysal da o yıllarda Cumhuriyet’de yazardı.&lt;br /&gt;Ben de o yıllarda Salih Çene’nin yöneticiliğini yaptığı Club İncekum’da dükkan işletiyorum.&lt;br /&gt;Hasan Uysal, &lt;b&gt;“yarın İlhan Selçuk gelecek”&lt;/b&gt; dediğinde heyecanlanmıştım.&lt;br /&gt;- pekiyi tanışabilir miyiz?&lt;br /&gt;- Zannetmem, İlhan abi hayli gergin, 12 mart anılarını Ziverbey Köşkü adlı bir kitapta toparlayacakmış. İşkence anılarını yazmak onu yoracaktır. Ama yine de bir sorarım.&lt;br /&gt;İki gün sonra tanıştırdı bizi.&lt;br /&gt;Asık suratlı bir adam beklerken, hoşsohbet, güleryüzlü bir beyefendi bulmuştum karşımda.&lt;br /&gt;Kısa sürede kaynaştık.&lt;br /&gt;Artık her akşamüstü birlikteydik.&lt;br /&gt;Side’ye öğle yemeğine gittik.&lt;br /&gt;Ben de o genç polis gibi sormuştum.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“size İlhan abi diyebilir miyim?”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Döner dönmez aradı ve Istanbul’daki evlerine davet etti.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“artık, Etiler’den Cağaloğlu’na her gün gidip gelmem gerekmiyor, yazıp yolluyorum şu adına faks denen harika aletle”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Eşi, rahmetli Handan hanım ve ağabeyi Turhan Selçuk’la da bu vesileyle tanışmıştık.&lt;br /&gt;Abdülcanbaz’ın mucidi Turhan bey, &lt;b&gt;“İlhan çok bahsettti sizden, ben de bir göreyim dedim”&lt;/b&gt; diye onurlandırmıştı.&lt;br /&gt;Hatay ve Çatı restoranlarda doyumsuz sohbetlerimiz oldu İlhan abi ile.&lt;br /&gt;Onun engin tarih ve ekonomi bilgisine bir de muzip anlatımı eklenirdi ki kendimi otuz yıllık arkadaşımla sohbet ediyorum sanırdım.&lt;br /&gt;Sosyalist Parti kurucusu akrabam Esat Adil Müstecaplıoğlu’nu ondan dinlemek de özel bir anıydı benim için.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Esat Adil’in öldüğünü duyar duymaz Aziz’le (Nesin) yüzünün maskını çıkarmak üzere evine koştuk. Ancak bir kalp krizi sonucu kafasını banyoya çarparak vefat ettiğinden bu mümkün olamamıştı”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bir akşam Beyoğlu’nda Çatı’dan çıkmıştık. &lt;br /&gt;On beş yaşındaki arabama bindik.&lt;br /&gt;Handan hanım, onun ağabeyi emekli büyükelçi beyefendi ve İlhan Selçuk arabaya yerleştiler.&lt;br /&gt;Kahrolası akü bitmesin mi.&lt;br /&gt;- “İlhan abi siz buyrun direksiyona, ikinci vitese takın, ben de iteyim” diyecek oldum.&lt;br /&gt;- “hiç gerek yok Tunç, ben arabadan pek anlamam, sen geç yerine biz iteriz diye cümleten inmesinler mi arabadan. &lt;br /&gt;Yaş toplamları iki yüzü geçkin konuklarım soğuk bir Beyoğlu gecesinde arabayı iteklerken, direksiyon başında utancımdan sırtımdan soğuk terler boşanmıştı.&lt;br /&gt;Neyse ki, benim külüstür at arabası hemen çalışmıştı da bu eziyet uzun sürmemişti.&lt;br /&gt;Aysel Gürel’in sağlığında yazımı yetiştiremedim.&lt;br /&gt;Üreten insanlar yaş da mı almıyorlar nedir?&lt;br /&gt;83 yaş lafı İlhan Selçuk’da hayli sırıtıyor.&lt;br /&gt;1986 yılında aynı yaşta aynı enerjide gibiydik.&lt;br /&gt;2008 yılında da polislerin kendisine hayran kaldığına eminim.&lt;br /&gt;Her gün, hem de Cumhuriyet gibi bir gazetede kırk beş yıldır köşe yazabilmeyi algılayabilmek, benim gibi amatör bir yazan için hatırı sayılır bir mucizedir.&lt;br /&gt;Gerçi İlhan Selçuk pek konu sıkıntısı çekmez.&lt;br /&gt;Ama kanımca, bu gözaltı süresi harika bir gözlem şansı yaratmıştır kendisine.&lt;br /&gt;Sabaha karşı onu yatağından alıp götürenler hiç hatırlanmayacak, ancak sevgili İlhan abi eserleri ile hiç unutulmayacak..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;24.03.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SİZE BİRAZ NORVEÇ’İ ANLATAYIM MI ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=90</link><pubdate>15.08.2005 IST</pubdate><description> Bu aralar iş bahanesiyle leylekle beraber havalardayım. Son yolculuğumda leylek yoktu. Çünkü Norveç’teydim. Bir otelimize iki yıldır bol miktarda gelen, zarif, güleryüzlü, sorun çıkarmaya niyetsiz Norveçliler, acaba evlerinde nasıldılar? Şimdi size bunları, Abba’nın otuz yıllık klasiklerini dinleyerek yazacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isveç ve Danimarka ile birlikte İskandinavya’yı oluşturan Norveçliler &lt;b&gt;(Finlandiya’yı İskandinav’dan saymıyorlar&lt;/b&gt;) hayli varlıklı. Dört buçuk milyon nüfusa yetip de artacak üretimleri, kaynakları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç ve Danimarka ile balık avlama sınırları belirlenirken, kendilerine düşen deniz parçasının altından petrol piyangosu çıkınca Norveç’in kaderi değişivermiş. Buna, doğal gaz (Rusya’dan sonra dünyada ikinciler), balıkçılık, aluminyum, elektrik, mermer de eklenince, ikinci dünya savaşı sonrasının bu yoksul ülkesi, varlıklı ülkeler sınıfına girivermiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danimarka ve İsveç yönetimi altında yüz yıllarca yaşayan Norveç halkı, 17 mayıs 1905’de, Ali Sami Yen’in, bu da nereden çıktı şimdi, Christian Michelsen’in (onların Atatürk’ü gibi) sayesinde kansız bir devrimle İsveç’ten ayrılmış. Bu tarihte Alanya sokaklarında ellerinde bayraklı Norveçlileri görmüşsünüzdür belki. İşte 17 mayıs onların Kurtuluş bayramı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Aynı yıl, Danimarkalı bir prensi, seçimle iş başına getirip kendilerine kral yaparak dünyada bir ilki gerçekleştirmişler&lt;/b&gt;. Kralın yetkileri İngiltere kraliçesi gibi engin değil. Ülkeyi güçlü, demokratik bir parlamento yönetiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya’nın 36 derece sıcağından sonra, Oslo’nun 13 derecesi C vitamini gibi geldi. Güneş 22.30’dan önce batmıyor bu aylarda. Yine de bulvar kafelerinde ısıtıcısız oturmak zor. Hatta üşüyen omuzlara kalın renkli şal servisleri var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Güneşi gören, kertenkele gibi atıyor canını, çimenlere, sokaklara&lt;/b&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon, İtalyan, Alman, İngiliz turistler çoğunluğu oluşturuyor. Neredeyse herkes bira içiyor. İç mekanlarda, buna gün boyunca futbol maçları izlenen futbol pubları da dahil, sigara içmek yasak. “&lt;b&gt;Sigara Öldürebilir&lt;/b&gt;” yazılı paketlere rağmen sigara tüketimi had safhada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ADETA BİR HAMİLELER CENNETİ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet, nüfusu gençleştirmek için çocuk başına yüklü bir para ödüyor. Hem anne hem de baba, doğumdan önce ve sonrayı kapsayan bir yıl boyunca bebeğe bakabilmek için izin alabiliyorlar. Maaşları eksiksiz ödeniyor kendilerine. Dolayısıyla çevre hamile kadın doluydu. Eğer bizde böyle bir destek verilmeye kalkışılsaydı, kısa sürede nüfus ibresi yüz milyonu vurabilirdi. Buna rağmen 4.5 milyonluk nüfus bir türlü atrmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok&lt;/b&gt;” diye sinir bir özdeyiş vardır. Taklitçilerin başucu lafıdır. Acaba Amerika’yı gerçekten de Columbus mu keşfetmiştir? İşte Norveçliler’in buna itirazı var. Çünkü kendi atalarından olan &lt;b&gt;Leif Eriksson, Columbus’dan tam 491 yıl önce, yani İ.S. 1001’de Amerika’ya ulaşmış&lt;/b&gt;. O da, başka bir yer ararken yolunu kaybedip varmış, ama bu tarihi gerçek de artık kanıtlanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Norveçli bir baba ve İzlandalı bir anadan olma bu eski Viking, şu sıralar iki ülke arasında zor paylaşılıyormuş. Yine o yıllarda, İ.S. 800-1100 yılları arasında, benim gölde giderken batırabileceğim teknelerle Vikingler tüm dünyanın korkulu rüyası olmuş. Norveç kökenli bu iri kıyım korsanlar için bu günkü İstanbul, ulaşılması kutsal olan bir şehirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;HER YER GÖCEK, HER YER ÖLÜ DENİZ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki suları buz gibi. Yoksa bu güzel dağlar, fiyortlar ve doğa, bütün turistlerimizi çekiverirdi ülkesine. Koskoca Transatlantikler fındık kabuğu gibi kalıyor Norveç’in iç denizlerinde. Üç bin kilometre sahilleri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı sığ koylarını, denize de girilebilsin diye, yirmi beş dereceye kadar ısıtabiliyorlar. Bizim üç yüz güneşli günümüze karşın onların da bu rakama yakın yağmurlu günleri var. Bu yağış, mükemmel bir doğa zenginliği kazandırmış. Balina, fok, kutup ayısı gibi herkesin ilgisini çekecek canlılara ulaşmak hiç de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Döviz fazlaları çok, ama sıcak denizleri yok. O nedenle, üç buçuk saatlik bir uçuşla sıkça Antalya’ya geliyorlar. Dönüş yolculuğunda yanıma iki liseli genç kız oturdu. Son dakika satışıyla Antalya’ya geliyorlardı. Kaça geldiklerini duyunca inanamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BATAN GEMİNİN MALLARI BUNLAR..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızlar henüz nerede kalacaklarını bilmiyorlardı. Onlar için pek de önemi yoktu bunun zaten. Bir hafta, üç yıldızlı bir otelde, sadece yatak, gidiş dönüş uçak bileti dahil, 2.000 Norveç Kronu’na bir tatil satın almışlardı. Yaklaşık 250 Euro yani. Oysa ben, sadece gidiş-dönüş uçak bileti için 620 Euro ödemiştim. Bu seyahat, 15-22 ağustos 2005 tarihlerini içeriyordu genç kızlar için. Hesabın içinden çıkanınız olursa bana bir anlatsın lütfen..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İki sandviç, iki kolanın 30 Euro’ya satıldığı Norveç için bir cennet olmalıyız. Üç buçuk saatte, 36 derecelik bir güneşe ve 29 derecelik bir denize ulaşabiliyorlar. Giderek artan miktarlarla konut satın alıyorlar.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşsizlik yüzde dört oranında. Hükümet, işsiz kalanlara iki yıl boyunca son aldığı maaşı tam olarak ödüyor. Devlet daha da güçlenince kimse çalışmayacak gibime geliyor. İnternetten, aylık ihtiyaçlarını, yapmak istedikleri hobilerini, görmek istedikleri ülkeleri bildirecekler. Devlet de vatandaşlarının hesaplarına talep edilen miktarı havale edecek. Gülmeyin, ben böyle fantastik bir son bekliyorum Norveç’de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trafik kazaları, ağır cezalardan dolayı yok denecek kadar az. Dünyada kişi başına en fazla kitap satın alınan ülke Norveç. İç borç, dış borç falan sözlüklerinde yok. Büyük bir döviz fazlası var. Yurt dışında yatırımlara yönleniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek öyle öpüşken değiller. Belçika ve Hollandalılar’daki yanaktan üç kez öpme, bizdeki gibi iki yanağı vantuzlama onlarda yok. Gerekmedikçe sadece el sıkıyorlar. Samimi olduklarının yanağına hafif ve tek bir buse konduruyorlar. Beni öpen falan olmadı, dedikoduya gerek yok. Oslo limanında otururken gözlemlediklerimi anlatıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;NORVEÇ’TE BALIK BIRAKMADIK..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm seyahatimizi çok özel kılan bir Norveçli ağırladı bizi. &lt;b&gt;Jarle Avlöyp&lt;/b&gt;, bir Türk avukatla evli. (Hale hanım) Artık Türk konukseverliği mi geçti kendisine bilmiyorum. Ancak, yaşantımı bu kadar kolaylaştıran bir başka yabancıyla tanışmamıştım daha önce. Balina etinden, geyik sütüne kadar ikram etmedik şey bırakmadı bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiyortlarda balığa da götürdü bizi. Öyle çok balık tutmuşuz ki, bir ara tekne batar mı diye endişelendim. Avladığımız balıkların, yengeçlerin, adet ve kilolarını vermek alçakgönüllüğe sığmayacağından detaya girmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YENİ TERMİNAL Mİ ?..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giderken yine üzdü bizi. Modern havalandırmalar, ses düzeni, şık dükkanlar Avrupa düzeyinde. Tuvaletler ise kurtarılmış bölge. Üç günlük taze havalimanının tuvaletleri bu kadar mı pis olur? Eski terminaldeki tuvaletler de Allah’a emanettiler. Ya kağıt havlulukda kağıt havlu olmaz, ya otomatik el kurutma makineleri çalışmaz. Ya da her ikisi birden ofsayttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni terminalde bunlar mevcut. Ancak tuvaletin içi sigara içme odası haline getirilmiş. Gergin tiryakiler, daha önce içmedikleri kadar içiyorlar içeride. Pisuarlar, küllükler, yerler, her yer sigara izmariti doluydu. Kısa bir tuvalet ziyaretinde, yarım paket içmiş kadar olunabiliyor. Oranın sorumluları, haydi, kıpırdayın biraz. Böyle havalimanları, Rusya’nın yoksul bölgelerinde bile kalmadı artık..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;15.08.2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SİZ HİÇ KİRİL ALFABESİ GÖRDÜNÜZMÜ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=68</link><pubdate>Sat, 13 Sep 2008 22:22:15 IST</pubdate><description> Her Rusya&amp;#039;ya gelişimde icat edenin soyunun,sopunun kulaklarını çınlatırım. Cyrill(Kiril diye okunuyor) ve Mefodi adlı Bulgar keşişler, dokuzuncu yüzyılda eski Yunanca&amp;#039;dan esinlenerek, Slavlardan başka kimse anlamasın diye bu zor alfabeyi icat etmişler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekiyi, siz yeni yöneticiler, artık duvarlar yıkıldı, birbirimize gidip geliyoruz. Biz nasıl anlayacağız bu acayip harfleri? Antalya sokak yönlendirmelerini sadece Uygurca yapsak iyi mi olur du yani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolumuzu kaybedince birine soralım desek ,neredeyse herkes sadece Rusçayı iyi konuşuyor. Tavırları da, &amp;quot;&lt;b&gt;bana mı sordun kaybolurken kardeşim?&amp;quot;&lt;/b&gt; kıvamında. Döviz bozduruyoruz, onun üzerindeki yazılar bile sadece Rusça. Keşiş Kiril kadar taş düşsün başınıza emi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;FUAR NASIL MIYDI ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berlin ve Londra fuarlarından sonra dünyanın en büyük üçüncü fuarı haline gelen Moskova fuarına ilgi çok iyiydi. Konteyner irisi pavyonların içine, 110 ülkeden 2.700 katılımcı sığmıştı. Onbinlerce turizm profesyoneli ve potansiyel turist, hazırlanan katalog ve fiyat listelerini kapıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılında 700.000 kadarı Antalya&amp;#039;ya gelmişti Rus turistlerin. Bu yıl beklenti 1.000.000-1.500.000 civarlarında. 2.500.000 ile birinci sıradaki Almanları, bir kaç yıl içinde gelip sollayacağa benziyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;DOMATESİN ÇEKİRDEĞİ KIRMIZI KIRMIZI..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Türkiye fuarın yıldızı yıldızı.. Ben, fuara gelmeden önce Türk tekstilcilerin başarıyla yaptıkları gibi, sırf Türk turizmcilere özel bir fuar önermeyi düşünüyordum. Ancak fuarda gördük ki, her yer zaten Türkiye gibiydi. Fuar giriş ve çıkışında, yüz tane dev ilan panosu olur da doksan dokuzu Türkiye&amp;#039;ye mi ait olur? Öyleydi gerçekten de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunda en büyük pay, bence bu karmaşık ülkeye gidip risk alanTürk kökenli tur operatörlerinindi. Şimdi Ukrayna&amp;#039;ya el attılar. Kısa süre önce bu ülkenin adını (Ukranya mı Ukrayna mı diye) zor okurken, birden olumlu patlamalar başladı. Her yıl yüzde elli artışlarla Türkiye&amp;#039;nin tiryakisi olmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vizeyi Türkiye gümrüğünde alabilmeleri, ilk tatillerini çoğunluğunun Antalya&amp;#039;da yapmış olması, beş bin civarlarında Rus-Türk evliliği, artık Türkiye&amp;#039;de ev satın alabilecek olmaları ,bu fiyata bu kaliteyi, bu çeşidi başka bir ülkede bulamıyor olmaları, Rusça bilen sayısının giderek artması bizi seçme ihtimallerini artırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerin bariz üstünlükleri karşısında rakiplerimiz, İspanya, Yunanistan, Kıbrıs ve İtalya Rusya&amp;#039;da havlu atmak üzere. Kısa sürede bu ülkelere de en fazla Rus&amp;#039;u, Türk tur operatörleri taşırsa hiç şaşırmayın. Bir de bakanlık, akıllı, devamlılığı olan imaj tanıtımları ile desteğini sürdürürse, Türkiye&amp;#039;nin Rusya kalesi hiç yıkılmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İÇİNDEN GULET GEÇEN OTEL!!&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orlenok oteli, gördüğüm en ilginç otellerden biriydi. Cosmos oteli gibi, 1980 yılında Moskova olimpiyatları için yapılmış. Dışarıdan bakıldığında zevksiz bir metal yığını. Yani, tipik bir Rus oteli. Ancak lobiye girince yaşam renkleniyor. Tam ortasında, havuzun içine kondurulmuş bir kalyon restoranı, taş fırınlı italyan mutfağı, yunan lokantası, bowling salonu, yüzden fazla oyun makinesi, ciddi kumarhanesi, kumarhanenin orkestrası, erotik kulübü, beyaz kuyruklu piyanolu, günde on saat hizmete açık kahvaltı salonu, yüz kadar kadrolu kızıyla, Las Vegas&amp;#039;la, eski Amerikan Westernleri&amp;#039;ndeki Saloon&amp;#039;lar arası bir ilginç karışımdı Hotel Orlenok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;RUS KIZLARI NEDEN BÖYLE ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moskova&amp;#039;nın hemen her yeri baygın bakışlı genç kızlarla dolu. Doğal olarak Rusya&amp;#039;ya ilk kez gelen erkekler, bu profesyonel bakışlar karşısında erime tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar. &amp;quot;Yahu ben neymişim be! Herkes bana bakıyor. Nihayet değerim burada anlaşıldı&amp;quot; ruh haline girebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızlar devamlı mavi boncuk dağııtyor. Erkekler de, ellerinde boncuklarıyla, tabaklarındaki yemeklerini soğutabiliyorlar. Bu bakımlı, ince sigaralı genç kızlarla çalışmak ise bir felaket. Göbekleri fora, piercingli,kulağı cep telefonlu, bol makyajlı bu genç kızlar çalışmayı pek sevmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BENİM FAVORİM İSE SOFİA İDİ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıl önce, otele elli kişi giriş yaparken, misafir ilişkilerinden sorumsuz bir genç kız, bilgisayarında iskambil falına bakıyordu. Bu yıl aynı koltukta, altmış yaşını çoktan geride bırakmış bayan Sofia oturuyordu. Kendisine Kiril alfabesinin tarihçesini sorduğumda büyük bir içtenlikle ilgilendi. Elindeki ansiklopedi ve önündeki internetle yetinmedi. Önce evdeki kocasını, sonra bilgisine güvendiği bir arkadaşını aradı. Benim için yarım saate yakın araştırma yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada mükemmel ingilizce,fransızca ve ispanyolcası ile gelen telefonları ve diğer konukları cevapladı. Sonunda, kendisine teşekkür amacıyla uzattığım bahşişi de kibarca geri çevirdi. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;b&gt;Siz bu dilleri, yurt dışına çıkma umudunuz yok gibiyken niye öğrendiniz?&lt;/b&gt;- Komünizm döneminde farklı insanlarla yazışabilmek, Moskova&amp;#039;da tanışabilmek,bir başka dünyayı tanımakla eşdeğerdi. Öğrenmek için çok çalıştım, yararını da gördüm.&lt;br /&gt;-&lt;b&gt; Pekiyi, artık üç saat içinde bir başka ülkeye uçabilecek özgürlükte ve maddi durumdaki gençler niye ilgi duymuyor?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;- Onlara hoşgörüyle bakmak lazım. O kadar farklı tüketim tuzaklarıyla uyarılıyorlar ki, şaşırıyorlar. En önemlisi de henüz haketmeden öyle çok şeye sahip oluyorlar ki!. Değer,kıymet kavramlarını algılayamıyorlar. Hepsi iyi bir yaşamları olsun ve bu bir an önce olsun istiyorlar.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ANTALYA&amp;#039;DA ANNEANNELER RUSYA&amp;#039;DA DA DEDELER MUTLU..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki bizim sahillerimizde, sırf duygusal(!) nedenlerle genç oğlanlar ninelerle flört ediyorsa, dedeler de, torunları yaşındaki Rus kızlarıyla Moskova&amp;#039;da fingirdeşiyor. 45-50 yaşlık farkı bu genç kızlar hissetirmemeye çalışıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 yıl içinde, nüfusu 146 milyondan 100 milyona inecek,ortalama yıllık geliri de 2 binlerden 30 binlere çıkacak Rusya&amp;#039;da, bu ucube flörtler de tarihe karışacak. Davul dengi (Rusçada para anlamına geliyor kastettiğim denklik) dengine vuran doğal aşklar yaşanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuarı anlatayım derken, üstüme vazifeymiş gibi Rusya&amp;#039;nın sosyo-cinsel konularına dalıvermişim. Belki de on yıldır fuar yazıları yazmaktan sıkılmış olabilirim. Son söz olarak; 2004 yılında Antalya&amp;#039;da turizm iyi geçecek. Bir enayilik yapmaz ve onların beklentilerini karşılayıp, beklentilerinin üzerinde olumlu sürprizler hazırlayabilirsek bizden ayrılmaya niyetleri yok..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 30.03.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SİGARA İÇMEK YA DA İÇMEMEK..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=122</link><pubdate>17.05.2008 IST</pubdate><description> Bandırma gemisi Atatürk’ü Samsun’a götürmüştü bundan 89 yıl kadar önce.&lt;br /&gt;Bir devrimin ve modern Türkiye’nin başlangıç tarihi olan 19 mayıs gününü her yıl anıyoruz.&lt;br /&gt;İleride yine hayırla anacağımız bu yeni 19 mayıs bayramını da, &lt;b&gt;sigarasız mekanlara kavuşma bayramı&lt;/b&gt; olarak kutlayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğum ve ilk gençliğim Kadıköy’ün Kalamış’ında geçti.&lt;br /&gt;O yıllarda sigara içmek pek de zararlı alışkanlıktan sayılmıyordu.&lt;br /&gt;Çevremde, birlikte top oynadığımız arkadaşlarımdan eroin illetinden ölen gençler olunca, sigara çocuk oyuncağı muamelesi görüyordu.&lt;br /&gt;Hem annem hem de babam sigara içiyorlardı.&lt;br /&gt;Amcalarım, halam, dayım, dedem ve daha bir sürü akrabam.&lt;br /&gt;Gelişimin evrelerinden gibiydi adeta.&lt;br /&gt;Büyünür, hatta büyümek de beklenmez ve sigara içilirdi.&lt;br /&gt;Annemlerin tüm arkadaşları da onlar gibi sigara içerlerdi.&lt;br /&gt;Kalabalık, yemekli kış akşamlarında bir gecede evimizin salonunda on beş paket sigara içildiğine tanık olmuşumdur.&lt;br /&gt;Odayı havalandırmak için cam açmaya yeltenince de, &lt;b&gt;“evladım, bırakın şu sağlıklı yaşam teranelerini donuyoruz, kapatın şu pencereyi hemen”&lt;/b&gt; diye azar da işitirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimbilir hangi sebepten nefret ettim, şu ucundan duman çıkan berbat kokulu sigaradan.&lt;br /&gt;Dedem, halam ve amcam sigaraya bağlı solunum yolları rahatsızlıklarından aramızdan ayrıldılar.&lt;br /&gt;Dayımın damarları değişti, ama inatla içmeyi sürdürüyor.&lt;br /&gt;Babam bir kalp krizi sonrasında uzaklaştı.&lt;br /&gt;Annem ise, solunum sorunları çekmesine rağmen hiç de bırakmaya niyetli görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıl önce, İtalya sonra da İrlanda’da kapalı mekanlarda sigara içmenin yasak olduğuna tanık oldum.&lt;br /&gt;Üzerimize özgürce dumanlarını üfleyen arkadaşlarımız, artık kapı önlerine tayin olmuşlardı.&lt;br /&gt;Bizde nasıl uygulanacağını merakla bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara sıra Ali Sami Yen’de maça giderim.&lt;br /&gt;Kendilerini açık havada sanan bazı sonradan görmeler, heyecanın da etkisi ile sürekli puro içiyorlar koltuklarında.&lt;br /&gt;Gol oldu sevindik, haydi yakalım hep beraber, bu gol nasıl olur da kaçar haydi bu kez kızgınlıktan dolayı yakalım hep beraber şekli ile, açık hava kahvehanesinde maç seyrediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık havada dumandan insanın gözleri yanar mı?&lt;br /&gt;İnanın yanıyor.&lt;br /&gt;Şırıngayla kendini zehirlese, ya da beş şişe şarap içse, çevresine bu kadar zarar veremez.&lt;br /&gt;Sigara içen bir çok sevdiğim arkadaşım var.&lt;br /&gt;Hem onları kırmadan, hem de gözlerimi sulandırmadan nasıl arkadaşlık edeceğimi ara sıra düşünmüşümdür.&lt;br /&gt;Tenis kulüplerinin kapalı yerlerinde bile hala sigara içiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kucağında bebeği, ağzında sigarasıyla şık giyimli, makyajlı annelerle karşılaşıyorum.&lt;br /&gt;Süt verirken bebeğine nikotin de verdiğini bilmemesine imkan yok.&lt;br /&gt;Bunlar ne zaman bilinçlenecekler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara paketlerinin üzerilerine kuru kafalar çizdiler, ölürsün, çevrendekilerin erken ölmelerine yol açarsın, çocuğun olmaz, bir yerin kalkmaz dediler ama nafile.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Ben iyiyim valla, içince bir şey olmuyor, sürünce mi ereksiyon sorunu oluyormuş”&lt;/b&gt; diyen adamlar tanıdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TUROB başkanı Bayındır, &lt;b&gt;“yasağa geçiş sert oldu, biz polis miyiz de içen müşterilere ceza keseceğiz”&lt;/b&gt; gibi bir şeyler demiş.&lt;br /&gt;Yahu ne geçiş?&lt;br /&gt;İçmememize rağmen ciğerlerimiz katranla doldu.&lt;br /&gt;Nesi geç bunun?&lt;br /&gt;Yüzyıllardır burnumuza üflüyorsunuz.&lt;br /&gt;Gidin biraz uzağa artık. &lt;br /&gt;Kayalıkların oraya mı üflersiniz, yoksa cam kavanozların içinde birbirinize mi, orasını siz bilirsiniz.&lt;br /&gt;Bir Kızılderili mi bulmuş, şu tütün yaprağını kağıda sarıp üflemeyi acaba?&lt;br /&gt;Aslında böyle lüzumsuz bir icat bize yakışırdı sanki.&lt;br /&gt;Yoğurt, ayran falan derken bir de böyle bir icadımız olsa fena mı olurdu yani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;5727 SAYILI KANUN&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek kanun numaralarını bilmem.&lt;br /&gt;1970’li yıllarda 141, 142 163 numaralı kanunları öcü geliyor gibi dinlerdik.&lt;br /&gt;Son zamanlarda 301 numaralı kanunu ezberledik.&lt;br /&gt;En sevdiğim kanun numarası ise &lt;b&gt;5727&lt;/b&gt; olacak herhalde.&lt;br /&gt;Bu rakam, uğurlu rakamımdır artık benim.&lt;br /&gt;Bülent Akarcalı’dan, bu kanunun çıkmasında, uygulamasında çalışan, direnç gösteren herkesin tuttuğu altın olsun.&lt;br /&gt;Bu arada ben, &lt;b&gt;“burada sigara içilmez”&lt;/b&gt; diye içenleri uyarırken bana bir saldıran olur ise, yakınımda bulunanlar yardımlarını esirgemesinler lütfen..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;17.05.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SİDE’Yİ GÖR, ALANYAYI ÖP BAŞINA KOY!..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=24</link><pubdate>18/08/1998 IST</pubdate><description> Alanya’nın gizli rakiplerinden Side, havaalanına yakınlığı dolayısıyla, genellikle daha turistli sezonlar yaşıyor. Oteller daha iyi fiyata satılıyor, dükkan kiraları daha pahalı. Özetle işler orada biraz daha iyice. Ancak, sağlık koşulları bakımından karşılaştıracak olursak, al Side’yi vur Alanya’ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya’nın, denize kanalizasyon boşaltarak halkın kendi dışkısıyla oynama etkinliğine karşın, onlar da şehir girişine çöp kokusu yaymışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle böyle bir koku değil. Hani trafik tıkanır da sizin önünüze talihsizlik eseri bir çöp kamyonu düşer; siz de trafik açılana dek o mis gibi kokuyu solursunuz ya. İşte park arsasından, sahile kadar, Side Antik Tiyatrosu’nun önü dahil, her yerde durum böyle.&lt;br /&gt;Burnunu tıkayan turistlerde “otele dönüp, iyice bir keselensek mi acaba?” duygusu hakim.&lt;br /&gt;Park arsası, toz toprak içinde, karanlık bir mezbelelik. Oradan tramvay sizi şehre götürecek dediler, biz de sevindik. Derken gele gele bir traktörün çektiği, içi bitkin suratlı&lt;br /&gt;turist kaynayan tuhaf bir römork geldi. İtişe kakışa römorka girdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüse inip binme eğitimli biz Türkler koltukları hemen kaptık. Deneyimsiz, ikili mücadelelerde zayıf turistler komple ayakta. Sonra, görevli olduğunu sandığımız bir adam gelerek, elli metre kadar ilerideki bir kulübeyi işaret etti ve önce bilet alınması gerektiğini hatırlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cümleten kulübeye koşuştuk. Bir toplu taşıma aracına biletsiz girilemeyeceğini bilen tedbirli ve biletli turistler, haliyle yerlerimizi kaptı. Türkler ayakta, turistler oturarak; Side’ye çöp kokuları arasında vasıl olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyyar satıcılar, en az Alanya’dakiler kadar kibar ve sevecen. “Patlamış mısırı biraz yağla kavurmak mümkün mü?” diye sorduğum satıcı, ” beğenmiyorsan ittir git” diye kestirmeden şefkat gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşıda dolaşırken bizi göğüsleyerek durduran, metamorfoz sonucu insan olmuş bir gorile, turist olmadığımızı söyleyince,“ne var yani hello dediysek gardaşım, Türksen Türksün” diyerek dişlerini gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dükkanlarda satılan tekstil ürünlerinin genel ortalaması, “al iki kez giy, sonra toz bezi yaparsın” düzeyinde. Alanya’daki dükkanlar bunların yanında “Akmerkez” gibi kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Light House adında çok şık dekore edilmiş bir bar var. Ancak barın sembolü olan deniz fenerinin önü, üzerinde pis paspaslar sallanan bir demir yığınıyla kaplanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Getirilen bira çay kıvamında, çerezler yıkanmış gibi ıslaktı. Nedenini sorunca cevap hayli ilginçti. Demir yığınında haftada bir kez konser düzenleniyormuş. Bira, fıçı birasıymış, hava rutubetli olduğu için de çerezleri kuru tutamıyorlarmış(!).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşının sonunda bir balık lokantası ve balıkları sergiledikleri bir vitrinleri var ki görmeye değer. Pis,buğulu camlı bir vitrin içinde, tuhaf yaprakların arasında ağızları açık balık leşleri ve onları aydınlatan, vitrinin ortasına kadar sarkmış kablosuyla florasan lambası.&lt;br /&gt;Sanırsınız kimsesiz balıklar morgu(!)..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim Oba ve Alanya Belediyeleri arasında yaşanan anlamsız itişme, orada Ilıca ve Side belediyeleri arasında var. Yabancı gözüyle incir çekirdeğini doldurmayacak gibi gelse de, onlar ciddi ciddi kapışıyorlar. Olan, orada yaşayan, ya da tatil yapmaya çalışanlara oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş yıldızlı otellerin yanı başında, kumsalın üzerindeki gecekondular diskotek işlevi görüyor. Çift cam filan bu canhıraş gürültüye para etmiyor. Otel marketlerinde, hatırı sayılır miktarda kulak tıkacı satılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak plajlarına diyecek yok. Bir hayli geniş ve kumu sert. Sideliler de bunu iyi değerlendirmişler, ulaşım amaçlı da kullanıyorlar. Sahilde güneşlenenlerin arasından meşrubat kamyonu geçiyor. Sidelilerin yaratıcılığı akıllara durgunluk veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların da üçüncü ligde debelenen bir futbol takını var. Yönetici tasarrufuna gitmişler. Kulübün sahibi, antrenörü ve takım kaptanı aynı kişi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir oteller zincirinin sahibinin oğlu olan Hasan Şen Bey, bunca sorumluluğun altına girdiği için, her maçta kendisinin de doksan dakika oynaması gerektiğine hükmetmiş. Takım haliyle hep on kişi gibi. Ama olsun, başkan eğleniyor ya!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de gazetelerde takım kadroları yazılırken, herkesin sadece adı yazılırken, onun adı takım da başka Hasan olmasına rağmen, mühim adam olduğu için soyadı ile birlikte yazılıyor.&lt;br /&gt;Enerji orada da sorunlu, yollar orada da bozuk. Kısacası Side’yi görmeden, canım ilçemizi yerden yere vurmamalı. İnanın, beterin beteri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;18/08/1998 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SEVGİLİ K. ATATÜRK</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=155</link><pubdate>Thu, 10 Nov 2009 14:24:18 IST</pubdate><description> Yaşamınız ve modern Türkiye’yi yaratışınızın öyküsünü tüm öğrenim yaşamımız boyunca ezberledik. Özellikle sizin ölümünüzden sonra, devrimlerinizin kalıcılığını sağlamak adı altında, düzenli tekrar sistemini benimseyen yönetimler; adınızı, fotoğraflarınızı özdeyişlerinizi, büstlerinizi hemen her yerde kullanarak, küçük çocukların kafalarını karıştırıp durdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin ben, ilkokulda yoğun Atatürk tanıtımı ile bir süre; Tanrı, Hz. Muhammed ve Atatürk Kavramlarını karıştırır olmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydanlardan caddelere, stadyumlardan bozuk paralara kadar her yerde, sizin ya isminiz, ya da resminiz vardı. Benzer bir tanıtım, yaşadığımız yıllarda uluslararası düzeyde yalnızca, Michael Jackson, Madonna gibi pop yıldızlarına nasip oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşasaydınız, eminim bu aşırı şekilciliğe tepki gösterirdiniz. Hele Manavgat’ın Kızılot Kasabası’nda,bir okulun anayol üzerindeki bahçesinde bulunan orantısız heykel müsveddesini yapanı ve onu oraya dikeni iyice bir haşlardınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güncel politikacıların çoğunluğu yürürken çiklet çiğnemekte zorluk çekerken, siz 57 yıllık kısacık ömrünüze onca başarıyı nasıl sığdırdınız? Sirozdan erken ölümünüz nasıl sarsmıştı tüm dünyayı. Anneannem Heybeliada’yı ziyaretinizde size dokunabilecek kadar yaklaşmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi gözlerinizin ihtişamını hala zevkle anlatır. Sizi canlı olarak gören akrabalarımızın anlattıkları, yapay üzüntülü 10 Kasım törenlerine oranla, hep daha çarpıcı gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun kasvetli, loş koridorlarında saatlerce ayakta durarak, sözüm ona sizi anardık. Her yıl nereden de bulurlarsa, tüyler ürpertici sesli bir kız öğrenci, cıyak cıyak bağırarak, sizinle ilgili şiirler okurdu. Bunların arasından bazen, “Uuuuu, öldü bir ulusu dirilten başbuğ, bu inanılmayacak bir iştir, fakat olup bitmiştir “ gibi, hepimizi ürküten tuhaf şeyler de çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da berbat bir kayıttan, sizin incecik sesinizden, neredeyse bir kelimesini bile anlamadığımız 10. Yıl Nutku’nuzu dinlerdik. Kalabalık ve sıkıcı tören atmosferi nedeniyle, her yıl en az bir öğrenci fenalık geçirerek, taş zemine düşerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşasaydınız, eminim, bu berbat anma organizasyonlarına da bir çeki düzen verirdiniz..&lt;br /&gt;Sizi öylesine tabulaştırdık ki Sevgili Atatürk, ölümünüzün üzerinden 55 yıl geçmesine rağmen, kimse yaşamınızı film diline aktarmaya cesaret edemedi. En son İtalyan aktör Franco Nero ile ön anlaşma yapılmıştı. Ancak ne olduysa oldu ve film yine gerçekleşmedi. Oysa çağdaşınız Gandi’nin yaşamı ne güzel bir film oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani siz tarlanızda kargaları kovalarken; kim oynardı Selanik’teki çocukluğunuzu acaba?&lt;br /&gt;Bol gizemli Latife Hanım’la olan evliliğiniz nasıl yansırdı acaba beyaz perdeye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnönü ve Bayar’la olan ilişkiniz de, ilginç pasajlarından olurdu. Sizin için, Safiye Ayla’nın sesini çok severdi. Ancak çirkin bulduğundan onu perdenin ardından dinlerdi derler. Gerçekten doğru mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir seferinde bir yabancı diplomatın üzerine, yemek servisi sırasında elindekileri döken garson için, “ Bu millete, uşaklık dışında her şeyi öğrettim!..” demişsiniz. Bu özdeyişiniz, otelcilik eğitimi veren okulların girişine yazılsa, amma da kara mizah olurdu değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Celal Bayar gibi uzun yaşasaydınız, sanırım üzülürdünüz, Sevgili Atatürk!... İlkokullarda günü, “ Türküm, doğruyum, çalışkanım “ diye başlatıp, Devlet televizyonlarını da her gece İstiklal Marşı’yla kapatıyoruz. Ama dış ülkelere olan borcumuz, 60 milyar Dolar’ı buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, “Bir Türk dünyaya bedeldir” lafları ile büyüdük. Oysa şu anda bir İngiliz Sterlin’i 20 bin Türk Lirasına bedel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaiye’yi erken ziyaretiniz, o yılların iletişim yetersizlikleri yüzünden,&lt;br /&gt;Alaiyeliler’i nasıl da üzmüş. Günlerce sizin için hazırlık yaptıktan sonra, beklenenden bir gün önce çıkıp gelmeniz; herkesin elini ayağına dolaştırmış. Sahi kızdığınızdan dolayı mı, sizin için hazırlanan evde gece yatısına kalmadan, bir kahve içip gittiniz? Ancak ne iyi ettiniz de, üçgen, dörtgen, kare derken; Türk Diline bir de, zor okunuşlu Alaiye’nin yerine Alanya’yı kazandırdınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse sevgili K.Atatürk, 80’li yılların lideri bile moda terimle; “OUT” olurken, siz hala; fikirleriniz, devrimleriniz, ileri görüşlülüğünüz ve bir çok başka özelliğinizle “İN” siniz.&lt;br /&gt;Çünkü siz bir moda değil, KLASİK’in ta kendisisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SEVGİLİ K. ATATÜRK</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=13</link><pubdate>31/10/1993 IST</pubdate><description> Yaşamınız ve modern Türkiye’yi yaratışınızın öyküsünü tüm öğrenim yaşamımız boyunca ezberledik. Özellikle sizin ölümünüzden sonra, devrimlerinizin kalıcılığını sağlamak adı altında, düzenli tekrar sistemini benimseyen yönetimler; adınızı, fotoğraflarınızı özdeyişlerinizi, büstlerinizi hemen her yerde kullanarak, küçük çocukların kafalarını karıştırıp durdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin ben, ilkokulda yoğun Atatürk tanıtımı ile bir süre; Tanrı, Hz. Muhammed ve Atatürk Kavramlarını karıştırır olmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydanlardan caddelere, stadyumlardan bozuk paralara kadar her yerde, sizin ya isminiz, ya da resminiz vardı. Benzer bir tanıtım, yaşadığımız yıllarda uluslararası düzeyde yalnızca, Michael Jackson, Madonna gibi pop yıldızlarına nasip oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşasaydınız, eminim bu aşırı şekilciliğe tepki gösterirdiniz. Hele Manavgat’ın Kızılot Kasabası’nda,bir okulun anayol üzerindeki bahçesinde bulunan orantısız heykel müsveddesini yapanı ve onu oraya dikeni iyice bir haşlardınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güncel politikacıların çoğunluğu yürürken çiklet çiğnemekte zorluk çekerken, siz 57 yıllık kısacık ömrünüze onca başarıyı nasıl sığdırdınız? Sirozdan erken ölümünüz nasıl sarsmıştı tüm dünyayı. Anneannem Heybeliada’yı ziyaretinizde size dokunabilecek kadar yaklaşmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi gözlerinizin ihtişamını hala zevkle anlatır. Sizi canlı olarak gören akrabalarımızın anlattıkları, yapay üzüntülü 10 Kasım törenlerine oranla, hep daha çarpıcı gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun kasvetli, loş koridorlarında saatlerce ayakta durarak, sözüm ona sizi anardık. Her yıl nereden de bulurlarsa, tüyler ürpertici sesli bir kız öğrenci, cıyak cıyak bağırarak, sizinle ilgili şiirler okurdu. Bunların arasından bazen, “Uuuuu, öldü bir ulusu dirilten başbuğ, bu inanılmayacak bir iştir, fakat olup bitmiştir “ gibi, hepimizi ürküten tuhaf şeyler de çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da berbat bir kayıttan, sizin incecik sesinizden, neredeyse bir kelimesini bile anlamadığımız 10. Yıl Nutku’nuzu dinlerdik. Kalabalık ve sıkıcı tören atmosferi nedeniyle, her yıl en az bir öğrenci fenalık geçirerek, taş zemine düşerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşasaydınız, eminim, bu berbat anma organizasyonlarına da bir çeki düzen verirdiniz..&lt;br /&gt;Sizi öylesine tabulaştırdık ki Sevgili Atatürk, ölümünüzün üzerinden 55 yıl geçmesine rağmen, kimse yaşamınızı film diline aktarmaya cesaret edemedi. En son İtalyan aktör Franco Nero ile ön anlaşma yapılmıştı. Ancak ne olduysa oldu ve film yine gerçekleşmedi. Oysa çağdaşınız Gandi’nin yaşamı ne güzel bir film oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani siz tarlanızda kargaları kovalarken; kim oynardı Selanik’teki çocukluğunuzu acaba?&lt;br /&gt;Bol gizemli Latife Hanım’la olan evliliğiniz nasıl yansırdı acaba beyaz perdeye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnönü ve Bayar’la olan ilişkiniz de, ilginç pasajlarından olurdu. Sizin için, Safiye Ayla’nın sesini çok severdi. Ancak çirkin bulduğundan onu perdenin ardından dinlerdi derler. Gerçekten doğru mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir seferinde bir yabancı diplomatın üzerine, yemek servisi sırasında elindekileri döken garson için, “ Bu millete, uşaklık dışında her şeyi öğrettim!..” demişsiniz. Bu özdeyişiniz, otelcilik eğitimi veren okulların girişine yazılsa, amma da kara mizah olurdu değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Celal Bayar gibi uzun yaşasaydınız, sanırım üzülürdünüz, Sevgili Atatürk!... İlkokullarda günü, “ Türküm, doğruyum, çalışkanım “ diye başlatıp, Devlet televizyonlarını da her gece İstiklal Marşı’yla kapatıyoruz. Ama dış ülkelere olan borcumuz, 60 milyar Dolar’ı buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, “Bir Türk dünyaya bedeldir” lafları ile büyüdük. Oysa şu anda bir İngiliz Sterlin’i 20 bin Türk Lirasına bedel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaiye’yi erken ziyaretiniz, o yılların iletişim yetersizlikleri yüzünden,&lt;br /&gt;Alaiyeliler’i nasıl da üzmüş. Günlerce sizin için hazırlık yaptıktan sonra, beklenenden bir gün önce çıkıp gelmeniz; herkesin elini ayağına dolaştırmış. Sahi kızdığınızdan dolayı mı, sizin için hazırlanan evde gece yatısına kalmadan, bir kahve içip gittiniz? Ancak ne iyi ettiniz de, üçgen, dörtgen, kare derken; Türk Diline bir de, zor okunuşlu Alaiye’nin yerine Alanya’yı kazandırdınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse sevgili K.Atatürk, 80’li yılların lideri bile moda terimle; “OUT” olurken, siz hala; fikirleriniz, devrimleriniz, ileri görüşlülüğünüz ve bir çok başka özelliğinizle “İN” siniz.&lt;br /&gt;Çünkü siz bir moda değil, KLASİK’in ta kendisisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;31/10/1993 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SEN NEYMİŞSİN BE MENDEBUR SİGARA...</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=14</link><pubdate>11/11/1993 IST</pubdate><description> Tarihçiler, İsa’dan çok önce şarapla başlayan içki içme alışkanlığının, ne zaman sona ereceğini pek kestiremiyorlar. Ancak, birkaç yüzyıl önce, Kızılderililerin çubuk ile başlayan tütün tüketimi bağımlılığının, muhtemelen 100 yıl içerisinde biteceğini öngörüyorlar.&lt;br /&gt;Akciğer kanserinden ölümlerin ve birçok hastalığın bir numaralı sanığı konumdaki sigara, bunca kısıtlama ve kınamaya rağmen, Pazar payını sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara paketinin üzerine “sağlığa zararlıdır “diye yazıldı; TV reklamları yasaklandı; çeşitli kuruluşlar aleyhine konferanslar, kampanyalar düzenlediler ama nafile. Hatta hatırlarım, sigaranın zararlarını anlatan bir panelde bile, dumandan göz gözü görmüyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski sinema yıldızlarından Humphrey Bogat, sigaranın o yıllardaki en önemli propaganda aktörlerinden biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda, Bogart gibi sigara içmeye çalışan, milyonlarca genç çıkmıştı ortaya. Ama hiç kimse, dumanı ciğerine onun gibi yapıştıramazdı. Kızdığı zamanlarda öyle bir nefes çekerdi ki sigarasından, duman ya bir daha hiç dışarı çıkmayacak; ya da usulca ayak parmağından vücudunu terk edecek sanırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılar, 1970’li yıllara kadar filmlerde fosur fosur sigara içebilirken, tepkiler sonucu, film yapımcıları bu sahneleri azaltmak zorunda kaldılar. Hatta ünlü çizgi film kahramanı Red Kit bile sigarayı bırakmak zorunda kaldı(!) Ağzında bir saman çöpüyle idare ediyor şimdi.&lt;br /&gt;Ben sigarayı 1930’lu yılların yanlış bir alışkanlığı sanırdım. Oysa ne yazık ki, günümüz dünya gençlerinde sigara kullanımının başlangıcı, bazı yörelerde 12 yaşına dek düşmüş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek, su, uyku, cinsellik tümüyle doğal vücut gereksinimlerinden.&lt;br /&gt;Sigara ise; genelde hatalı özenme sonucu sonradan, zoraki olarak kazanılmış bir alışkanlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinizden yaşlar gelerek, sigara içme alıştırmaları yapan bir kız arkadaşımı hatırlarım. Bir yandan öksürük krizleri geçirir; bir yandan da,”göreceksiniz, bu mereti içmeyi becereceğim!..” derdi, 1973 yılında, 16 yaşındayken. Birkaç yıldır bırakmaya uğraşıyor. Çabaları henüz sonuç vermedi. Ancak o, ağızlıkla başladığı günah çıkarma seanslarını, son&lt;br /&gt;gördüğümde kulağına taktırdığı metalle sürdürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaranın sadece içenlerin anladıkları bir çekiciliği olsa gerek; yoksa kül tablası gibi kokma, diş, el ve bıyıkların renk deformasyonu, otuzlu yaşlarda merdiven çıkma zorluğu, sporu yeterli performansla yapamama gibi gerçekleri kabullenmeleri nasıl açıklanırdı?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşama sıkı sıkıya bağlı bir akrabam, iki buçuk yıl önce kalp krizi geçirmişti. Sigara içmesi kesinlikle yasak olmasına rağmen, 50 yıllık alışkanlığına söz geçiremedi. “Damarlarınız tıkalı, içerseniz ölebilirsiniz...” diyen doktorlarına, inanılmaz bir boş vermişlikle gülümsedi ve hiç içmemesi gereken bir süre içinde şimdilik 25 bin ( yazıyla yirmibeşbin ) adet tüketti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle. “Tiryakilere iyi davranın, çünkü onların az ömürleri kaldı!...” gibi saf grafittiler vız gelir tırıs geçer bizim nikotin özürlülere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gazete haberinde doktorların; “sigarayı bırakmazsan bacağını kesmek zorunda kalırız1..” dedikleri adam , içmeye devam ederek önce iki bacağını, ardından da iki kolunu kaybetmişti. Yakınlarının yardımıyla içtiği son sigaradan sonra da ölmüştü doğal olarak.&lt;br /&gt;İnanılmaz öykülerden bir demet gibi değil mi? Ama yaşanmış bir trajedi. Sigara bağımlılarının içinde yeni yeni uygarları da türemeye başlamadı değil. Örneğin bazıları bizleri duman altında bırakarak pasif bir içici konumuna getirmelerinin verdiği yapay bir sıkıntıyla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sizi rahatsız etmiyor umarım”gibi şeyler söyleyip, yanıtını bile beklemeden sigaralarını yakıyorlar.&lt;br /&gt;Çünkü bu”kutsal ve ulusal içeceğimiz sigara..” kardeşim. İçmeyenin orada o anda bulunma şansızlığı kendi sorunu. Batılılar çok sigara içen yakınlarını, “Bir Türk gibi sigara içiyorsun” diye boşuna uyarmıyorlar. Biz, toplum olarak, adına deyimler üretilecek kadar çok içiyoruz sigarayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azılı bir sigara antipatizanı olarak, bu Pazar sigara kulübü daimi üyelerinin dişlerini epeyce gıcırdattım galiba. Neyse ki onlar bu asabiyetlerini bir sigara yakarak halledebilirler.&lt;br /&gt;Kendilerini bu günlerde; ayrı vagonlarda, ayrı otobüslerde seyahat eder, bazı lokantaların ayrı bölümlerinde yemek yer,iş bulmakta zorluk çeker hale geldiler. Fazla kızmasınlar diye 100 yıl içerisinde, eğer hala içen kalmışsa, orta çağdaki LEPRA’lı hastalar gibi; kendilerine ayrılmış özel banliyölerde oturmak zorunda kalacaklarına değinmedim bile.&lt;br /&gt;İçki masasında, yatak odasında, maçta, okulda, kısaca her türlü stres, keder ve sevinçte hep seni arıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen neymişsin be mendebur sigara..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;11/11/1993 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SEN NEYMİŞSİN BE KUDÜS...</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=120</link><pubdate>01.04.2008 IST</pubdate><description> Kudüs, İsrail, Filistin..&lt;br /&gt;Bu üç özel isim Kudüs’e gitmeden önce kafamda hayli karışıktı.&lt;br /&gt;Üç günlük turun ardından biraz daha karıştı.&lt;br /&gt;Yoğun tur programlarının ardından kafamdaki cami, kilise, sinagog görüntüleri birbirine dolandı.&lt;br /&gt;Kim hangi taşa basıp göğe uçmuştu, atın üzengisine ayağını geçirmiş miydi, İsa nerede ölmüştü?&lt;br /&gt;Bizim turist gibi zor yürüdüğümüz yollardan o koskoca haçı nasıl taşımıştı anlaşılır gibi değildi.&lt;br /&gt;Zaten bilinçli zihinle bakıp da arıza çıkarmanın pek de bir alemi yok yani.&lt;br /&gt;Bıraktık kendimizi çok dil bilen şeker rehberimiz Veskine hanımın elerine ve onun zarif çevirmeni, pek deneyimli rehber Gürsel kardeşimizin lirik ve coşkulu anlatımına, gezdik dolaştık kutsal toprakları.&lt;br /&gt;3.200 yıl önce, Musa’yı Mısır firavununu kızı Nil nehrinin kıyısında bir sepette bulmuştu hatırlarsanız.&lt;br /&gt;Ondan yaklaşık 1.200 yıl sonra dünyaya gelen genç Jesus ve ondan da 570 yıl sonra doğan Muhammed hep bu bölge ve yakınlarında yaşadıklarından olsa gerek, bu topraklar kutsanmış.&lt;br /&gt;O yıllarda Amerika ve Hollywood henüz icat olunmadığından, ilginçlikler başka topraklarda da cereyan edebiliyormuş.&lt;br /&gt;Kutsal diye boşuna denmemiş ama oralara.&lt;br /&gt;Mesih gelip de mahşer gününü ilan edince, tüm ölüler mezarlarından kalkıp bizim üzerinde özensizce dolaştığımız o kutsal topraklarda toplanacaklarmış.&lt;br /&gt;Paranın gözü kör olsun.&lt;br /&gt;Bunu bilen zenginler yolda zaman kaybetmemek için şimdiden Kudüs’e gömülüyolarmış.&lt;br /&gt;3.000 yıldan önce ölenlerin işleri bu mahşer mevzuunda biraz zor.&lt;br /&gt;Ee o zamanlar semavi dinler henüz geliştirilmemiş.&lt;br /&gt;Puta, yıldırıma, güneşe tapanlar kendilerine gelince biraz zorlanacaklar.&lt;br /&gt;Cem Yılmaz bir oyununda ne de güzel hicvetmişti bu konuyu.&lt;br /&gt;Biz bile capcanlı halimizle, adeta bir mahşer provası gibi olan kalabalık turist gruplarının arasında şaşakaldık.&lt;br /&gt;İmam, haham, papaz, bir de onların farklı fraksiyonları, müritleri, her renkten turist arasında kaybolmadan yürümek bile zordu.&lt;br /&gt;Vardır bir çözümü mutlaka, bana mı kaldı mahşer gününün organizasyonu şimdi.&lt;br /&gt;Biz 40 kişiyle sabahları otobüsü zamanında zor kaldırdık.&lt;br /&gt;Neyimize gerek mahşer gününün derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz iyisi mi yine gezi sohbetimize gelelim.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“işte şu gördüğünüz gölde İsa yürümüş (o sırada bir Arap su kayağı yaparak teknenin yanından geçiyordu), ağları balıkla doldurmuş, burada ekmeği çoğaltmış, şurada bir ölüyü diriltmiş.. Ömer bey kiliseden bir taş atmış, işte orası mescid olmuş, Kral Davut’un oğlu Süleyman 3.100 yıl önce şu taş yolu düzenlemiş..”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Sohbetler hep bu minvaldeydi anlayacağınız.&lt;br /&gt;İsa aslında bir Musevi imiş, kendisini mesih (kıyametten önce gelmesi beklenen peygamber) olarak ilan edip reform önerilerinde bulunmaya başladığında ona kızıp öldürmüşler.&lt;br /&gt;Hıristiyan lafını ağzına bile alamadan daha museviyken öldürüvermişler genç yaşında.&lt;br /&gt;Bunları dinlerken bir arkadaşım kulağıma eğilip kafamı daha da karıştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“yok yaa ölmemiş aslında, Mısır’a kaçırmışlar, 70 yıl sonra eceliyle ölmüş. Babası da marangozun genç oğlu, Meryem’in bakireliği falan hikaye.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Beni kafirlikle filan suçlamamanızı önemle rica ediyorum.&lt;br /&gt;Kulaktan dolma bilginin anlatımı da bu kadar olur.&lt;br /&gt;Ortaokulda din bilgisi hocamıza, &lt;b&gt;“leylekler hacı mıdır hocam?”&lt;/b&gt; sorumun ardından gösterdiği tepki sonucu bilgilenmem biraz kısıtlı kaldı.&lt;br /&gt;Siz uygun bulduğunuz yerlere, ‘efendimiz, hazreti, halife, peygamber’ gibi sözcükleri kendiniz yerleştirin lütfen.&lt;br /&gt;Şimdi size bazı kısa notlar aktaracağım.&lt;br /&gt;Ağlama Duvarına Ağlama Duvarı denmesini İsrailliler sevmiyorlarmış.. &lt;br /&gt;İbraniler aynı duvara Batı Duvarı, müslümanlar ise Burak Duvarı diyorlar.&lt;br /&gt;Biz de gidip baktık, ağlayacak bir şey yoktu.&lt;br /&gt;Kızlar, duvara telli baba muamelesi yapıp taşların arasına çeşitli kağıtlar sokarak dilekte bulundular.&lt;br /&gt;Ne dilediklerini göremedik, çünkü erkekler ve kızları bir paravanla ayırmışlar.&lt;br /&gt;Lut gölünde çamurlarla oynaştık, sağlıklı imiş, hatta paket içinde satıyorlar.&lt;br /&gt;Erkekler Mescid-i Aksa’ya (en uzaktaki ibadethane anlamına geliyor ve Kabe’den sonra en büyük ikinci mescit imiş) ellerini kollarını sallayarak girebilmelerine rağmen kızlar girmekte zorlandılar.&lt;br /&gt;Kiralık, emanet etek, eşarp rica ederek ancak sokabildik içeriye.&lt;br /&gt;Tura başladıkları karizmaları geçici olarak zedelendi, sevimli hayaletlere benzediler.&lt;br /&gt;Kitapları yazanların erkek olmalarından kaynaklanıyor sanırım, kızların hayatı biraz zorlaştırılmış gibi.&lt;br /&gt;Güçlü abisi ve hamisi Amerika olan İsrail son 2.600 yılda on farklı medeniyet tarafından yönetilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ö. 587 yılında Babilliler M.Ö. 538’e kadar 49 yıl yönetmiş bu toprakları, sonra sırası ile;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;205 yıl Persler, (M.Ö. 538-333)&lt;br /&gt;270 yıl Helenler, (M.Ö. 333-63)&lt;br /&gt;376 yıl Romalılar, (M.Ö. 63-M.S. 313)&lt;br /&gt;323 yıl Bizanslılar, (313-636)&lt;br /&gt;463 yıl Araplar, (636-1099)&lt;br /&gt;192 yıl Şövalyeler, (1099-1291)&lt;br /&gt;228 yıl Memluklar, (1291-1516)&lt;br /&gt;402 yıl Osmanlılar (1516-1918), son olarak da &lt;br /&gt;30 yıl İngilizler (1918-1948) yönetmişler.&lt;br /&gt;1948 yılında bağımsızlığını ilan etmiş İsrail.&lt;br /&gt;Bu işten hoşlanmayan tüm komşuları savaşmak üzere doluşmuş içeri.&lt;br /&gt;Lübnan, Suriye, Ürdün, Mısır..&lt;br /&gt;İsrail kazanmış.&lt;br /&gt;David Ben-Gurion başbakan olmuş.&lt;br /&gt;Kudüs’ü başşehir olarak ilan etmiş.&lt;br /&gt;Hala da başşehir.&lt;br /&gt;1967’de Ürdün ile Kudüs sokaklarında 6 gün savaşlarını yapıp kazanmışlar.&lt;br /&gt;7.2 milyon nüfusun 5.5 milyonu Yahudi, 1.5 milyonu Arap. (bunların yüzde sekseni müslüman, diğerleri hıristiyan)&lt;br /&gt;Çoğunluğu Amerikalı, Alman ve Rus’dan oluşan iki milyon kadar turist ağırlıyorlar.&lt;br /&gt;Yani Antalya’nın dörtte biri kadar.&lt;br /&gt;En kalabalık iki şehir Kudüs (750.000) ve Tel Aviv (600.000).&lt;br /&gt;Batı Şeria ve Gazze’de 2.5 milyon Filistinli’nin yaşadığı tahmin ediliyor. &lt;br /&gt;Bu bölgeler İsrail’in içinde ve bu günlerde uzunluğu yaklaşık 750 kilometreyi bulacak duvarlarla izole edilmeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;Aynı Berlin’de yapılan hatalar yapılıyor.&lt;br /&gt;İki kardeşin arasına devasa gri duvarlar örülmüş, başlarında da askerler var.&lt;br /&gt;Duvar faciasını yaşamış Almanlar, duvarın önünde hiç tanımadıkları insanlar için ağlıyorlarmış.&lt;br /&gt;Torunlarımız, yıkıldığı günü ya görür ya da görmezler artık.&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Şimon Peres, para birimleri ise Şekel.&lt;br /&gt;Yönetim şekilleri parlamenter demokrasi.&lt;br /&gt;Yollarda açık yeşil askeri uniformalı çoluk-çocuk, boylarınca makineli tüfeklerle dolaşıyorlardı.&lt;br /&gt;Uniformalı genç kızlar da vardı aralarında.&lt;br /&gt;Çöp bidonunun arkasına saklanan baba-oğulu bunlar mı öldürüyorlar, anlaşılır gibi değil.&lt;br /&gt;Oysa, Oskar Schindler (mezarı Kudüs’te) onları hayatını tehlikeye atarak kurtarmıştı.&lt;br /&gt;Biz de Schindler’in Listesi ve daha bir çok filmde onlar için göz yaşı dökmüştük. &lt;br /&gt;Kim, ne zaman mazlum ne zaman zalim tarih sayfalarında öylesine sık yer değiştiriyorlar ki.&lt;br /&gt;National Geographic belgesellerindeki ‘Avlanan Avcı’ gibi adeta..&lt;br /&gt;Biz orada iken ABD dışişleri bakanı Condelica Rice da oradaydı.&lt;br /&gt;Birlikte zaman geçirmek kısmet olmadı.&lt;br /&gt;Batı Şeria’ya gidip, birkaç İsrail tankına sapanla taş atma turu var mı diye sorduk, yokmuş..&lt;br /&gt;Sorduğumuz taksi şoförü Türkiye’ye birkaç kez gidip gelmiş.&lt;br /&gt;‘En çok neyimizi beğendiniz?’ diye sorduk.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“ne çok tatlı suyunuz var sizin öyle, ama kıymetini bilmiyorsunuz, hatta denize döküyorsunuz”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Şiş kebap, lokum diye bir cevap beklerken şaşırdık haliyle..&lt;br /&gt;Meğer, bizim şelalelere alık alık bakma etkinliğimiz onlara susuzluğu çağrıştırırmış.&lt;br /&gt;Bu arsız İsrailliler’in şoförü böyle düşünüyorsa, devlet adamlarının gizli dosyalarında bizimle su için dalaşmayı göze alma planları yoksa şaşarım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;01.04.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SEN ADAM OLMAZSIN BE ULUDAĞ..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=1802</link><pubdate>Mon, 07 Mar 2009 16:10:29 IST</pubdate><description> Her yıl arkadaşlarla birlikte, birkaç günlüğüne de olsa kayak tatiline gitmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;Annemin turizm şirketi faalken, ben kayak federasyonunda görev yaparken, yılda kırk günümü dağlarda geçirdiğim olurdu.&lt;br /&gt;Kardeşimle birlikte, 1973 yılında Uludağ’da başlamıştım bu özel sporu yapmaya.&lt;br /&gt;Ben 17 o ise 8 yaşındaydı.&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src='images/sen_adam_olmazsin_uladag1.jpg'&gt;Derken bu spor, ikimizin hayatına pozitif bir tutku olarak yapıştı kaldı.&lt;br /&gt;Bu yıl Erzurum-Palandöken’e gitmeye niyetlendik.&lt;br /&gt;Sarı çam ormanları ile kaplı Sarıkamış’a oranla bir hayli kel olan Palandöken, uzun pistleri ve kar kalitesi ile özel bir yerdir.&lt;br /&gt;Meteorolojinin bir cilvesi olarak, mart ayı başında &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palandöken’de kar kalınlığı on santim civarlarında olunca, rotamız yine sosyetik dağ olarak da bilinen ve aynı tarihlerde  iki yüz altmış santimetre kar kalınlığı olan Uludağ’a çevrildi.&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src='images/sen_adam_olmazsin_uladag2.jpg'&gt;&lt;br /&gt;Hafta içinde dağ neredeyse bomboştu.&lt;br /&gt;1935 yılında Atatürk için hazırlanan Büyük Otel ile turistik yaşamına başlayan Uludağ, 1960’lı yıllarda kayak sporunun sevilip gelişmesinde önemli bir rol oynadı.&lt;br /&gt;Erzurum ve Kars’lı doğuştan kayakçılar, büyük şehirlilere öğretmenlik yaparak bu sporu sevdirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beceren, Fahri, Kervansaray, Yazıcı gibi oteller, o zamanlar böyle bir bilinç de olmadığından kayak yapılması gereken pistlerin tam ortasına otellerini diktiler.&lt;br /&gt;Hala dünya kayak literatüründe hatalı, gecekondu tipi yapılaşmaya örnek olarak gösterilirler.&lt;br /&gt;Dağın tüm pistlerinin bakımı, güvenliği, hizmet kalitesi vasat bir pansiyon düzeyindeyken, fiyatları Alp dağları düzeyindedir.&lt;br /&gt;Yeni yapılan ve adı konulamadığı için ikinci bölge olarak bilinen yerleşim bölgesi de dahil olmak üzere, taş çatlasa kırk kilometrelik pist toplamı vardır Uludağ’ın.&lt;br /&gt;Fiyatları ise, toplam bin kilometrelik, beş yıldızlı Avusturya dağlarındaki pistlerin çevresinde bulunan otel, restoran, bar fiyatları ile çekişir.&lt;br /&gt;İşletmeciler, özellikle de sucuk-ekmekçiler, &lt;b&gt;“Uludağ kazıktır”&lt;/b&gt; özdeyişine zarar vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamburger, salep, bira, kola, köfte, sucuk, yerine göre 15 ya da 20 TL.&lt;br /&gt;Mönü fiyatı falan sanmayın, kastedilen kuru ekmek içinde iki dilim sucuk.&lt;br /&gt;Buz gibi havada, size soğuk çay ya da sıcak bira verebiliyorlar.&lt;br /&gt;Garsona, &lt;b&gt;“birader bunlar niye böyle pahalı?” &lt;/b&gt;diye sorunca da cevap hazır.&lt;br /&gt;- burası Uludağ abi..&lt;br /&gt;Yersen yani..&lt;br /&gt;Kayakçıları dağların eteklerinden zirveye taşıyan ve adına telesiyej denen mekanik tesislerin fiyatları da bir alem.&lt;br /&gt;Aynı tepeye çıkan iki telesiyejden biri 2.5 TL’ye yolcu taşırken diğeri 10 TL istiyor.&lt;br /&gt;Nedir bunun sebebi diye sorduğumuzda cevap yine ilginçti.&lt;br /&gt;- Bu tesisler UYB’ye ait.&lt;br /&gt;- Nedir bu UYB?&lt;br /&gt;- Uludağ Yatırımcılar Birliği&lt;br /&gt;Yirmiye yakın teleksi, telesiyej, bir o kadar birbirinden farklı patron.&lt;br /&gt;Tüm dünyada uygulanan ortak Skipass (zirvelere çıkış bileti) Uludağ’da bir türlü uygulanamıyor.&lt;br /&gt;Bu sistemi uygularlarsa o zaman daha fazla vergi vermeleri gerekecek, o nedenle hiç niyetleri yok.&lt;br /&gt;Fiş, fatura veren de yok.&lt;br /&gt;Onları aynı masaya oturtmaya yetkisi olan kişilerde de vizyon kısıtlı olsa gerek.&lt;br /&gt;Farklı vadilerde kayabilmek için, cebini kağıt parçalarıyla dolduruyorlar.&lt;br /&gt;Düşürürsen de geçmiş olsun.&lt;br /&gt;Avusturya, İsviçre, Fransa, İtalya, yani kayak turizminin ağabeyleri dağlarını bu sistemle pazarlıyorlar.&lt;br /&gt;Hem de neredeyse Uludağ fiyatlarına.&lt;br /&gt;Onların farkı; kontrol, hizmet kalitesi, pist uzunlukları, çeşitliliği, karların zamanında ezilmesi, kar azaldığında yapay kar makineleriyle anında tamamlama, karda at yarışından, kar raftingine, buz pateninden, kızak yarışlarına (bobsleigh) kadar da eğlenceli seçeneklerle dolu.&lt;br /&gt;Uludağ’da hafta içinde pistleri masraf olmasın diye düzeltmiyorlar.&lt;br /&gt;Hizmet, hafta sonunda gelenlere yapılanla sınırlı.&lt;br /&gt;Bol karda riske girerek kayanlar pistleri ezerse, öğleden sonraya doğru bazı vadilerden güvenli kayma olanağı başlıyor.&lt;br /&gt;Pistlerde dolaşan onlarca başıboş ve aç dağ köpeği, ara sıra eğlence olsun diye kayakçıları kovalıyorlar.&lt;br /&gt;Sevgili Uludağ, sen benim ilk göz ağrım da olsan, bu kafa ile gidersen hiç adam olamayacaksın..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;07.03.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SAYIN ŞANSAL BÜYÜKA..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=27</link><pubdate>19/10/1996 IST</pubdate><description> Sizi yıllar öncesinden şahsen, İstanbul Kalamış’tan tanırım. Çevrenizde her zaman sevgi, saygı uyandıran bir insandınız. Üzüntüm, bu yazıyı kaleme almam, biraz da ondan kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyet Gazetesi’ndeki hoş yorumlarınızdan sonra, Kanal D’nin başarılı programları ile karşımıza çıktınız. Bence her şey, zaman zaman diğer kanalları karalama dışında her şey iyi gidiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, yine Kanal D Televizyonu’nda, “CINE 5 çıktı, mertlik bozuldu” konulu, seyredenlere bıkkınlık veren, yorumlar başladı. Size ve ekibiniz şike kokulu sokak röportajlarıyla, sözde hukuki haklılığınızı, anlamsız monologlar ve bitmek tükenmek bilmeyen programlarla tekrar edip durdunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok, “5000 $ veriyormuşsunuz da onlar görüntü vermiyorlarmış minvalinde ve bolca safsata ile gerçekten spor izlemeye çalışanlardan, zapping şampiyonları yarattınız.&lt;br /&gt;Haklı(!) davanızı, kanınızın son damlasına kadar savundunuz. Ne de olsa oyuncak elden gitmişti. Görüntüsüz kalınca, davudi sesinizle serhat türküleri de icra edemeyeceğinize göre, en etkin ve ilkel basın savaşını, “çamur atma” yöntemini seçtiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken aniden bir şeyler oldu, sanki bir sihirli değnek dokundu ve siz takım halinde;&lt;br /&gt;o her gün demediğimizi bırakmadığımız Cine 5’e geçiverdiniz. Emin olun bu basın yoluyla yaşadığım ikinci büyük şaşkınlıktı. Birincisi de, “Mehmet Ali Ağca nereye kayboldu acaba?” diye aranırken, Vatikan’daki suikast girişimini öğrendiğimde hissetmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyefendi, bu ne ilkesizlik böyle. Siz papağan mısınız ki her gece, muhtemelen patronunuzun emriyle CİNE 5’e sövüp durdunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç yüzünüz kızarmadı mı Erol Aksoy’la el sıkışırken onun suratında ki alaycı gülümsemeyi&lt;br /&gt;fark ettiğinizde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray – PSG maçının devre arasında, şahsiyetli takımınızla yan yana oturup, beşlik simit gibi sırıtarak; her Allah’ın günü yerden yere vurduğunuz kanala geçişinizi kem küm müjdelerken, gerçekten hiç sıkılmadınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size bu yazdıklarımı mutlaka benden önce yazanlar, ya da telefon ederek söyleyenler olmuştur.Ancak emin olun ki, spor aktüalitesini takip eden herkes, benim yazdıklarımın bin beterini kendi aralarında konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört büyüklerin yıldız sporcularının, rakip kulübe transferleri de hep sancılı olmuştur. Ama o sporcuların hiç birinin ağzından, bir diğer takımın kişiliğine, ya da tarihine yönelik ters bir söz duymamışsınızdır. Bence de gerçek profesyonellik bunu gerektirir. Tüküreceğini yalama riski, camianın içindeki herkesin başının üzerinde, Demokles’in Kılıcı gibi duruyor çünkü. Eskiler boşuna dememişler, “bükemeyeceğin bileği öpeceksin” diye. Bilek bu şekilde öptürülünce, manevi olarak çok can acıtıcı olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merakla bekliyorum, sizin eskiden yaptığınız gibi, CİNE 5 aleyhindeki kampanyalarını mecburen sürdürecek olan diğer “oyuncakları yitik” kanallara, bas sesinizle ne öğütler vereceksiniz şimdi?&lt;br /&gt;Yine bir CİNE 5 üyesi sporsever olarak sizi, takımınızı ve yapacağınız programları bireysel olarak protesto ediyorum. Çok eleştirilen, ne yazık ki sıkça da aşağılanan kutsal meslek gazetecilik; aynı promosyon savaşlarında olduğu gibi bir yara daha aldı sizlerin bu geçişiyle.&lt;br /&gt;Böyle transfer olmaz olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;19/10/1996 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SAVAŞ MANÇO İLE ÜÇ GÜN</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=153</link><pubdate>Fri, 24 Jul 2009 10:46:49 IST</pubdate><description> Bundan 20–25 yıl kadar önce, İstanbul’da aynı kulüpte tenis oynadığımız bir arkadaşım ilginç bir öneri ile gelmişti.&lt;br /&gt;Kendisi oyuncak ithalatçısı olan Ekrem Aksoy, benimle birlikte kayak malzemeleri ithal etmek istediğini söyledi.&lt;br /&gt;İthalattan anlayan o, kayaktan anlayan ben, bir de uluslararası arenada iş bağlantıları ve finans konularında uzman Savaş Manço.&lt;br /&gt;Aralık ayının ilk haftasıydı sanırım.&lt;br /&gt;Önce Savaş Manço’ya, yani Belçika’nın Liege şehrine gidecektim.&lt;br /&gt;Sonra da ondan aldığım bilgi, finans desteği ile ver elini Avusturya.&lt;br /&gt;Tüm fabrikaların, Noel tatili ile birlikte ocak ayının başlarına kadar uykuya girmelerine belki de sadece bir hafta kalmıştı.&lt;br /&gt;Onların Noel ve Yılbaşı dönemi, bizim bayram tatili rehavetimize benzer.&lt;br /&gt;Yani elimi çok çabuk tutmam gerekiyordu.&lt;br /&gt;Kendisi hakkında yegâne bilgim, Barış Manço ile aynı sınıfta Galatasaray Lisesi’nde okumuş olan dayımdan gelmişti.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Savaş bizim okulda bizden birkaç sınıf büyük olan yıldız bir öğrenciydi, onunla iyi bir işbirliğiniz olacağına eminim&lt;/b&gt;” demişti bana, daha ben yola çıkarken.&lt;br /&gt;Brüksel’den Liege’e vardığımda beni Savaş Manço karşılamıştı.&lt;br /&gt;Kendi evi ve Barış Manço’nun evinin tam arasında Trifer adlı şirketi vardı.&lt;br /&gt;Tüfekten, teyp kasetlerine kadar farklı numunelerle dolu şık bir ofisi vardı ağabey Manço’nun.&lt;br /&gt;Damadı da benim Fenerbahçe’den arkadaşım çıkınca, daha ilk günden yakınlaşmıştık.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Akşam yemeğe bizdesin Tunç, kaç dilim et yersin&lt;/b&gt;” diye sorduğunda önce biraz afalladım.&lt;br /&gt;Daha önce hiç yiyeceğim miktar sorulmadığından, “&lt;b&gt;bana iki dilim yeter&lt;/b&gt;” diye bir şeyler geveledim.&lt;br /&gt;Meğer iki dilim ne kadar da azmış.&lt;br /&gt;‘Ben doymadım hala’ da diyemediğimden, karnımın gurultusuyla geceyi geçireceğim mekânım olan Barış Manço’nun evine yollandım.&lt;br /&gt;Onlar, ben gelmeden bir gün önce ailecek Türkiye’ye dönmüşlerdi.&lt;br /&gt;Karanlık bir caddenin üzerinde, değil yemek yenecek bir yer, tek bir açık dükkân bile yoktu ufukta.&lt;br /&gt;Ertesi gün iş konuşmalarının ardından, bu kez kızı ve damadı beni şehir merkezinde bir İtalyan restoranına akşam yemeğine davet ettiler.&lt;br /&gt;Sipariş sıram geldiğinde, bir pizza bir de spagetti istediğimi söyledim.&lt;br /&gt;Garson, bir sipariş listesine bir de bizim üç kişilik masamıza baktıktan sonra, “&lt;b&gt;başka gelecek olan mı var?&lt;/b&gt;” diye hayretle sordu.&lt;br /&gt;Hayır, hepsini ben yiyecektim.&lt;br /&gt;Bir akşam öncesinden kalma, varlık içinde yokluk çekmiş bir adam ifadesi vardı yüzümde nedense.&lt;br /&gt;Her iki porsiyonun da, otuz santimetre çapında tabaklarda tepeleme dolu olarak geleceğini nereden bilebilirdim ki..&lt;br /&gt;Yiyemedim hepsini haliyle.&lt;br /&gt;Savaş ağabey yine yemeğe çağırır diye, kalanları sardırıp dolaba atsam mı diye düşünmedim dersem yalan olur.&lt;br /&gt;Az konuşan, ama insanın hayatını çok da kolaylaştıran bir adamdı Savaş Manço.&lt;br /&gt;Brüksel’den Viyana’ya uçacağım gün, sabah 4–5 gibi tuhaf bir saatte uyanmam lazım.&lt;br /&gt;Ne evde ne de bende çalar saat yok.&lt;br /&gt;Liege-Brüksel arası yaklaşık bir saat ve beni Savaş Manço götürecek.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Savaş ağabey ben yarın sabah nasıl kalkacağım?” &lt;/b&gt;diye soruyorum kendisine.&lt;br /&gt;Yatağa oturarak tarif ediyor bana.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;önce ayaklarını yataktan aşağı sallandıracaksın, sonra da ayağa kalkıp banyoya gideceksin&lt;/b&gt;” &lt;br /&gt;Suratı da gayet ciddiydi.&lt;br /&gt;Bu net açıklamadan sonra, ikinci kez soracak cesareti de bulamadım artık kendimde.&lt;br /&gt;Sabaha kadar, uçağı kaçırma korkusuyla her saat başı uyanarak onu bekledim.&lt;br /&gt;Gerçekten de, buluşacağımız saatte ağır ağır geldi ve beni neredeyse hiç konuşmadan havalimanına bıraktı.&lt;br /&gt;Yaklaşık yüz kilometrelik yol mükemmel aydınlatılmıştı.&lt;br /&gt;Otoyolun her iki yanı da, neredeyse elli metrede bir her iki yönü de aydınlatan güçlü lambalarla geceyi gündüze çevirmişti.&lt;br /&gt;Yol boyunca hayranlıkla inceledim.&lt;br /&gt;Bir tane de olsa ampul bozulmaz mı?&lt;br /&gt;Hepsi ışıl ışıldı.&lt;br /&gt;Özetle, az ve öz konuşma konusunda masterımı Belçika’da yarıladım diyebilirim.&lt;br /&gt;İlk gençlik idollerimden Barış Manço’nun ağabeyi ile ilginç üç günümden aklımda kalanlar bunlar işte.&lt;br /&gt;Onun kırlaşmış top sakalını dergide ilk gördüğümde nasıl da sevinmiştim.&lt;br /&gt;Artık aynı dergide yazıyoruz sevgili Savaş ağabey ile.&lt;br /&gt;Onun renkli kişiliğini, başarılarını, yan sayfamdan şapkamı çıkararak selamlıyor ve onu en kısa sürede görmek istediğimi bu satırlardan dile getiriyorum..&lt;br /&gt;Avusturya’dan mini ithalat anılarım da artık bir sonraki yazıya kalsın..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;16.07.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SANTİAGO-DİNK</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=112</link><pubdate>08.02.2007 IST</pubdate><description> Hrant Dink&amp;#039;in ardından yorum yazmayan bir ben kalmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksik kalmayayım diye oturdum ben de yazıyorum işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nobel edebiyat ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez&amp;#039;in 1981&amp;#039;de yayımlanan, benim de çok severek okuduğum &lt;b&gt;&amp;quot;Kırmızı Pazartesi&amp;quot;&lt;/b&gt; adında bir romanı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1951 Kolombiyası&amp;#039;nda bir kasabayı anlatır o romanında Marquez.&lt;br /&gt;İki maço ikiz erkek kardeş, kız kardeşlerine tecavüz ettiklerini sandıkları köyün delikanlılarından Santiago Nasar&amp;#039;ı öldürmeye karar verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse tüm kasaba halkı bu fuzuli ve taammüden cinayetten haberdardır.&lt;br /&gt;Ancak ikizlerden korkularından, ne dur diyebilirler ne de Santiago&amp;#039;yu uyarabilirler.&lt;br /&gt;İki belalı ikiz, Santiago&amp;#039;nun yolunu aniden keserler.&lt;br /&gt;Neden sıkıştırıldığını tam da anlayamayan kurban evine doğru kaçmaya başlar.&lt;br /&gt;Tam bahçe kapısından içeri girecekken, onun geldiğini görmeyen annesi kapıyı oğlunun yüzüne kapatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Santiago, evinin yanıbaşında bıçak darbeleriyle hunharca öldürülür.&lt;br /&gt;Kitabın yayımlanmasından altı yıl sonra, yani 1987 yılında İtalyan yönetmen Francesco Rosi tarafından filmi de çekilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızkardeş rolünde oynayan Ornella Muti&amp;#039;nin Santiago rolünü oynayan Anthony Delon&amp;#039;un öldüğünde attığı &lt;b&gt;&amp;quot;Santiago&amp;quot;&lt;/b&gt; çığlığı hala kulaklarımdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink&amp;#039;in kızının babasının cesedine bakarken attığı çığlık ve döktüğü gözyaşlarını da silemiyorum hafızamdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi arasında şöyle bir fark var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptaki öyküde Santiago öldürüleceğinden habersizdi, Hrant Dink ise katledileceğini biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı Uğur Mumcu ve diğer gazeteci, bilim adamları gibi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Kanlı Cuma&amp;quot;&lt;/b&gt;da işlenen bu son cinayete emniyet güçleri de karışmış gibi.&lt;br /&gt;Yani, birinci görevi biz vatandaşlarının can ve mal güvenliğini korumakla görevli, adına da devlet denen, bizim iyiliğimiz, refahımız için kurulan bu organizasyonun, bir ya da bir kaç kurumu da bu işten haberdar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emri verenlerin muhtemelen bir çoğu cenaze konvoyundaydı.&lt;br /&gt;Yüzlerinde yapay bir üzüntü ifadesi, içlerinde ise &lt;b&gt;&amp;quot;başardık&amp;quot;&lt;/b&gt; coşkusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir açık oturumda eski bir istihbarat yöneticisine şöyle soruldu:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;800.000 kadar subay, ast subay, asker, 400.000 kadar emniyet elemanı, on binlerce istihbarat çalışanı varken, neden hala iç ve dış eylemlerinizde interpol tarafından kırmızı bültenlerle aranan suçluları kullandınız?&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle cevapladı boyalı saçlı emekli ağabey: &lt;b&gt;&amp;quot;Ortada bir yangın varken, dışarıdan gelip de elinde bir kovayla yangını söndürmeye çalışanlara neden, &amp;#039;dökme o suyu&amp;#039; diyelim ki? Eğer dinliyorsa şu anda koğuşunda beni, Alaattin Çakıcı&amp;#039;nın yanaklarından öpüyorum.&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmalarının sırası tam böyle olmayabilir, ama bende bıraktığı sıralama böyleydi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;İyi de, gezgin harici itfaiye ekibine kırmızı pasaportlarını kim temin ediyordu?&amp;quot;&lt;/b&gt; sorusunun cevabı ise gargaraya geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ASALA ve diğer suç örgütlerinin kökünün kazınmasına hep birlikte sevindik.&lt;br /&gt;Ancak o eylemlerde, aranan suçluların kullanılmalarının bedelini sonrasında hep birlikte ödedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesabın kolayına kapanacağını da ummuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;KILL HIM&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldürme emrini kim veriyor?&lt;br /&gt;Sonrasında korunacağının garantisini nasıl alıyor?&lt;br /&gt;Katil, kendisiyle hatıra fotoğrafları çekileceğini önceden biliyor muydu? &lt;br /&gt;Yoksa kendisine sürpriz bir parti mi düzenlemişler?&lt;br /&gt;Bu eylemin ülke yararına olacağını kim belirliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azınlıklara iyi davrandığımız palavrasına kuzgunlar bile inanmıyor artık.&lt;br /&gt;Cinayeti protesto etmek için cenaze konvoyuna binlerce insanın katılması ne güzel.&lt;br /&gt;Ancak, bir kaç gramlık tek bir mermi bile insanın canını almaya yetiyor.&lt;br /&gt;Katilin yandaşları üzgün kalabalığa bakarak içlerinden, &lt;b&gt;&amp;quot;yürüyün bakalım, ense traşınız görünsün, atı alan hatıra filmi bile çektirdi, anca gidersiniz&amp;quot;&lt;/b&gt; demiştir muhtemelen.&lt;br /&gt;Ilımlı yazar Hrant bey mezarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pusu gelenekli memleketimin taşeron katili ise kahraman.&lt;br /&gt;Adaletin bu mu dünya?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TURİZME ETKİSİ Mİ ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;En başarılı tanıtım filmini saatlerce dünya televizyonlarında döndürseniz, en önemli fuarların tüm alanlarını enfes dekorlarla bezeseniz de, Hrant Dink&amp;#039;in Istanbul&amp;#039;un en işlek caddelerinden birinin kaldırımının ortasında, üzeri örtülü, ayakkabısının tabanı delik cesedinin yarattığı olumsuz havayı zor silersiniz.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turizmcilerin devletten en büyük beklentisi ülkenin olumlu imajını geliştirmesidir.&lt;br /&gt;Ne kuşların grip olması, ne Avrupa orta kesiminin giderek yoksullaşması, ne de o salak karikatürler, bu kadar zarar veremez dışarıdaki yansımamıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink, benim gibi bir çok insan tarafından sevilen, içimizde yaşayan farklı bir sesti.&lt;br /&gt;Böyle bir adam, ancak toplumda infial yaratmak için öldürülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk&amp;#039;u da gönderecekler fırsatını bulsalar öte tarafa.&lt;br /&gt;Farklı sese çoğunluğun tahammülü yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anamızı, babamızı seçemediğimiz gibi, doğacağımız ülkeyi de seçemiyoruz ne yazık ki.&lt;br /&gt;Başka bir ülkeye de özendiğim yok aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, bu canilerle aynı havayı soluduğum ve bu anlamsız cinayetlere engel olamadığım için utanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;08.02.2007 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>SADDAM&#039;IN İDAMININ HATIRLATTIKLARI.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=110</link><pubdate>31.12.2006 IST</pubdate><description> Televizyonda, yüzleri korkunç maskeli, kibar davranışlı cellatlar, Saddam&amp;#039;ı sanki bir Tomogrofi merkezi açılışına gelmiş de onu gezdiriyorlarmış gibi görününce, yıllar öncesinde, askerlik yaptığım dönemde buldum kendimi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;16 nisan 1980&lt;/b&gt;-Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği &lt;b&gt;(MLSPB)&lt;/b&gt; adlı örgütün üyelerinden Kadir Tandoğan, Ahmet Saner, Hakkı Kolgu ve Talip Aydın, Etiler Akatlar&amp;#039;da CİA ajanı ve onun yardakçısı olarak nitelendirdikleri &lt;b&gt;Sam Novello&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Ali Sabri Baytar&lt;/b&gt;&amp;#039;ı pusu kurarak vurarak öldürdüler.Öldürülen Amerikalı, o yıllarda SAT komandosu eğitimi alan bir arkadaşımın sualtı öğretmeniydi.Bir Türk subayına eğitim veren, suçsuz bir yabancının caddenin ortasında öldürülmesine hayli üzülmüştük.&lt;br /&gt;Gerçi devir her türlü ölüme alıştığımız, cinayetlerin arka sayfalara düştüğü bir devirdi.&lt;br /&gt;Hepsi silahlı bir çatışmanın ardından kıskıvrak yakalandılar.&lt;br /&gt;Yaralı olan Hakkı Kolgu hastanede öldü.&lt;br /&gt;Talip Aydın, Maslak&amp;#039;ta bir askerin tüfeğini alıp kaçarken nizamiyede vurularak öldürüldü.&lt;br /&gt;Mehmet Ali Ağca gibi velisi de olmadığından, hapishaneden kaçamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;12 eylül 1980&lt;/b&gt;-Beşizler idareye el koydu.&lt;br /&gt;Hasan Mutlucan bu haberi türkülerle taçlandırdı.&lt;br /&gt;Her gün soygun, cinayet, adam kaçırma, otobüs durağı tarama olaylarıyla bunalan herkes, sonrasında neler olacağını da bilmediğinden, bu eyleme şapka çıkardı.&lt;br /&gt;Sonra neler mi oldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geceleri sokağa çıkmak yıllarca yasak oldu.&lt;br /&gt;Tonlarca kitap sakıncalı oldukları gerekçesiyle yakıldı.&lt;br /&gt;937 film yasaklandı.&lt;br /&gt;98.000 kişi örgüt üyesi olmakla suçlandı.&lt;br /&gt;230.000 kişi yargılandı.&lt;br /&gt;650.000 kişi gözaltına alındı.&lt;br /&gt;14 kişi açlık grevinde öldü.&lt;br /&gt;171 kişi işkenceden öldü.&lt;br /&gt;Binlerce kişi kayboldu ve bir daha bulunamadı.&lt;br /&gt;Ve elli kişi asılarak öldürüldü..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;16 kasım 1980&lt;/b&gt;-memleket için son derece sıradan, benim için önemli bir şey oldu. Ben askere gittim.&lt;br /&gt;Bir kaç ay sonra, Istanbul 1. Ordu sıkıyönetim komutan yardımcısının koruması ve şoförü oldum.&lt;br /&gt;Başlarda hayli eğlenceliydi.&lt;br /&gt;Açılışlar, diğer birliklerin ziyeretleri..&lt;br /&gt;Bazen tiyatroya, baleye bile giderdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;25 haziran 1981&lt;/b&gt;-Bir gece sabaha karşı Üsküdar&amp;#039;daki Paşakapısı cezaevine gideceğimizin haberi geldi.&lt;br /&gt;Sokağa çıkmak yasak olduğundan her yerde ölüm sessizliği vardı.&lt;br /&gt;Benim komutan, devrin emniyet müdürü Şükrü Balcı&amp;#039;nın makam arabasına geçince, bana iki çok üzgün sivili ceazevine götürme görevi düştü.&lt;br /&gt;Konuklarım, az sonra asılacak olan gençlerin akrabalarıydılar. &lt;br /&gt;Kadir Tandoğan&amp;#039;ın (23) ablası ve Ahmet Saner&amp;#039;in (22) dayısı.&lt;br /&gt;Birbirlerini tanımamalarına rağmen Saner&amp;#039;in dayısı, sürekli ağlayan Tandoğan&amp;#039;ın ablasını teselli etmeye çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkum gençler, ayrı ayrı farklı bir cezaevinden adına Reo denen, koğuşa dönüştürülmüş devasa askeri kamyonlarla Paşakapısı&amp;#039;na getirildiler.&lt;br /&gt;Bir de ambulans vardı konvoyun içinde.&lt;br /&gt;Mezarlık, cezaevinin çatısı, bomboş yollar, yüzlerce asker tarafından kontrol ediliyordu.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;12 Eylül İdamları&amp;quot;&lt;/b&gt; adı altında anılan idamların yedinci ve sekizinci idamları olarak tarihe geçeceklerdi.Kendilerini araçtan indirirken heyecanlanan ere Ahmet Saner şöyle demişti: &lt;b&gt;&amp;quot;Heyecanlanma kardeşim, seni mi asacaklar yoksa beni mi?&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İyi niyetli bir kaç subayın, &amp;quot;seyretmeyin, genç beyinlerinize bu kötü anıları sokmayın&amp;quot; uyarılarına rağmen idam sehpasının kurulduğu avlunun yanıbaşındaki terasda birbirimize yaslanarak yerlerimizi aldık.&lt;br /&gt;İğne yapılırken bile bakamazken, neden seyretmek istediğime bir türlü anlam veremiyordum.&lt;br /&gt;Olur da fenalaşıp yığılırsam diye de aralara bir yere sıkıştım.&lt;br /&gt;Aydınlatılmış avluya hüzünlü bir telaş hakimdi.&lt;br /&gt;Yargıç, savcı, avukat, çeşitli rütbelerden subaylar, doktor ve de yüzü maskeli cellat..&lt;br /&gt;Daha önce ve sonra, Saddam&amp;#039;ın asıldığı güne kadar hiç görmediğim bir cellat.&lt;br /&gt;Benim komutan ve emniyet müdürü, arkamızdaki çardakta oturarak seyretmemeyi tercih etmişlerdi.&lt;br /&gt;Tesadüf bu ya, infazlar yapılmadan beş gün öce Vietnam kasabı diye anılan Amerikalı Commer Istanbul&amp;#039;a gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;KAHROLSUN OLİGARŞİ, EMPERYALİZM, FAŞİST AMERİKA..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce hayli uzun boylu olan &lt;b&gt;Ahmet Saner&lt;/b&gt;&amp;#039;i getirdiler.&lt;br /&gt;Yukarıda yazdığım, o yıllarda duymaktan, okumaktan yıldığım sözleri haykırıyordu.&lt;br /&gt;Elleri arkadan bağlı, üstünde Amerikan bezinden eğreti olarak dikilmiş bir ölüm kostümü ile hiç de korkmuş gözükmüyordu.&lt;br /&gt;Devrimci marşı söyledi gür sesiyle tüm avluya.&lt;br /&gt;On dört ay önce arkadaşımın hocasını, devrimci soslu son derece anlamsız bir cinayetle öldüren bu genç adamın cesaretine, ona tüm kızgınlığıma rağmen saygı duymuştum.&lt;br /&gt;Sehpayı, ipi, sandalyeyi onun boyuna göre ayarlayamamışlardı.&lt;br /&gt;Kendi sandalyesini tekmelemesine, alttaki kapakların açılmasına rağmen zor bir idam oldu.&lt;br /&gt;Tam on yedi dakika sallandırdılar onu ipte.&lt;br /&gt;Sonra beton zemine serdiler.&lt;br /&gt;Asıl amacı insanları iyileştirmek olan, Hipokrat yeminli, tertemiz beyaz önlüklü bir doktor, Hitler&amp;#039;in kötü ünlü doktoru &lt;b&gt;&amp;quot;Beyez Melek&amp;quot;&lt;/b&gt; (der weisse Engel) gibi cesedi muayene ettikten sonra öldüğüne karar verdi ve raporu imzaladı.&lt;br /&gt;Aynı ritüel &lt;b&gt;Kadir Tandoğan&lt;/b&gt; için de tekrarlandı.&lt;br /&gt;O da marşlarla geldi ve gitti.&lt;br /&gt;İnsanların sağlığına hız kazandırmak için tasarlanan ambulansa, iki saat önce getirilen genç adamların cesetleri konulurken hepimiz üzüntü içindeydik.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;Vay be&amp;quot;&lt;/b&gt; dedim içimden, &lt;b&gt;&amp;quot;demek ki bu da bir çözüm değilmiş&amp;quot;.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Devletin organizasyonuyla insanların öldürülmesinin de bir çözüm olmadığını o gün anladım ve bu fikrim hiç değişmedi.&lt;br /&gt;Yutuyor gibi yapıp biriktirdiği hapları topluca yutarak ölmeyi tercih eden Menderes&amp;#039;i de, altmışlı yılların bir başka beyaz Melek&amp;#039;i midesini yıkayarak kurtarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;yooo&amp;quot;&lt;/b&gt; dediler &lt;b&gt;&amp;quot;öyle kendi kendine ölmece yook.&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ona hiçbir şey söylemeden, Yassıada&amp;#039;dan alıp İmralı&amp;#039;ya götürüp benzeri bir organizasyonla astılar.&lt;br /&gt;Belki de, hayli korkutulduktan sonra Bostancı&amp;#039;ya götürülüp özgür bırakılacağını bile ummuştur devrik başbakan Adnan Menderes.&lt;br /&gt;Sadrazam asma ya da boğma geleneği olan Osmanlı uzantısı Türkiye&amp;#039;nin, şimdilik son sadrazam idamıydı bu infaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;GOD SAVE ETSİN BARIŞ ELÇİSİ AMERİKA&amp;#039;MIZI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baksanıza, adamlar taa nerelerden gelip barış getirmek üzere nelere katlanıyorlar.&lt;br /&gt;2.700 tüyü bitmemiş gençleri öldü sıcacık çöllerde.&lt;br /&gt;Ne için? Barış için, zalim Saddam&amp;#039;dan bizi korumak için tabi ki, başka ne olacak.&lt;br /&gt;Ee, bu arada yedi yüz bine yakın Irak&amp;#039;lı da telef oldu, ama olacak o kadar.&lt;br /&gt;Otuz binden fazla genç kadın dul kalıp fuhuşa sürüklenmiş, tabi ki o da normal.&lt;br /&gt;Savaş da futbol gibidir.&lt;br /&gt;Sert oyundur, gidenlerin ardından gözyaşı dökmek de hayli anlamsızdır.&lt;br /&gt;Çanakkale&amp;#039;de Almanlar&amp;#039;a karşı savaştıklarını sanan Yeni Zelanda&amp;#039;lı ve Avustralyalı tıfıllar, genç Naziler, Kuzey Koreliler&amp;#039;le savaşan bizim gençler ve genç Yunkee&amp;#039;ler bok yoluna gittiler.&lt;br /&gt;Kendi toprakları uğruna savaşanların dışındakileri hiç anlayamayacağım.&lt;br /&gt;Yıllar önce, yeşil parkalı, pos bıyıklı, gergin bakışlı ve sert beden dilli eski solcular bağırır çağırır, Amerikalı&amp;#039;ların filolarını limanlarımızdan kovmaya çalışırlardı.&lt;br /&gt;Onların yerine bugün, arabasına bindiğim Samsunlu taksi şoförü bile farklı bir aksanla, ama aynı anlama gelecek şekilde sövüyor.&lt;br /&gt;Acımasız başkan Busht&amp;#039;un yüzünden, sonunda beyaz entarili aykırı Arap Bin Ladin bile özgürlük savaşçısı gibi görünecek gözümüze..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;31.12.2006 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>RUSYA CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=33</link><pubdate>01/04/1999 IST</pubdate><description> Moskova Fuarı bir kez daha gösterdi ki,biz bu tanıtımı ve lobicilik işini kıvıramıyoruz. Hele küçücük Kıbrıs’ın , ( biz ne kadar Rum Kesimi filan desek de, tüm dünya Kuzey kesimini yok sayıyor) sadece Almanya’daki reklam bütçesinin , Türkiye’nin toplam reklam harcamasının 10 katı olduğunu duyunca şaşırıp kaldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK bile, bizim tanıtım kuruluşlarımızdan kesinlikle daha etkin çalışıyor. 10 gün boyunca; “Antalya’da tanklar dolaşmıyor,otobüsler bombalanmıyor” diye her önümüze geleni inandırmaya çalıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turizm müşavirine göre bu yalan haber, ya Yunan, ya da Jirinovski’nin oyunuymuş&lt;br /&gt;Öyleyse aferin onlara(!)..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin eliniz ne topluyor da bu haberler yayımlandı öyleyse?&lt;br /&gt;Turizm bakanı, 7 dakikalık kahvaltı konuşmasında Rus medyasını iknaya çalıştı. Rusya’daki Türk tur operatörleri, yıllık 2 milyon dolarlık reklam harcamalarını, Türkiye aleyhine haber çıkartmayacak şekilde dağıtmayı planladı. Bu arada Alanya nasıl tanıtıldı diye merak ediyorsanız, eskisinden de beterdi diye özetleyebilirim. TUROB standında ( Türkiye Otelciler Birliği anlamına geliyor ve bunu hiçbir Rus anlamıyor)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvarlara yapıştırılmış, eğri büğrü birçok poster vardı. Hepsi bu. Ne bir Alanya adı, ne de doğru dürüst bir temsilci.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü temsil etmesi gereken hazretler, iki dirhem bir çekirdek giysileriyle, böğüren araçlar eşliğinde, yerel seçimler dolayısıyla kendilerini tanıtma derdindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ve Alanya bu kafayla, turizmin üçüncü liginde daha çook debelenip durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;01/04/1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>RUSLAR HARİKALAR DİYARINDA..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=42</link><pubdate>18 / 10 / 1999 IST</pubdate><description> Kısa adı DEİK olan, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu; Türk-Rus İş Konseyi ortak toplantısının yedincisini, MNG’nin dillere destan Topkapı Oteli’nde gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, iki ülkenin turizm işletmelerinin de ele aldığı ikinci güne katıldım . Her ülkeden iş adamları, otelciler, acenteciler, yatırımcılar, gazeteciler, diplomatlar, bankacılar, akademisyenler ve devlet adamlarından oluşan 300 seçkin yöneticinin katıldığı toplantılarda; Alanya’dan tek bir temsilci yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 milyar dolar iş hacminin planlandığı 2000 yılında, 1,5 milyon turist beklenen Rusya’nın tüm sektörlerinin üst düzey delegeleri 100 kilometre yakınımıza kadar gelmişken, kimse onlarla tanışmaya gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 milyon yatak kapasiteli, 200 milyon kişinin çalıştığı, 450 milyar dolar cirolu dünya turizminde Türkiye’nin, Alanya’nın yeri kim bilir nerede? 2010 yılında, 1 trilyon dolar ciro, 1 milyar turist beklenen pazara; turizmde can çekişen Alanya niye böyle umarsız kalıyor?... Anlaşılır gibi değil!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıradan Türk insanının, halkı aç, fahişesi bol, iktidarı mafyanın eline geçmiş diye tanıdığı Rusya acaba öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya’yı apayrı bir ülke sanan; bizleri de, geri kalmış Müslümanlar diye bilen sıradan Rus vatandaşları acaba haklı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusların Çin ve Polonya’dan sonra, en çok ziyaret ettikleri üçüncü ülke konumundayız. 17 Ağustos 1998 Rus krizinin de etkisiyle yüzde otuz dokuz bir azalma olduysa da, yine sahillerimizin aranan turistlerden Slav konuklarımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topkapı Palace’a gelince!... Bine yakın odası ve Osmanlı mimarisi ile, çok farklı bir otel World of Wonders.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu topraklarında, 1299-1922 yılları arasında 623 yıl hüküm sürmüş ve bu süre içerisinde 36 padişah tarafından yönetilmiş en yakın atalarımız Osmanlı kimliğini, imajını örnek alan MNG Holding, çok cesur bir yatırım yapmış. All Inclusive( herşey dahil) modasına, Maximum Inclusive’le yeni bir boyut getirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesisin neredeyse her yerinde büfeler kurulmuş. Bir haftada beş kilo almayanı kapıdan bırakmıyorlar. Bir da insan; “Burası otelse, bizim Alanya’dakiler ne acaba?...” psikolojisine giriyor. Tesisin kurulduğu Kundu bölgesi, Belek’in ilk açıldığı yıllardaki Kadriye Köyü’nün şaşkınlığında. Tarım ve hayvancılıkla geçinen bir köye, sanki gökten nur yağmış, Asfalt dökülen köy yollarında inekler ve keçiler kadın çobanlarıyla gezinirken; onların resmi geçidini “ya sabır” çekerek bekleyen Mercedes’ler ilginç bir tezat oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde, “Aşkımızın simgesi berrak, sonu kara toprak, bu yoldan dönen alçak “ yazan taksileri; bakımsız traktörleri, sütlü balık lokantaları ile Kundu Köyü, ilginçlikte neredeyse Topkapı Palace ile yarışıyor. Otelcilik ve turizmin hangi boyutlara ulaştığını görmek isteyenlere;&lt;br /&gt;World of Wonders’ı ziyaret etmelerini öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;18 / 10 / 1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>PORTAKALI SOYDUM PİYANOMA KOYDUM..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=140</link><pubdate>Mon, 10 Nov 2008 14:19:43 IST</pubdate><description> &lt;b&gt;&lt;font color=&quot;#0000FF&quot;&gt;PORTAKALI SOYDUM PİYANOMA KOYDUM..&lt;/font&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Altın Portakal Film Festivali rüzgar gibi geçti.&lt;br /&gt;Ünlü sanatçılar, Antalya’ya kuyruklu yıldız gibi gelip gittiler.&lt;br /&gt;Açılış gecesine katıldım.&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src=' images/portakal5.jpg '&gt; Aklımda, Candan Erçetin’in buğulu sesi ve geç gelip, erken giden Hülya Avşar ve onu bıkıp usanmadan fotoğraflayan gazeteciler kaldı.&lt;br /&gt;Sahnedeki sanatçıya böylesi bir saygısızlık bu güzel sanatçıya yakışmadı.&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src=' images/portakal3.jpg '&gt; Sonra Hillside partileri geldi ardından.&lt;br /&gt;Elini sallasan bir sanatçıya çarpanlarından hani.&lt;br /&gt;O güzelim partilerin ardından akıllarda her ne hikmetse en çok Tamer Karadağlı’nın çok tartışılan kibarlığı kaldı.&lt;br /&gt;Arkadaşının karısının elini mi tutmuş, ısınsın diye ceketini mi vermiş nedir.&lt;br /&gt;Yine seçilen seçilemeyen filmler konuşuldu.&lt;br /&gt;Fransızların beğendiği filmi bizimkiler beğenmedi falan filan.&lt;br /&gt;Ben geçen senenin galibi Yumurta adlı filmi daha yeni seyrettim.&lt;br /&gt;Hatırı sayılır bir eziyetti.&lt;br /&gt;Her türlü filmi olumlu önyargı ile izlememe rağmen Yumurta’yı sevemedim.&lt;br /&gt;Belki sucuklu olsaydı çekilebilirdi.&lt;br /&gt;Altın Portakal’ın altı milyon Euro’ya malolduğu kulağıma geldi.&lt;br /&gt;Acaba harcanan paranın karşılığı alındı mı?&lt;br /&gt;Kimbilir?&lt;br /&gt;Antalyalı’dan kopuk bir elitist etkinlik diye eleştiriliyor en çok.&lt;br /&gt;Hillside Su ile yanıbaşındaki Cam Piramit arasında geçiyor olay ve şehrin yaşayanları dışında kalıyor gibi bir yaklaşım var çarkın dışında kalanlarda.&lt;br /&gt;Hillside, bu güzel etkinliklere gerçekten de mükemmel ev sahipliği yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;font color=&quot;#FF4000&quot;&gt;PİANO PİANO ANTALYA&lt;/font&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında piano italyancada yavaş anlamına da gelse, Antalya yoluna hızla devam ediyor.&lt;br /&gt;Sonra sıra Piyano Festivali’ne geldi.&lt;br /&gt;Menderes Türel’in, bu konserde Fazıl Say’dan daha fazla ilgi gördüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src=' images/portakal2.jpg '&gt; Beyaz uzun ceketi ve gülümsemesi ile oturdu piyanonun başına. &lt;b&gt;“daha dün annemizin kollarında coşarken”&lt;/b&gt; i mi çalacak diye düşünürken Bach’dan bir konçerto çalmasın mı..&lt;br /&gt;Hem de ezberden.&lt;br /&gt;Dünyada bu özgüveni gösteren siyasi pek azdır sanırım.&lt;br /&gt;Radikal AKP üst kademe yöneticileri, bu batı türü gösterileri severler mi pek emin değilim ama Antalyalılar pek sevdi.&lt;br /&gt;Başkan, Fazıl Say kadar alkış aldı diyebilirim.&lt;br /&gt;Sonra kadife uzun ceketi ile Fazıl bey sahne aldı.&lt;img class=&quot;bbcode_image_right&quot; src=' images/portakal1.jpg '&gt; &lt;br /&gt;Ben ilk defa izledim kendisini.&lt;br /&gt;Başka bir alemde imiş gibi çalıyor.&lt;br /&gt;Trans halinde olmak böyle bir şey olsa gerek.&lt;br /&gt;Kendi besteleri ile uçurdu sanatseverleri.&lt;br /&gt;Mozart (1756-1791), Bach (1685-1750), Çaykovski (1840-1893) de yaşadıkları yıllarda popülerdiler.&lt;br /&gt;Ya da kısaca Pop sanatçıydılar.&lt;br /&gt;Kimin klasik olup kimin unutulacağına zaman rüzgarları karar veriyor.&lt;br /&gt;Aradan yüzyıl geçtikten sonra da dinlenenlerine klasikleşmiş sanatçı deniyor.&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src=' images/portakal6.jpg '&gt; Fazıl Say ve besteleri de bence yüzyıllar sonra da dinlenecek.&lt;br /&gt;Anadolu’nun Mozart’ı Say, Antalya Piyano Festivali’nin sanat yönetmeniydi.&lt;br /&gt;2009 yılı programı gün gün anlatıldı izleyicilere.&lt;br /&gt;Bir yıl sonrasını programlamak bizim genlerimize terstir.&lt;img class=&quot;bbcode_image_right&quot; src=' images/portakal4.jpg '&gt; &lt;br /&gt;Antalya her ay en az bir üst düzey organizasyona aşeriyor aslında.&lt;br /&gt;Devamının geleceğini görüyorum şimdiden.&lt;br /&gt;Ter dökenlerin emeklerini kutlarım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;10.11.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>PHOENIX ARTIK HAVALANMAYA HAZIR..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=1800</link><pubdate>Mon, 10 Mar 2009 16:14:02 IST</pubdate><description> Föniks diye okunan ve bizde adına Anka denen bu mitolojik kuş ile başlayayım dedim yazıma.&lt;br /&gt;Hani şu küllerinden dirilen..&lt;br /&gt;25 yıl önce Antalya’da kurulan ATİK, yani Antalya Tenis İhtisas ve Spor Kulübü, 2008 yazına kadar benim için ara sıra o güzel bahçesinde tenis turnuvalarına katıldığım herhangi bir dernekti.&lt;br /&gt;Sonra üyesi olmaya karar verdim.&lt;br /&gt;Fikrim sorulunca birkaç öneride bulunayım dedim, kendimi bir anda bir gönüllü tugayının başında buldum.&lt;br /&gt;Dokuz coşkulu yönetim kurulu üyesi bizi yetkilerle donattılar, spor direktörü eski ünlü tenisçimiz Turgay Soysal kulüp müdürü olarak benim yardımcım oldu, Hüseyin Çelikkaya tenis kaptanı, Selda Öner sosyal komite, Cengiz Berk spor komitesi, Gizem Çelikkaya dergi, basın ve web komitesi, Neşet Uzunmustafaoğlu da teknik komite başkanlıklarını üstlendiler.&lt;br /&gt;Zuhal Polat, kış takım liginin liderliğine soyundu.&lt;br /&gt;Becerikli ekiplerini kurdular, hep birlikte çalışmaya başladık.&lt;br /&gt;Aylık programlar planladık, üyelerimizin e-posta adreslerine ulaştık..&lt;br /&gt;Sinema, konser, söyleşi, bale, tiyatro, dans, kahvaltı derken, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.&lt;br /&gt;Etkinliklere katkıda bulunan tüm üyelerin, evde ilgi bekleyen çocukları kulaklarımızı çınlatıp duruyorlar.&lt;br /&gt;Kısa sürede çok neşeli bir kulüp olma yolunda hızla ilerliyoruz.&lt;br /&gt;Hepimiz bir arada olmanın, birlikte eğlenmenin tadını çıkarıyoruz.&lt;br /&gt;Henüz ideal sayıya ulaşamadık.&lt;br /&gt;Gel(e)meyenler şimdilik bizi sessizce uzaktan izliyorlar.&lt;br /&gt;Amacımız maksimum katılımı sağlamak.&lt;br /&gt;ATİK üyelerine her yerde kapılar ardına kadar açık.&lt;br /&gt;Birlikteliğimizi gıptayla gözlemliyorlar.&lt;br /&gt;Bize özel sinema salonları ayrılıyor, tiyatro, opera, konser, bale gibi toplu gösterilerde en güzel yerlerini üyelerimiz için rezerve ediyorlar.&lt;br /&gt;Size de sadece; sevdiğiniz bir etkinliğe katılmak için aynı tenis kortu ya da restoran rezervasyonunda yaptığınız gibi idari çalışanlarımıza bir telefonla katılacağınızı bildirmek kalıyor.&lt;br /&gt;Yıllar önce, onca emekle kurulan kulübümüz için geçen bu süre içerisinde bizim gibi birçok üye, kıymetli zamanlarını üye oldukları kulüp için harcayarak gönüllü olarak hizmetler ettiler.&lt;br /&gt;Neredeyse tüm üyelerimizin, kulübün bu günlere gelmesinde; para vererek, fikir üreterek, ya da katılarak katkıları olmuştur.&lt;br /&gt;Gönüllülük kavramı artık tüm dünyada yükselen bir değer.&lt;br /&gt;Özellikle de üst düzey pozisyonlar için işe alımlarda; bitirilen okul, bilinen yabancı dil(ler), yaşanmış iş deneyimleri kadar, sosyal çevrenize, hobilerinizin çeşitliliğine, üye olduğunuz derneklere, bu dernekler için neler ürettiğinize de bakılıyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Demokratik yaşam, en küçük birim olan ailede başlar”&lt;/b&gt; gibi bir özdeyiş vardır ya hani.&lt;br /&gt;Kim bilir, belki bir sonraki birim de, üyesi olunan sportif ve sosyal derneklerdir.&lt;br /&gt;Üyesi olduğumuz kulübümüz bizim ikinci evimizdir.&lt;br /&gt;Onu geliştirmek için inandığımız projeleri önermeliyiz.&lt;br /&gt;Görev verildiğinde de, bu projelerin hayata geçmesi için çabalamalıyız.&lt;br /&gt;Buna zamanımız yok ise, bunları yapacağına inandığımız ve göreve talip olan gönüllü yöneticileri seçmeli, fikirlerimizle desteklemeli, yönlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;Bunların hiçbirini yapamıyorsak eğer, kulübün en önemli yaşam damarı olan aidatımızı zamanında ödeyerek çalışanların önünü açmalıyız.&lt;br /&gt;Kulüp yaşantısına uyabilecek arkadaşlarımızı kulübümüze üye yaparak ailemizi zenginleştirebiliriz.&lt;br /&gt;Kulübümüz ailemizin bir bireyi gibidir.&lt;br /&gt;Nasıl ki, bir akrabamıza ne kadar kızarsak kızalım onu, tanımayan insanların yanında gereksizce yermiyorsak, kulübümüzün eleştirilecek yönlerini de sadece kendi aramızda konuşarak çözüm aramalıyız.&lt;br /&gt;Bir zamanlar, bugünün parasal değerlerine göre yaklaşık 10.000 Euro’ya üye olunan ATİK’e bu günlerde ekonomik krizin de etkisi ile 2.000 Euro’ya bir ömür boyu ailecek üye olunabiliyor. &lt;br /&gt;İstanbul’da, kayıtlı 6.000 üyesi olmasına rağmen, hala 25.000 Euro vererek üye olabilmek için sıra beklenen kulüpler tanıdım.&lt;br /&gt;Bu kadar az bir bedele, böyle değerleri içinde bulunduran bir başka kulübe üye olunabileceğine inanmıyorum.&lt;br /&gt;ATİK, ikinci 25 yılında Türk spor kulüpleri arasında hak ettiği yeri alacak.&lt;br /&gt;Bir milyondan fazla merkezi nüfusu sahip olan Antalya’nın bu değerli kulübü, yeniden fark edilecek.&lt;br /&gt;Bu kulübe üye olabilmenin ayrıcalığını zamanında anlayan eski ve yeni üyeler, bu kulübün giriş bedelini kısa sürede eski fiyatlarına çıkartacaklar.&lt;br /&gt;Orta vadede de, İstanbul kulüplerinin üye sayısı ve giriş bedeli rakamlarına yaklaşacak.&lt;br /&gt;Buna tüm kalbimle inanıyorum.&lt;br /&gt;Sevgili Antalyalılar, sevgili ATİK üyeleri, Anka kuşu canlanmaya başladı bile.&lt;br /&gt;Gelin, yol yakınken bu özel kuşun kanatlarına siz de  tutunun.&lt;br /&gt;Haydi, hep birlikte, eğlenceli, spor dolu bir geleceğe uçalım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;10.03.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>PEHLİVAN PEHLİVAN..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=130</link><pubdate>30.07.2008 IST</pubdate><description> Yendim diye sevinme, yenildim diye erinme diye sesleniyordu cazgır.&lt;br /&gt;Ara sıra da pehlivan şiirleri söylüyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ağustos ayında ekilen darıdan,&lt;br /&gt;oğul vermeyen arıdan,&lt;br /&gt;kocasından sonra kalkan garıdan hayır gelmez,&lt;br /&gt;her ananın doğurduğundan da böyle baş pehlivan olmaz..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feslikan Yaylası’ndaki 4. Yağlı Güreş şenlikleri çok eğlenceliydi.&lt;br /&gt;Adına Minik Bir Boy denen çıtır pehlivanlardan, Baş Pehlivanlar kategorisine kadar tam 12 kategoride güreşler yapıldı.&lt;br /&gt;500’den fazla sporcu katıldı.&lt;br /&gt;Antalya’ya altmış kilometre uzaklıkta olmasına rağmen binlerce güreşsever, 2.400 metre yüksekteki bu güzel yaylada hem güreş seyrettiler hem de yaylandılar..&lt;br /&gt;Yağlı güreşin en popüler mekanı olan Kırkpınar, 647 yıldır bu organizasyona ev sahipliği yapıyor.&lt;br /&gt;Ertuğrul Gazi’yi saymazsak, ikinci Osmanlı Sultanı 1. Orhan döneminden bu yana gelen muhteşem bir gelenek.&lt;br /&gt;İlginç de bir başlangıç öyküsü var.&lt;br /&gt;Dönemin Osmanlı askerleri yine bir sefere çıkarken Edirne yakınlarında mola vermişler.&lt;br /&gt;İki pehlivan asker sabahın erken saatlerinde güreşe başlamışlar..&lt;br /&gt;Hava kararıncaya kadar çılgınlar gibi kapışmışlar, ama bir türlü yenişememişler.&lt;br /&gt;Sonrasında her ikisi de yorgunluktan orada ölmüş.&lt;br /&gt;Onları oracıkta gömen arkadaşları, sefer sonunda mezarlarını ziyaret ettiklerinde bir de ne görsünler.&lt;br /&gt;Mezarlarının tam ortasından kırk adet pınar fışkırmış.&lt;br /&gt;İşte onları anmak için, 1361 yılından beri bu güreşler düzenleniyor Edirne’de.&lt;br /&gt;Yunanlılar’ın Maraton öyküsü gibi dramatik ve etkileyici bir öykü.&lt;br /&gt;Antalya’nın Elmalı’sı onlardan da eski.&lt;br /&gt;Bu yıl ağustos ayında 656.’cısı yapılacak.&lt;br /&gt;Eskiden yenişene kadar süren güreşler, hız çağına uydurularak 35 dakika ile sınırlandırılmış.&lt;br /&gt;Öyle salon güreşi gibi ille de sırtın yere gelmesi de gerekmiyor.&lt;br /&gt;Göğüs güneşi görünce güreş bitiyor.&lt;br /&gt;Ya da, rakibin ayaklarını yerden kesip üç adım atınca da güreş kazanılmış sayılıyor..&lt;br /&gt;Otuzbeş dakika yenişemeyen güreşçilere yedi dakikalık bir ek süre veriliyor.&lt;br /&gt;O sürede modern salon güreşlerinde olduğu gibi puan usulü geçerli.&lt;br /&gt;Yine beraberlikle sonuçlanırsa, o zaman iş hakem kulesinin önünde kura atışına kadar gidiyor.&lt;br /&gt;Eskiden futbolda olduğu gibi.&lt;br /&gt;Güreşte penaltılar yok yani..&lt;br /&gt;Pasif güreşen güreşçilere ihtar veriliyor, güreş dışı sert hareketler de sarı kart ile cezalandırılıyor.&lt;br /&gt;Yarışmanın içinde mola yok.&lt;br /&gt;Ara sıra çaktırmadan, aralarında konuşarak dinleniyorlar.&lt;br /&gt;Göze kaçan yağlar siliniyor.&lt;br /&gt;Bir baş pehlivan adayı, sabahtan akşama kadar her biri molasız 42 dakikaları bulan 5-6 müsabaka yapmak zorunda kalabiliyor.&lt;br /&gt;Müthiş bir güç ve kondisyon söz konusu yani.&lt;br /&gt;Doping kontrolu Feslikan’da henüz başlamamış.&lt;br /&gt;Diğer büyük organizasyonlarda yapılıyormuş.&lt;br /&gt;Koskoca er meydanı ve çevresi yağ kokusundan Burgerking gibi yağ kokuyordu.&lt;br /&gt;Feslikan’da 500 kadar pehlivan vardı.&lt;br /&gt;Elmalı ve Kırkpınar’da bu sayı 1000’e yaklaşıyor.&lt;br /&gt;Güreşçilerin çoğunluğu geçimlerini bu spordan kazandıkları paralarla sağlıyorlar.&lt;br /&gt;Bazılarının başka işleri de var.&lt;br /&gt;Onlar için bir tür hobi-iş gibi yani.&lt;br /&gt;Bir erkeğin bir diğer erkeğin pantolunundan elini sokup karıştırması normal şartlarda cinayette hafifletici bir sebep olmasına karşın, yağlı güreşlerde bu olağan bir hamle.&lt;br /&gt;Adına kıspet denilen bu siyah deri pantolanların içine el daldırma işlemine kazık sokmak deniliyor.&lt;br /&gt;“niye sokuyorsunuz elinizi oralara” diye sorduğum bir pehlina, “ee başka türlü tutulmuyor ki rakip” diye cevapladı sorumu.&lt;br /&gt;O zaman daha az yağlanıverseniz diye uzatmanın bir alemi yoktu.&lt;br /&gt;656 yıllık geleneği benim önerilerimle değiştirecek halleri yoktu haliyle.&lt;br /&gt;Menderes başkanın ince fiziğinden yağlı ürünlerle arasının pek iyi olmadığı besbelli.&lt;br /&gt;Zaten, pehlivanlarını ellerini de iki parmağıyla sıkarak bunu belli etti.&lt;br /&gt;Arkamda oturan genç kız 2006 Kırkpınar baş pehlivanı (şampiyonu) Osman Aynur’un hayranıydı.&lt;br /&gt;“Onunla nişanlanmak istiyorum” diye dileğini belirtti.&lt;br /&gt;Yağlanmış adamlar genç kızların ilgisini çekmez diye düşünmüştüm, yanılmışım.&lt;br /&gt;Japonlar geleneksel Sumo güreşlerini tüm dünyaya yaydılar.&lt;br /&gt;Avrupalı, Amerikalı sporcular bu spora katılmaya başladılar.&lt;br /&gt;Bizim yağlı güreşler, yabancı bir dergi tarafından Sumo’dan sonra en çirkin ikinci spor olarak seçilmişti.&lt;br /&gt;Daha birincisine geleneksel denmeye kalkışılan kiraz festivallerine oranla, 1300’lerden bu yana yüzlerce sporcuyu, binlerce seyirciyi kendisine çeken bir spor dalı kurumsallaşmış demektir.&lt;br /&gt;İfade edebileceğim kadarıyla, o dergiye de kiraz yemek düşer..&lt;br /&gt;Bej pantolon, siyah kemer, gri gömlek, mantarlı baş parmaklı sandaletleriyle, kısaca bildiğimiz Türkler gibi giyinen vatandaşlarımızın arasında giysileriyle Brunei sultanına benzeyen bir beyefendi oturuyordu.&lt;br /&gt;Kim olduğunu sorunca öğrendim.&lt;br /&gt;Bu yıl 115.000 YTL bağışlayarak Feslikan Yağlı Güreşleri’nin genç ağası Bayram Topuz beymiş.&lt;br /&gt;En genç cazgır (güreşlerin mehmet Ali Erbil’i de diyebiliriz)Bayram Ali Dede ile birlikte davul ve zurnacılar bizi geçmişe götürdüler.&lt;br /&gt;Hep beraber çalınan uzun havalar yerli yabancı herkesi etkileyecek nefasetteydi.&lt;br /&gt;Adeta, ‘işte ben tarihim’ diyordu.&lt;br /&gt;“amaan yağlı adamların çimenlerde tepişmesini mi izleyeceğim” diye düşünen var ise aranızda, gidince fikrinizin değişeceğini iddia ediyorum.&lt;br /&gt;Haydi hep beraber ağustos sonunda Elmalı’ya..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;30.07.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>PAZAR SABAHLARI NASIL UYANMAK İSTERSİNİZ ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=38</link><pubdate>30 / 05 / 1999 IST</pubdate><description> Mis gibi kahve kokusu eşliğinde sürpriz bir kahvaltıyla mı; yoksa sevdiğiniz bir melodinin fondaki tınısıyla yatağınıza getirilen gazetelerle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana bu tür uyanmalar pek kısmet olmuyor. Ya kedimiz Şapşi, kendince günaydın anlamına gelen hatırı sayılır bir ısırıkla ayağıma saldırıyor, ya da, 7:45 gibi, yatak odamızın birkaç metre ötesindeki belediye hoparlöründen şöyle bir ses yükseliyor:&lt;br /&gt;“Yeniköy’ün Duraklar mahallesinden, taksici Mehmet ve tornacı Ali’nin babaları Rüstem Kopdagel vefat etmiştir. Cenaze filanca camiden kaldırılacaktır. Allah rahmet eylesin..!”.&lt;br /&gt;Ve bu üç dört kez tekrarlanıyor. İçim buruk, tanımasam da bir sıkıntıyla uyanıyorum. Eski Türk geleneklerine göre, evin arka bahçesindeki mezarlıkla aynı ortamda yaşamak gibi bir duygu bu. Rüstem Bey’e rahmet eylensin, yakınlarının cenaze törenini kaçırılmaması sağlansın. Ama ortak nüfusu 100 binleri aşmış köy irisi ilçemizde bu, hele hele Pazar sabahları, akordu bozuk belediye anonslarıyla yapılmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada parke yolumuz tamamlandı. Çok sıkıntı çektik, yolumuz uzadı; en kötüsü de, Önder’i bu trafik karmaşasıyla kaybettik. Ama yol bitti. Artık o yol delik deşik olmayacak. Çukurlarla boğuşmayacağız. Şimdilik, refüjlerde caddeye de taşan, fil pislemiş gibi öbek öbek topraklar duruyor. Ancak, onlar da kısa sürede yerleştirilecektir,eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçten davranışlarla büyük bir çoğunluğun güvenini ve sempatisini kazanmış olan, sinemasever Emniyet Müdürümüz Sayın Ayhan Pamuk bir söyleşimizde;&lt;br /&gt;“Hep olumsuzlukları gündeme getirerek, çalışma şevkimizi kırıyorsunuz” diye sitem etmişti. Biz de kendisine, emniyetin hava gibi, ancak yokluğunda farkedilebildiğini anlatmaya çalışmıştık. İlçemizde asayişin berkemal olduğunu, ancak trafiğin aksadığını, endişeyle yaşadığımızı belirtmiştik. 8 trafik polisine, kent sakinleri olarak nasıl destek olabileceğimizi biz de düşünelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Hasan Sipahioğlu da ofisinden çıkıp, çevreyi gezerek takdir topluyor. Alınan önlemlerin uygulanmasıyla, özellikle çarşı içinin denetlenmesinin, o kadar da zor olmadığı kanıtlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yollara taşan dükkancılar, yılışık çığırtkanlar şimdilik tedirgin. Alanya dibe çöktükçe, mantık motorları çalışmaya, adrenalin salgılamaya başladı.&lt;br /&gt;Devamı gelir umarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;30 / 05 / 1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>ORDAN TURİST GÖNDER, KALİTELİSİNDEN OLSUN.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=79</link><pubdate>16. 11. 2004 IST</pubdate><description> Hepimizin arzusudur ya hani şu kaliteli turistler. &lt;br /&gt;Tur operatörleri de nedense, hele kış aylarında bir türlü bulamazlar gavurcukların kalitelilerini. &lt;br /&gt;Varsa yoksa, yamru yumru, ak saçlı, zor yürüyen yaşlı turistler. &lt;br /&gt;Bizim ninemiz, dedemiz gidiyor mu bunların memleketine? Yooo..&lt;br /&gt;Kardeşim, biz bunca yatırımı bunlar için mi yaptık yani? &lt;br /&gt;Bunca otel, alışveriş merkezi, müze, kebapçı ne olacak? &lt;br /&gt;Kolestrol, lipit filan derken, bunlar kebap da yemezler doğru dürüst.&lt;br /&gt;Muhtemel son tatillerini geçirecek tontonları getire götüre, canım Antalya’yı fil mezarlığına döndürdünüz. &lt;br /&gt;Oysa bizim derdimiz kalitede.. &lt;br /&gt;Geçen sayılarda bizim dergide bir muhalif milletvekili de dillendirdi bu arzumuzu. &lt;br /&gt;İlle de galiteli turist isterük.. O kadar.&lt;br /&gt;Kalite görecelidir de ne demek?&lt;br /&gt;Biz hepsini bir arada istiyoruz.&lt;br /&gt;Yüksek okul okumuş olsun, kitap kurdu olsun, genç olsun, güzel olsun, zengin olsun, bizi sevsin, dönünce hakkımızda iyi konuşsun..&lt;br /&gt;Ne bileyim işte canım, delikanlı ve candan olsun..&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Antalya’nın nesine gelsin ki bunlar&lt;/b&gt;” da ne demek anlayamadım?&lt;br /&gt;Kardeşim, şu memlekete bir bak ya..&lt;br /&gt;Her an rahmet iniyor gökyüzünden. &lt;br /&gt;Ha, biraz ıslak oluyor yerler o doğru.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Caddelerde arabalar bile yüzüyor&lt;/b&gt;” lafın, abartının dik alası.&lt;br /&gt;Her ülkenin mühendisi hata yapabilir.&lt;br /&gt;Bizimkiler de, yağışsız çöl iklimine göre planlamışlar yolları, ne olmuş yani?&lt;br /&gt;Hem, falezlerin su koyuverip, yağmur sularını eskisi gibi emmeyeceğini, etekli, cinsel tercihi meçhul Attalos bile tahmin edemezdi.&lt;br /&gt;Tarihi Constantinopolis dahi zorlanıyor yağmur yağınca. Biz nasıl başa çıkalım?&lt;br /&gt;Evet, 14 yaşında bir genç kız düştü açık bir kapaktan, ve boğuldu şehrin göbeğinde karşıdan karşıya geçerken. Bu doğru..&lt;br /&gt;Bir seferinde de İzmir’de, şehrin yağmur yağmayan zamanlarında mutena denilebilecek semtinde bir otomobil, kapatılması unutulmuş bir inşaat çukuruna düşmüş, içindekiler ölümden dönmüşlerdi.&lt;br /&gt;Buna kader denmez de ne denir peki?&lt;br /&gt;Tamam, Frankfurt’ta olmuyor olabilir böyle kader cilveleri.&lt;br /&gt;Türkiye, Hindistan, Nepal, Bangladeş, Pakistan gibi egzotik, sürprizlerle dolu bir ülke. &lt;br /&gt;Bunu aklınızın köşesine kaydedin bir kere..&lt;br /&gt;Bir ülkenin egzotizmi artınca, haliyle emniyeti, hijyeni, trafikte can güvenliği biraz azalabiliyor.&lt;br /&gt;Elektrik mi? Eskisi kadar olmasa da kesiliyor zaman, zaman..&lt;br /&gt;İyi niyetle bakılacak olursa, bu da romantizmin, maceranın bir parçasıdır.&lt;br /&gt;Düşünsene, sevgilinle ışıl, ışıl bir yerde oturuyorsun ve birden elektrikler kesiliyor.&lt;br /&gt;Jöleli, küpeli, Yavuz Sultan Selim gibi yağız bir delikanlı şıp diye bir mum getiriyor.&lt;br /&gt;Vallahi bunu Amsterdam’da bile zor yaşarsın. &lt;br /&gt;Önemli olan olaya paradigman.&lt;br /&gt;Biraz havalı olsun diye frenkçesini söylüyorum, yani algılama biçimin..&lt;br /&gt;Hava kapalı olunca, sıkılır bunlar Antalya’da da ne demek?&lt;br /&gt;Zaten bütün kurgumuz, bunların sıkılması üzerine senaryolanmış memlekette.&lt;br /&gt;İllallah geldi yaz boyu, “&lt;b&gt;her şey dahil geldik ne işimiz var dışarılarda&lt;/b&gt;” diye kumsallarda yatıp geviş getirenlerden.&lt;br /&gt;Bunlar sıkılacak ki çıkıp alışveriş yapsınlar.&lt;br /&gt;Hop halıcıya, hop kuyumcuya oradan da Migros’a.&lt;br /&gt;Antalya’nın kış aylarında, şehrin en albenili yerinin Migros çarşısı olduğunu, marketin doğum yeri olan İsviçre’de anlatsan, vallahi inanmazlar.&lt;br /&gt;Şöyle güzel bir Burger King’in ardından Gora’yı, “&lt;b&gt;bir Türk uzay filmi&lt;/b&gt;”ni görseler.. &lt;br /&gt;Bir tür Amerikan-Türk sentezine tanık olurlardı.&lt;br /&gt;Hoş, ben bir halt anlamadım ama belki turistler sever bu deli saçması filmi..&lt;br /&gt;Fahrettin Cüretlibatur ağabeyimizin başrolünü oynadığı, “&lt;b&gt;Dünyayı Kurtaran Adam&lt;/b&gt;” filmiyle yıllar önce, dünya sinema sanatlarına önemli bir katkımız olmuştu. &lt;br /&gt;Bu film sayesinde durumu kesin ikiledik.&lt;br /&gt;Hem tiyatrolarımızı niye unutuyorsun ki. Bu yolla biraz Türkçelerini ilerletseler fena mı olur?&lt;br /&gt;Biz, her gelen milletin dilini konuşacağız diye, “&lt;b&gt;bir dilin yozlaşması&lt;/b&gt;” başlığıyla çeşitli tezlere konu olduk.&lt;br /&gt;Geçen gün kardeşime “&lt;b&gt;cindobre&lt;/b&gt;” demişim de farkında değilim. Günaydın çıkmıyor artık ağzımdan.&lt;br /&gt;Birkaç sene önce bir arkadaşım, trafiğin ağır akışını kaymakama, “&lt;b&gt;efendim, adam almış kızını langsam langsam gidiyor iskele yolunda&lt;/b&gt;” diyerek dert yanıyordu. &lt;br /&gt;Yavaş, yavaş demesini unutmuştu sanki. &lt;br /&gt;Oysa, elli kelimeden fazla almanca bilmezdi ama hoş oluyordu almanca bilmeyen bir kaymakamla almanca söyleşmek.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;How are you?” &lt;/b&gt;filan yetmez oldu hiçbirimize. &lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Kagdila&lt;/b&gt;?” diyerek Rusça hatır soruyordu iki Türk tezgahtar birbirine, geçen hafta Doğu Garajı’nda.&lt;br /&gt;Almanca filan out oldu yani..&lt;br /&gt;İki yeni ülkeden daha turist gelirse Antalya’ya, vatandaşlarımız artık bütün dilleri karıştırarak, Avanak Avni gibi “&lt;b&gt;ebüvee&lt;/b&gt;” diye konuşmaya başlayacaklar diye korkuyorum. &lt;br /&gt;Beyinleri bulaşık teline döndü gençlerimizin.&lt;br /&gt;Ne zaman öğrenecek turistler bizim dilimizi? &lt;br /&gt;Biz Fransa’da hiç Türkçe olarak, “&lt;b&gt;oğlum, getir oradan iki tane çikolatalı kruvasan yengenle bana&lt;/b&gt;” diyemeyecek miyiz?&lt;br /&gt;Tur operatörü kardeşim bir daha söylüyorum; turistin kalitelisini istiyoruz.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Bunun tarlası mı var?&lt;/b&gt; “ gibi lafları hiç anlamam ben.&lt;br /&gt;Bulun buluşturun getirin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;16. 11. 2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>OLSAK OLSAK DA, NASIL BİR TAKIM OLSAK..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=158</link><pubdate>Thu, 04 Feb 2010 21:15:26 IST</pubdate><description> Yöneticilik yaşantım boyunca başka türlüsünü düşünemediğim, iş yaşamının “olmazsa olmaz”larından olarak kabul ettiğim ekip çalışması, özellikle de Çelebi gibi binlerce insanın bir arada çalıştığı organizmalarda aslında güzel bir zorunluluktur.&lt;br /&gt;Tam da şu sıralarda, ağustos ayında çalışmaya başladığım hızla büyüyen Çelebi hava Servisi’nde bu büyüme aynı hızla organize edilmeye çalışılıyor.&lt;br /&gt;Bu konuda uzman kuruluşların yöneticileri, bizlerle görüşerek bu süreçlerin nasıl daha iyi yönetilmesi gerektiğini yorumlarken, kalite bölümümüz de hizmet kalitemizi yükseltme çalışmaları yapıyor, standartları belirliyor.&lt;br /&gt;Holding, ÇHS, Çetur, Gıda grubu, Güvenlik, Liman işletmeleri, Marinacılık, Yurtdışı projeleri diye farklı bölümlerin, sadece adlarını saymak bile zaman alır.&lt;br /&gt;Çelebi şimdilik Türkiye, Macaristan ve Hindistan’da faaliyet gösteriyor.&lt;br /&gt;Almanya ve Belçika’nın da eli kulağında..&lt;br /&gt;İstanbul’dakiler eksi beş derecede uçakların kanatlarını buzdan arındırabilmek için de-icing yakıtını heyecanla beklerken, başarılı ve titiz taze Mumbai genel müdürümüz Taner Sarı, bir başka coğrafyada, Mumbai’de otuz üç derecede yaşamaya ve daha önce hiç tanımadığı bir kültürün insanlarını yönetmeye çalışıyor.&lt;br /&gt;Üç faklı ülkede çalışan binlerce kişinin, aynı ülkü ve ekip ruhu ile çalışmasını hemen istersek hayalci oluruz.&lt;br /&gt;O nedenle de, bence ideale yakını bunun küçük birimlerde modellenmesi olabilir.&lt;br /&gt;Biraz klasik de olsa tıpkı, “&lt;b&gt;demokrasi önce, en küçük topluluk olarak bilinen aileden başlar”&lt;/b&gt; örneğinde olduğu gibi.&lt;br /&gt;İçini herkesin farklı dolduracağı ekip ruhu da böylece uzun vadede yavaş yavaş yerine oturur.&lt;br /&gt;Bu ruhun oluşması da ancak, diğerlerine önderlik yapabilecek, özenle seçilmiş, sorumluluk alabilen, yetkisi de olan departman liderleri ile mümkün olabilir.&lt;br /&gt;Çelebi yönetim kurulu, seçtiği lider özellikli yöneticilerle diğerlerine de şu mesajı veriyor diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Herbert von Karajan beyde bizim istediğimiz özelliklerin bir çoğu var, o nedenle de onu bu pozisyona getirdik. Sizler de, onu kendinize örnek alarak çalışırsanız, bir gün sizin de o pozisyona gelmeniz mümkün olabilir. Herbert bey, sizden bir isteğimiz de yerinize sizin gibi değerli başka insanları da yetiştirmeniz olacak”..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Şirket bünyesinde, postabaşından, CEO’ya kadar farklı sorumluluk, yetki, güç ve beceride liderler var.&lt;br /&gt;Grubun tepesindeki lider, tüm bu senkrondan da sorumludur.&lt;br /&gt;Şimdi sizlere, yöneticilik hayatım boyunca aldığım bazı notları iletmek istiyorum.&lt;br /&gt;Okuyacaklarınızın bir çoğu, ya okuduğum bir kitaptan aklımda kaldı, ya da katıldığım bir eğitimde duyup not aldım, ama hepsini bizzat uygulayıp iyi sonuçlar aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Başkasını modellemek yerine kendiniz olmaya çalışın.&lt;br /&gt;- Aksi takdirde, size ait olmayan davranış ve konuşmalar ilk yağmurda üzerinizden akacaktır.&lt;br /&gt;- Çalışkanlık ve sabırla beslenmemiş hiçbir zekanın önemi yoktur.&lt;br /&gt;- Her türlü umarsızlık ve “&lt;b&gt;sana mı kaldı şimdi bu yani&lt;/b&gt;” bakışlarından yılmayarak proje üretin ve liderinize sunun.&lt;br /&gt;- Fikir getirmek, önermek takımın işidir, kararı ise çekici elinde bulunduran lider verir.&lt;br /&gt;- Ancak bu ön hazırlığı yapan, projeleri yarı mamül hale getirmekten gocunmayanlar bir gün o çekici ellerine alabilirler.&lt;br /&gt;- Hayatta kalmanın yegane yolu, işimizi iyi yapmaktan, onunla bütünleşmekten, sürdürülebilir farklılıkları yakalayıp rakiplerden farklı ve üstün hizmetleri üretmekten geçer&lt;br /&gt;- Kendinizi karşınızdakinin yerine koymak, ya da sözün Yunanca kökeni ile en (iç) pathos (duygu) yani empati tabi ki önemli. İğne-çuvaldız örneği de bizim tarihi empati örneklerimizdendir.&lt;br /&gt;- Bunun daha da gelişmişi ise, ‘&lt;b&gt;birisiyle konuşurken o görüşmeden sıyrılın ve konuştuğunuz kişi ile kendinizi üçüncü bir kişi olarak dışarıdan gözlemleyin, bu size daha sağlıklı iletişim fırsatları yaratabilir&lt;/b&gt;’ öğretisi geliyor.&lt;br /&gt;- İletişim becerilerinizi, modern iletişim cihazları ile haberleşme yetilerinizi de geliştirin. Bu size, hem zaman hem de hız kazandıracaktır.&lt;br /&gt;- Merak, araştırma, hatta öğrenme açlığı kişiyi düzenli olarak geliştiren bir duygudur, doymamasında yarar vardır.&lt;br /&gt;- Geri bildirim terimi hala kulağımı tırmalıyor. Feed back ola ola bu kadar Türkçe olabilmiş.       - Sizden istenen bir bilgiyi mutlaka isteyen kişiye zamanında bildirin.&lt;br /&gt;- Başarı, tıpkı sevinç gibi paylaştıkça büyüyen bir olgudur. &lt;br /&gt;- Birlikte sevinip üzülebilme takım olmanın gereklerindendir.&lt;br /&gt;- Daha önce, amatörce de olsa takım sporları yapanlar iş hayatına daha rahat uyum sağlarlar.&lt;br /&gt;- Takım arkadaşı için çabalama, onun hatasını kapatmaya gayret etme, onun başarısı için ona yol açma, onun kaçırdığı bir sayıdan sonra üzüntüsünü paylaşma, attığı golde sevincini bölüşme, sakatlandığınızda, güçsüzleştiğinizde yanınızda birilerinin olduğunu hissetme, bir başkalarına arkanı dönebilme rahatlığı, başkalarına güven duygusu, sporda olduğu gibi iş hayatının da önemli kriterlerindendir.&lt;br /&gt;- Bunu iki örnekle açmak isterim. Konuyu bir dönem Galatasaray ve milli takımın mentorluğunu yapan psikolog Profesör Dr. Acar Baltaş’tan dinlemiştim. Fenerbahçe ve Beşiktaşlı’lar alınmasın lütfen, benzer örnekler onların takımlarında da yaşanmıştır mutlaka.&lt;br /&gt;- Hakan Şükür’le bir röportajda şöyle bir diyalog yaşanmıştı: &lt;br /&gt;- Hakan, o zor kafa golünü nasıl atmıştın sen öyle?&lt;br /&gt;- Aslında o pozisyon Taffarel’in çok zor bir topu çıkarmasıyla başlamıştı, sonra kalecimiz topu Ergün’e uzattı, Ergün iki kişiyi çalımladıktan sonra güzel bir ara pasıyla topu Emre’ye kazandırdı, Emre’nin mükemmel ortasından sonra da bana sadece topa kafayla dokunmak kalmıştı..&lt;br /&gt;- Evet, işte iş hayatı da aynen böyle. Her başarılı işten sonra sadece kendinize pay çıkarmaya çalışırsanız, bir gün atacağınız muhtemel bir golün pasını da boşuna beklersiniz.&lt;br /&gt;- Uğruna mücadele etmediğiniz hiç kimse, sizin için severek mücadele etmeyecektir.&lt;br /&gt;- Bir öykü de Hıncal Uluç’tan..&lt;br /&gt;- “Tarih 18 aralık 1960. Galatasaray o gün Fenerbahçe’yi 5-0 yenmiş. Maçın dört golünü atan Metin Oktay, soyunma odasında başını önüne eğmiş elleriyle kafasını tutuyor. O yıllarda gazetecilere soyunma odalarının kapıları henüz açık. Genç muhabir Hıncal Uluç hemen Metin Oktay’ın yanına oturup soruyor. ‘ne oldu Metin, nedir senin bu üzüntülü halin?’&lt;br /&gt;- O tarihte 24 yaşında olan, daha sonra 55 yaşında bir trafik kazasında ölen ve centilmenliği ile taraflı tarafsız herkesin sevdiği Metin Oktay’ın cevabı bir ders niteliğinde: &lt;br /&gt;“&lt;b&gt;yaa Hıncal, yarın şimdi bütün gazeteler beni yere göğe sığdıramayacaklar, ben mesleğime nasıl şımarmadan devam ederim, onu düşünüyordum&lt;/b&gt;..”&lt;br /&gt;- Ayinesi (aynası) iştir kişinin diye bir laf vardır ya hani. Bence ayinesi takımdır kişinin.&lt;br /&gt;- Şımarmadan koşan, başarısını ve başarısızlığını içtenlikle takım arkadaşlarıyla paylaşabilen, doğru kurgulanmış, çağın getirdiği dinamizme ayak uyduran takımlar yaşamlarını büyüyerek sürdürebilirler.&lt;br /&gt;Bu yazı bitmez sandınız ama bitti işte.&lt;br /&gt;Bari bu da bu yazının son sözü olsun: &lt;br /&gt;Delhi kargo binasında çalışan genç bir Hintli, aksanlı İngilizcesiyle bir sorana “&lt;b&gt;bir merdiven beş işçi&lt;/b&gt;” ile başlayan ve bugünlerde 53 yaşına giren Çelebi’nin başlangıç öyküsünü gurur duyarak anlattığı gün, ben global anlamda bir takım olduğumuza inanacağım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;Şubat-2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>N’OLACAK ŞİMDİ BU RUSYA’NIN HALİ ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=25</link><pubdate>10/09/1998 IST</pubdate><description> Neler oluyordu Rusya’da? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum medyanın aktardığı kadar kötü müydü acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ben de bu ve buna benzer düşüncelerle Rusya’ya gittim.&lt;br /&gt;30 derece sıcaktan 11 dereceye inince, yine yanlış giyindiğimi farkettim Moskova’nın Şeremetyevo Havaalanı’nda. Dört geliş ve dört gidişten oluşan ışıl ışıl yoldan, oraların Bağdat Caddesi Tverskaya’daki Intourist Otel’ine ulaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol boyunca Ramstore, Efes Pilsen, Colin’s Jeans gibi Tür firmalarının ışıklı reklamları, gururumu okşadı. Her kalıba girebilen Türk iş adamları, Rusya’nın kaygan zeminine bile tutunabilmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele turizmde, Rusya pastası, neredeyse tümüyle Türk tur operatörlerinin elinde.&lt;br /&gt;Ertesi sabah Rus turizmcileri dinleyince, durumun pek iç açıcı olmadığı netleşti. Herkes can derdine düşmüştü. Var olma savaşı finans depremi ile birlikte, ülkenin her köşesinde başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Ruslar ülkemize nasıl geliyorlardı? Öncelikle belirteyim ki; Rusya’da her yerde fiyat dolarla anons ediliyor olsa da, Rus tatilcilerin tatil paketlerini dolarla almaları yasak.&lt;br /&gt;O günkü kurdan doların ruble karşılığını ödüyorlar. Turu satan seyahat acentası, daha sonra rubleyi dolara çevirerek Türkiye’ye ya da diğer ülkelere havale ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos ayının ortalarından itibaren Rusya’da, ekonomik rüzgarlar çok sert esmeye başladı. Bir doları altı buçuk ruble karşılığında alan seyahat acenteleri paralarını bir türlü dolara çeviremediler. Bankalar ne rublelerini geriye verdi, ne de yurtdışına havale etti.&lt;br /&gt;Serbest bırakılan ve yıl sonuna kadar en fazla dokuz buçuk olması beklenen ruble, bir anda dibe vurdu dolar karşısında. Üç hafta gibi kısa bir sürede %67 değer kaybederek, bir tuhaf rekorun sahibi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasada ancak elli ruble karşılığında bir dolar satın alınabilir hale gelince Merkez bankası döviz alışverişini yasakladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çernomirdin, Halk Meclisi Duma tarafından ikinci kez refüze edilince, durum iyice karıştı. Merkez Bankası Başkanı Dubin istifa etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç ay önce sağlığı bozulduğunda; “ya ölürse, biz ne yaparız?” diye gözünün içine bakılan Yeltsin bile, Çernomirdin için ısrar ettikçe; “geberemedi gitti bunak” muamelesi görmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünistler yeniden güçlendi ve Lenin’in Mozalesi’nin çevresinde, pos bıyıklı Stalin&lt;br /&gt;posterleriyle turlamaya başladılar. Adayları ise komünist olmamasına rağmen; Moskova’nın başarılı, sevilen Belediye Başkanı, Şarık Tara’nın yakın dostu Lujkov.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse %80’i özelleşen Rusya, yine eski günlerine dönecek mi?&lt;br /&gt;Sıkılan diş macunu, tüpüne geri girecek mi?. 7 Kasım’da, yani 1917 ekim devriminin yıl dönümünde, yine bir halk ayaklanması olacak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Rus işadamları, halk arasında konuşulduğu gibi 15 milyar doları yurtdışına kaçırdılar ve oradan duruma kıs kıs gülüyorlar mı? CNN muhabiri bile hiç bir şey anlamamış bir suratla objektife bakarken, benden sağlıklı bir yorum beklemeyin.&lt;br /&gt;Turizme gelince; kimsenin tatili düşünecek hali yok. Zenginler, bankalarda takılan paracıklarının akıbetini izlemek için Rusya’dan ayrılamıyorlar. Orta ve yoksul kesim ise ucuz yiyecek stoklama derdinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankaların önünde, gün doğmadan kuyruklar oluşmaya başlıyor. Kuyruğa genlerinden alışkın sessiz kalabalıklar ve onları görüntüleyen çeşitli kameralar. Kalabalığın tek arzusu ise,bankadaki paralarını geri alabileceklerine dair, resmi bir kağıt alabilmek. Yazımı durumu özetleyen bir fıkra ile tamamlıyorum:&lt;br /&gt;Rusya’da,bir acenteci arkadaşını aramış;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba Nikolay, nasılsın?&lt;br /&gt;“Sağol iyiyim”&lt;br /&gt;“Afedersiniz yanlış numara çevirmişim!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;10/09/1998 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NURTOPU GİBİ BİR ASPENDOS’UMUZ DAHA OLDU..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=133</link><pubdate>19.08.2008  IST</pubdate><description> Mimar Zenon’un Aspendos’u 1800 yıl kadar önce ortaya çıkarmasından uzun bir süre sonra, 2008 yılında bir yeni Aspendos daha doğdu.&lt;br /&gt;Adı Aspendos Arena.&lt;br /&gt;Yine Belkıs’da ve orijinalinden bir kilometre kadar önce. &lt;br /&gt;Pamfilya’nın o yıllardaki kralı Antonius Piu, kasabalarına en yararlı eseri yapana kızını armağan edeceğini söylemiş.&lt;br /&gt;İkiz kardeşlerden bir tanesi, milimetrik geometrik hesaplarla görkemli su kemerlerini yapmış.&lt;br /&gt;Diğeri de 15.000 kişilik o harika anfitiyatroyu.&lt;br /&gt;Kral iki projeden de çok etkilenmiş.&lt;br /&gt;Acaba kızımı ortadan bölüp ikisine eşit şekilde mi dağıtsam diye düşünürken, ikizlerden birisi hakkından vazgeçmiş de, diğer taş ustası Zenon genç kıza kavuşmuş.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Apena&lt;/b&gt;’nın mimarı ise armağanını, halk dansları kralı Mustafa Erdoğan’dan uzun vadeli sıra çekleri ile almıştır muhtemelen.&lt;br /&gt;Arena’yı Apena diye yanlış yazdım sanmayın.&lt;br /&gt;Kapısında öyle yazıyor.&lt;br /&gt;Biz nasıl olsa anlarız Ruslar anlasın diye Kiril harfleri ile yazılmış.&lt;br /&gt;İngilizce özentiliğinden, Rusçaya özenmeye terfi ettik hayırlısı ile.&lt;br /&gt;Arenayı beğenmedim sanmayın lütfen.&lt;br /&gt;Koltukları yeni stadyumlar gibi konforlu.&lt;br /&gt;Antik taşlara oturmanın nostaljik keyfi gibi olmasa da, bunlar daha rahat.&lt;br /&gt;Tam 4.500 kişilik.&lt;br /&gt;Kısa aralıklarla hem taze efsane Troya’yı, hem de ilk göz ağrımız Anadolu Ateşi’ni izledim.&lt;br /&gt;Erdoğan kardeşlerle ilgili çok ağır eleştiriler, işittim, okudum.&lt;br /&gt;Bunlardan en hafifi, Anadolu Ateşi’nin bir İrlanda gösterisi olan River Dance’den apartıldığı idi.&lt;br /&gt;Kritiklerini abartıp, PKK’ya yardım ettiklerini iddia edenler bile oldu.&lt;br /&gt;Anadolu Ateşi, 60 ülkede, 1600’den fazla gösteri ile, şimdilik on milyondan fazla kişi tarafından izlenmiş.&lt;br /&gt;Anadolu Halk Dansları, enfes bir lezzetle yerli yabancı herkese parmak ısırtmış.&lt;br /&gt;Vatanını pek seven kaç milliyetçinin, memleketine bu kardeşlerin yüzde biri kadar yararı dokunmuştur acaba?&lt;br /&gt;Gelelim tekrar Aspendos Arena’ya.&lt;br /&gt;Daha yaklaşırken Belkıs belediyesi ayakbastı parası olarak beş liralık otopark ücretini alıyor.&lt;br /&gt;İkinci bir Aspendos ile park gelirlerini ikiye katlayacakları besbelli.&lt;br /&gt;Arena’nın sahnesi mükemmel.&lt;br /&gt;Bir dönümlük sahnede, yan yana seksen dansçı horon tepebiliyor, sekiz metre yüksekliğindeki Truva atı, tavana deymeden sahneye çıkabiliyor.&lt;br /&gt;Varın gerisini siz düşleyin.&lt;br /&gt;3.500.000 Euro harcanmış.&lt;br /&gt;150 robot kullanılmış.&lt;br /&gt;Toplamı on iki kilometreyi, ağırlığı iki buçuk tonu bulan, dört yüz elli çeşit kumaş dikilmiş.&lt;br /&gt;Troya’nın sahneye konulması için, yüz elli dansçı yedi yüz yirmi saat çalışmışlar, toplam yüz yetmiş kemik kırılmış.&lt;br /&gt;Müziklerini, 5.400 saatlik bir çalışmanın ardından, benim de Prag’da canlı performanslarını izlediğim Prag Filarmoni orkestrası çalmış.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Pek beğenmişsin herhalde, yok muydu olumsuz tarafları?”&lt;/b&gt; diye soracak olursanız, bazı notları da iletmem gerekir.&lt;br /&gt;Eğer Anadolu Ateşi’ni daha önce görmemiş olsaydım, Anadolu’nun dans dili ile anlatılan bu klasik efsanesini sevebilirdim.&lt;br /&gt;Nitekim, Rus misafirler çılgınca alkışlayarak beğenilerini sıkça dile getirdiler.&lt;br /&gt;Rehberlerine sordum, en çok kostümleri ve kızların zılgıt çekmelerini sevmişler.&lt;br /&gt;Sahne sanatlarının lider ülkelerinin beğenisinden bahsediyorum.&lt;br /&gt;Onlar da beğendi ise, vardır bir sebebi demektir.&lt;br /&gt;Ama, İzmirli ünlü ozan Homeros’un, İ.Ö. 1180 yılında yazdığı İlyada Destanı’ndan uyarlanan bu Troya’yı ben pek beğenmedim.&lt;br /&gt;Eğer bir üçüncü gösteri daha düzenleyecekler ise, aman bunu da Anadolu’nun bir türlü bitemeyen dans dili ile yapmayıversinler.&lt;br /&gt;Ha Ali-Veli, ha Veli-Ali durumu bana göre bu &lt;b&gt;Anadolu Ateşi-Troya &lt;/b&gt;mevzuu kısaca söylemem gerekir ise.&lt;br /&gt;Gösterinin başlamasına bir saat kala, seyircileri keklik gibi koltuklara yerleştiriyorlar.&lt;br /&gt;Reklamlardan kaçış ya da zaping olanağı da yok.&lt;br /&gt;Yıkıyorlar beynimizi perdeye yansıttıkları ticari görüntülerle.&lt;br /&gt;Aynı reklâm on kere mi gösterilir?&lt;br /&gt;Yok, mudur şu devletin hava yollarının bir ikinci reklâm versiyonu?&lt;br /&gt;Kırmız halıda yürüyen insanlardan ve THY’den gına geldi.&lt;br /&gt;Bilgilendirme anonsları İngilizce ve Rusça.&lt;br /&gt;Sömürge memleketi gibi olduk adeta.&lt;br /&gt;Yirmi dakikalık arada, kadınlar tuvaletinin kuyruğu elli metreyi bulabiliyor.&lt;br /&gt;Hanımların, altına kaçırmak üzere olanları erkekler bölümüne iltica ediyorlar.&lt;br /&gt;Her şeye rağmen, hem bizler hem de Antalya bölgesine gelen misafirler için yepyeni bir tur olanağı çıktı ortaya.&lt;br /&gt;Emeği geçenlerin elleri dert görmesin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;19.08.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NEREYE GİTTİN BE KEMAL..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=116</link><pubdate>24.05.2007  IST</pubdate><description> Hani bana yeni yaşamını anlatacaktın.&lt;br /&gt;Daha geçenlerde, &lt;b&gt;“hele bir gel Olympos’daki evimize de nasıl emekli olunur göstereyim sana”&lt;/b&gt; diye özendirmiştin beni.&lt;br /&gt;Yirmi üç yıl kadar önce, sen henüz Alanya’da acente yöneticiliği yaparken tanışmıştık seninle.&lt;br /&gt;Coni ile oturduğunuz o yüce palmiyeli evde bize saksafon becerilerini göstermiştin.&lt;br /&gt;Deniz doğmamıştı henüz.&lt;br /&gt;Kitle turizminin başlangıç yıllarında, genç bir acenteci olarak nasıl da emeğin geçmişti şu mesleğe.&lt;br /&gt;Sonra otel yöneticiliğine başladın.&lt;br /&gt;Titiz ve mükemmelliyetçi yapınla kısa sürede sivrildin.&lt;br /&gt;Sunrise otellerini senin sayende tanımıştım.&lt;br /&gt;Başım sıkıştığında senin marjinal fikirlerinden yararlanmayı pek de severdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kemal, sarhoş bir Alman lobide olay çıkartıp duruyor, ne yapmamı önerirsin?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;- Herife kafa göz giriş&lt;br /&gt;- Amaan, başka seçeneğin yok mu?&lt;br /&gt;- Kelepçeleyip kazan dairesine sok iti, bir süre beklettikten sonra jandarmayı çağır&lt;br /&gt;- Dur ben bir de başkasını arayayım, bu böyle olmayacak..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahane diyaloglarımız olurdu doğrusu seninle.&lt;br /&gt;Hatırlar mısın, bir gün seni otel yöneticilerimizle sohbet etmeye davet etmiştim.&lt;br /&gt;Şöyle başlamıştın konuşmana:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Merhaba arkadaşlar, başka bir imkanınız varsa hemen bu işi bırakın ve buralarda arkanıza bakmadan gidin.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık kırk kişi afallamıştı senin bu sözlerinle.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Yok ille de bu meslekte ısrarcıysanız, o zaman kalın ve layığı ile yapın. Çünkü, severseniz güzel bir iştir bu otelcilik”&lt;/b&gt; diye sürdürmüştün konuşmanı.&lt;br /&gt;İnsanı her zaman güldüren, düşündüren, şaşırtan, çok özel bir dosttun sen be Kemal.&lt;br /&gt;Çeşme Triatlonu’na nasıl da istikrarla hazırlanmıştık.&lt;br /&gt;Bir seferinde, Manavgat Oymapınar barajından kızılderili kanolarıyla denize kadar antrenman yapmayı önermiştin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ne kadar sürer bu nehir antrenmanı sence Kemal ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;- bir aksilik olmaz ise iki saate aşağıdayız Tunç..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiz kişi ile başladığımız bu adrenalin soslu seyrü seferimiz, daha başlangıçtaki mini şelalede topluca devrilmemizden dolayı dört kişiye inmişti.&lt;br /&gt;Sekiz saat sonra, karanlık çöktüğünde, turdan dönen turist teknelerinin tuhaf bakışları arasında hedefimize, senin o güzel teknene varmıştık.&lt;br /&gt;Siz o gün Zeynep’le ayrılmadınız ya, hala ona şaşarım.&lt;br /&gt;Aslında ölümle içiçe yaşıyoruz.&lt;br /&gt;Yılda 250 şehit, 700 gazi, 5.000 trafik ölümü, canlı bombalar, cansız bombalar, kalleşçe döşenen mayınlar derken, ölüm hep yanıbaşımızda zaten.&lt;br /&gt;Alışmamız lazım şu lanet ölüme, ama alışamıyoruz işte.&lt;br /&gt;Hele ki böyle beklenmedik dost ölümleri derinden sarsıyor hepimizi.&lt;br /&gt;Neden düştün o tıkanası kanala be Kemal?&lt;br /&gt;Oysa daha yapacak ne çok işin vardı.&lt;br /&gt;Kitabını yayımlayacaktın, beni teniste yenecektin, uzun Triatlon’u bitirecektin, Carlos Santana’yı konserinde izleyecektin, kahkahalarınla çevrene ışık saçacaktın..&lt;br /&gt;Neydi acelen, neden gittin böyle apar topar be Kemal?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;24.05.2007 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NEREDEN NEREYE..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=117</link><pubdate>26.05.2007 IST</pubdate><description> Bergama kralı 2. Attalos, İ.Ö. 150 yılında güçlü donanmasının barınması için bu güzel şehri kurmuş.&lt;br /&gt;Şehrin adını da kendi isminden esinlenerek &lt;b&gt;Attalaia&lt;/b&gt; koymuş.&lt;br /&gt;O zamanlarda ve ondan da eski &lt;b&gt;Pamfilya&lt;/b&gt; döneminde şehri görmeye gelenleri turistten sayamayacağımız için, biraz daha yakın tarihimize bakmamız gerekecek.&lt;br /&gt;Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Antalya’yı işgal eden İtalyan güçleri 1919-1921 yılları arasında o dönemin otelleri de sayabileceğimiz hanlarda konaklamışlar.&lt;br /&gt;Han turizmi sonrası açılan ilk otel ise Park Otel.&lt;br /&gt;Açıldığı yıl ise 1932.&lt;br /&gt;Otele işletmeci bulmakta hayli zorlanmış o yılların Antalya valisi ve belediye başkanı.&lt;br /&gt;Teklif edilen işbilir esnafın neredeyse tümü, &lt;b&gt;“biz pezevenk başı mıyız?”&lt;/b&gt; diye geri çevirmişler şehrin amirlerini.&lt;br /&gt;Neyse ki bıçkın &lt;b&gt;Kuzu Haydar&lt;/b&gt; ve iki arkadaşı oteli işletmeyi kabul etmişler ve Antalya’nın ilk oteli böylece açılmış.&lt;br /&gt;Kansız işgal sırasında, konakladıkları hanlara paralarını da ödeyen İtalyan askerlerini turistten saymaz isek, Antalya’nın ziyaret edilme yılları 1950’li yıllarda başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doktor Burhanettin Onat&lt;/b&gt;, milletvekilliği döneminde sıkça Antalya’yı tanıtarak diğer meclis üyelerini ve onların yakınlarını Antalya’ya getirmeyi başarıyor.&lt;br /&gt;1953 yılında yine onun girişimiyle Aspendos Tiyatrosu’nda ilk Tiyatro ve Müzik Festivali düzenleniyor.&lt;br /&gt;Bin sekiz yüz yaşındaki bu antik tiyatroda, 1950’lerde güreş müsabakaları düzenleyen o zamanın Antalyalıları, ilk başlarda bu etkinliği yadırgasalar da o dönemin &lt;b&gt;Antalya valisi İhsan Sabri &lt;/b&gt;&lt;b&gt;Çağlayangil&lt;/b&gt;’in de kararlı desteğinin ardından, etkinliği giderek benimsemişler.&lt;br /&gt;Bu festival sayesinde, özellikle İstanbul ve Ankara’lı sanatseverlerin dikkati bu bölgeye çekilmiş.&lt;br /&gt;1958 yılında Antalya’nın ilk seyahat acentesi kurulmuş: &lt;b&gt;“Express Tourism Office”.&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;Kuran girişimci ise Ali Rıza Öndemir.&lt;br /&gt;1959 yılında Alman Bunte dergisi Antalya valisi Niyazi Akın’a sahildeki obaları sormuş.&lt;br /&gt;Şehir boş kalmasın, halkın hepsi yaylalara göçmesin diye yapılan bu plaj obalarını muzip vali şöyle açıklamış: &lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Obaları, Almanlar gelip ücretsiz konaklasın diye koyduk oraya”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Haber Almanya’da çıktıktan bir yıl sonra, biranın fiyatı bir Lira eksik diye kilometrelerce yol gitmekle ünlü bir çok Alman obalarda konaklamaya gelmiş.&lt;br /&gt;İkinci yıl yine gelenler ise, &lt;b&gt;“ne yazık ki kampanya bir yıllıktı”&lt;/b&gt; diye zor ikna edilmiş.&lt;br /&gt;1967 martında İzmir aktarmalı ilk charter seferi düzenlenmiş Antalya’ya.&lt;br /&gt;90 kişilik Alman kafilesini karşılayanların arasında Yaşar Sobutay da vardı.&lt;br /&gt;1969 yılında Sobutay Antalya’nın ikinci seyahat acentesini kurdu.&lt;br /&gt;Antalya turizm tarihine adını başarıyla yazdıran &lt;b&gt;Pamfilya Turizm&lt;/b&gt;, çalışmalarını hala başarıyla sürdürüyor.&lt;br /&gt;1960’lı yılların ilk turistik oteli ise adı sonradan &lt;b&gt;Büyük Otel&lt;/b&gt;’e dönen &lt;b&gt;Turistik Teras&lt;/b&gt; oteli.&lt;br /&gt;1970 yılında Avusturya’nın &lt;b&gt;Touropa&lt;/b&gt; firması, on beş günde bir doksan Avusturyalı’yı Viyana’dan Antalya’ya taşımaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İlk ciddi tatil köyü ise Kemer’deki İtalyan Tatil Köyü Valtur..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;1976 yılında açılan, içinde Çıplaklar Plajı bile barındıran bu ilginç tatil köyüne girebilmek için, araya nüfuzlu devlet adamları konulurdu o yıllarda.&lt;br /&gt;Aynı yıl ben de ailemle bu tesise gitmiştm.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Tunç Harikalar Diyarında”&lt;/b&gt; kıvamında bir hafta geçirmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceleri Kemer’e ancak dağlardan ciplerle ya da deniz yoluyla varılabilirken, açılan yol ve tünel sayesinde Kemer’e ulaşım, bu tatil köyü sayesinde çok rahatlamıştı.&lt;br /&gt;Bundan kısa bir süre sonra, İtalyan turistleri Istanbul’dan aktarmalı olarak Antalya’ya uçuran bir THY uçağı, Isparta dağlarına çarpıp parçalanınca İtalyanlar tesisi Fransızlara, tatil köyü, animasyon, açık büfe gibi bir sürü ilk’in mucidi Club Med’e devretti.&lt;br /&gt;1974 yılında Kıbrıs Adası’na yapılan Barış Harekatı’nı Batı aynı şekilde algılamadı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Türkler Ada’yı işgal ettiler”&lt;/b&gt; dediler ve sadece Kıbrıs’a ambargo koymadılar.&lt;br /&gt;Giderek artan charter seferleri bir anda durdu ve bu yazısız ambargo 1984 yılına kadar sürdü.&lt;br /&gt;Bu arada karavanla gelen giden oluyordu, ancak bu ciddi bir turizm hareketi sayılmazdı.&lt;br /&gt;1984 yılında Antalya’da beş-altı bin yatak vardı ve bunların büyük çoğunluğu Alanya bölgesindeydi.&lt;br /&gt;O yıl 250.000 turist geldi Antalya bölgesine.&lt;br /&gt;Davullar, zurnalar, folklor gösterileriyle karşılandılar.&lt;br /&gt;Istanbul’dan ilk geldiğim yıl olan 1984 yılında birisi kulağıma eğilip de, &lt;b&gt;“daha bu bir şey değil, 2005 yılında 7.300.000 turist gelecek Antalya bölgesine”&lt;/b&gt; deseydi herhalde beş dakika gülerdim.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;font color=&quot;#0000FF&quot;&gt;Şimdi, 2020’li yıllarda sadece Antalya’da yirmi milyon turist ağırlamak için hazırlıklar yapılıyor.&lt;/font&gt;&lt;/b&gt;Artık bunun gerçekleşebileceğini görüyorum.&lt;br /&gt;Antalya, 630 kilometre sahili, beş yüz bine yakın yatak kapasitesi, antik kentleri, iki yüz bin yıllık tarihi Karain Mağarası, Perge’si, Aspendos’u, antik kentleri, limanları, Kral Mezarları, koyları, şelaleri, ormanları, akarsuları ile bir dünya kültür hazinesi..&lt;br /&gt;Organizasyon eksikliğimizden, toplu hareket etme handikapımızdan dolayı sadece deniz, güneş ve kumunu pazarlayabiliyoruz henüz.&lt;br /&gt;Attalaia, üç yüz’den fazla güneşli günü, yüz yirmi dokuz mavi bayraklı plaj ve marinası, tertemiz denizi ile rakiplerinden hayli ileride.&lt;br /&gt;Bakımsız, zevksiz, ama güzel bir kadın formatında, dünya kamuoyunun gözünün önünde.&lt;br /&gt;Geleceği de hayli parlak gözüküyor.&lt;br /&gt;Doğru işlenir, işin uzmanları tarafından yönetilir ise sadece Türkiye’nin değil Akdeniz çanağının turizm başkenti olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;26.05.2007 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NERDESİN IRIS ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=102</link><pubdate>20.03.2006 IST</pubdate><description> — merhaba Iris nasılsın?&lt;br /&gt;— İyilik Tunç ya sen? Havalar ısındı mı Antalya’da?&lt;br /&gt;— Hem de nasıl. Sıkı bir yürüyüşün ardından denize bile girilir. Senin güneşi az görmüş vatandaşların zaten her fırsatta sudalar.&lt;br /&gt;— Yapma ya. Bizim buralar hala soğuk. Kıskandırıyorsun doğrusu.&lt;br /&gt;— İyi de gelen giden pek yok bu aralar sizin oralardan.&lt;br /&gt;— Ocak ayında geldiğimizde rezil olduk oralarda hatırlıyorsan.&lt;br /&gt;— Neydi sebebi hatırlayamadım.&lt;br /&gt;— Her yer inşaat, işçi, çukurdu ya hani Antalya’da. Soğuk olduğu için denize de girilmiyor. Yağmur yağınca, güneş de olmayınca, çekilmez oluyor kamyonların arasında gezinmek. Ekonomi yapan otellerin soğuk lobilerinde Almanya’daki evimizin hayalini kurarak büzüşüp kalmıştık hatırlarsan.&lt;br /&gt;— Amaaan, sen de şimdi turist ağzıyla konuşma benimle. Kimin için yapılıyor onca çalışma pekiyi? Yazın gelecek turistlerin konforu için tabi ki. &lt;br /&gt;— İyi de, bunun bizim gibi kışın gelen kekliklere ne yararı oluyor? Sen olsan bir daha gelir misin kolayına?&lt;br /&gt;— Şimdi gelenlerin azalmasının bununla ilgisi ne pekiyi?&lt;br /&gt;— Aslında biraz çekiniyoruz doğrusunu istersen?&lt;br /&gt;— Ne var ki çekinecek?&lt;br /&gt;— Göçmen kuşlar nisan ortasında Türkiye’nin üzerinden geçeceklermiş. Yine grip olmalarından korkuyoruz.&lt;br /&gt;— Canım sen de.. Laf mı şimdi bu. Kuzey Almanya’da bir kedi öldü diye benim Münih’e gitmeye korkmam gibi absürd bir durum bu söylediğin.&lt;br /&gt;— Televizyon’daki Türkiye görüntüleri de korkutuyor bizi aslında. Diyarbakır’da ilkokul çağındaki çocuklar, çarşaflı yaşlı anneleri ile birlikte Filistinli çocuklar gibi polise niye taş atıyorlar ?&lt;br /&gt;— &lt;b&gt;“Yine bölücü örgütün bir provakasyonu bunlar”&lt;/b&gt; desem ne sen anlayacaksın ne de Heiner. Şöyle top çevireyim. Aslında bu geleneksel bir güney-doğu oyunudur. &lt;br /&gt;— Ne acayip bir oyunmuş bu böyle.&lt;br /&gt;— &lt;b&gt;Taştopu&lt;/b&gt; denir bu yöresel oyuna. Büyükler ve küçükler kırlarda ve caddelerde oynarlar. Bir tür &lt;b&gt;“hoş geldin ilkbahar” &lt;/b&gt;şenlikleri gibidir.&lt;br /&gt;— Cenazede taştopu oyunu ha? Oyun sırasında ölenler de olmuş ama.&lt;br /&gt;— Canım o kadar kaza her oyunda olur. Ayıla bayıla gittiğiniz İspanya’da, yavru keçileri çan kulesinden aşağıya atıp alkışlarla öldürüyorlar, gencecik boğaları şişleyerek katledip beyaz mendil sallıyorlar, yine boğaları daracık sokaklara salıp önlerinden kaçışıyorlar. Bu abuklukların adı festival oluyor da bizim &lt;b&gt;“taştopu”&lt;/b&gt; nun nesi tehlikeliymiş?&lt;br /&gt;— Ya Hamburg’daki faciaya ne diyorsun?&lt;br /&gt;— O da neyin nesi?&lt;br /&gt;— Okumadın mı? Psikopat bir Türk, karısına kızıp kafasını kesmiş. Başını bir süre elinde sokaklarda gezdirdikten sonra karakola teslim olmuş. Gazeteler yarım sayfa yer verdiler temsili resimlerle. Türkler, neredeyse her gün bu tür haberlerle basının gündeminden düşmüyorlar. Türk diye sadece Almanya’da yaşayan Türkleri tanıyan bizimkiler de haliyle korkabiliyorlar oralara gelmeye.&lt;br /&gt;— Ee hoş olmamış tabi ki. Bizim eski padişahlardan Yavuz Sultan Selim, hani siz Kaiser diyorsunuz ya onlara, Mısır seferinden dönerken birden bu lüzumsuz ayaklanmadan sorumlu tuttuğu Mısır valisinin kafasını attan indirip çölün ortasında kesivermişti. İlk mola yerine kadar da elinde taşımıştı. Eski bir gelenek desem, sen şimdi yine yanlış anlayacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Side ve Lara’da kanalizasyonu denize verip otel misafirlerini kendi dışkılarıyla birlikte yüzdürüyormuşsunuz. Elli milyon dolarlık otellerinizin lobileri zaman zaman bok kokuyormuş. Doğru mu bunlar?&lt;br /&gt;— Her şeyi abartmaya bayılıyorsunuz siz de be Iris. Ben de duydum hadiseyi. Yahu, o gün lobiyi temizleyen çocuk kuru fasulyeyi biraz fazla kaçırmış. Bütün olay bu. Bild gazetesi genel yayın yönetmeni olan lavuğu Hürriyet’in yönetim kuruluna aldılar, herif hala doyamadı Türkiye aleyhine yazı yazmaya. Rakiplerimizin oyunları bunlar tamamen. İnanmayın her duyduğunuza hemen. &lt;br /&gt;— Bunca kültür ve gelenek farkıyla nasıl bir arada yaşayabileceğiz Tunç?&lt;br /&gt;— Ben de bilmiyorum Iris. Bizim az bir kısmımız zaten Avrupalı gibi yaşıyor, düşünüyor. Ama çok daha kalabalık bir bölümümüz ise has Anadolulu. Yani küçük Asyalı. Biz Avrasyalılar, zaten aramızda iyi anlaşabilsek taştopu oyununu bırakacağız. &lt;br /&gt;— Dağlarınızda hala savaş varmış ama.&lt;br /&gt;— Canım orası taa güney doğu. Ben sana Antalya’ya niye gelmiyorsunuz diye sormuştum.&lt;br /&gt;— İyi de Tunç, biz Türkiye’yi tanıdığımızdan hangi şehrin nerede olduğunu biliyoruz. — Almanya’yı hiç görmemiş biri için nasıl Heidelberg ile Bremen sanki birbirlerine yakın iki şehir gibi gözükür ise, Türkiye’ye hiç gelmemiş 65 milyon Alman için de Diyarbakır ile Antalya sanki yakınmış gibi gelebilir. Hem siz niye çözemediniz hala şu Kürt sorununu?&lt;br /&gt;— Anlamadığınız konularla ilgili racon kesmeye bayılırsınız zaten. &lt;b&gt;“Herkes Türktür, Türk’ün karda yürüyüp kırt kırt diye ses çıkartanlarına zaman içinde fonetik bir yanılgıyla Kürt denmiştir”&lt;/b&gt; desem, hem sen anlamayacaksın hem de saksağanlar bana gülecek. Halledemedik hala ne yapalım? Sizin turistlerden kazandığımız paralarla yine sizden tank, top, tüfek alıp dağa, taşa sıkıyoruz. Daha ne yapalım? Bu işleri başımıza saran zatı, özel bir adada serçe sütüyle büyütüyoruz yine beğendiremiyoruz kendimizi size. Siz, iki çatapat patlattılar diye Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve saz arkadaşlarını bir gecede &lt;b&gt;“intihar etmişler tüh”&lt;/b&gt; numarasıyla ortadan kaldırıverdiniz. Konuşturma şimdi beni.&lt;br /&gt;— Nereler gittin be Tunç. Biraz daha kızarsan Nazilikle filan suçlamaya kalkacaksın beni. Ben sana bizdeki yansımanızı anlatmaya çalışıyorum.&lt;br /&gt;— Yaa kusuruma bakma İris. Canım biraz sıkkın da. Otelimizi yıkayıp pakladık, havuzlarımızı doldurduk, ellerimizde çiçeklerimiz misafirlerimizin yolunu beklerken biraz dolmuşum galiba. Heiner nasıl?&lt;br /&gt;— İyi iyi. Jakob’la masa tenisi oynamaya gittiler. &lt;br /&gt;— Gelince selamımı ilet lütfen. Komşularına da söyle lütfen. Türkiye bildiğiniz gibi. Sakin ve sıcak yani. Hepinizi bekliyoruz.&lt;br /&gt;— Tamam tamam söyleyeceğim. En kısa sürede oradayız, sen merak etme..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;20.03.2006 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NEE KAMBOÇYA’DA MISIN,             ORASI DA NEREDEYDİ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=159</link><pubdate>Wed, 31 Mar 2010 11:32:42 IST</pubdate><description> Telefonla arayan arkadaşlarımın ilk tepkisi genelde buna benzer oldu.&lt;br /&gt;İlk şokla bu Güneydoğu Asya ülkesini, Kamerun, Kamçatka, Kolombiya dahil bir çok yerle karıştıran oldu.&lt;br /&gt;Şöyle diyaloglar da yaşadım.&lt;br /&gt;Yaa, orası Vietnam’ın bir şehri değil miydi?&lt;br /&gt;Hayır, Vietnamlılar bir süre işgal edip sonra ülkelerine dönmüşler.&lt;br /&gt;İyi de senin orada işin ne?&lt;br /&gt;Evet, gerçekten de benim ne işim vardı oralarda?&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Ground Handling International”&lt;/b&gt; bir tür; &lt;br /&gt;yer hizmetleri kuruluşları, havayolu şirketleri ve onlara mal tedarik eden kuruluşların buluşmalarını düzenleyen organizasyonlar içinde en önemlilerinden birisi.&lt;br /&gt;Düzenleyicileri her yıl, bir batıda, bir de doğuda buluşturuyorlar bu sektörün aktörlerini.&lt;br /&gt;2009 kasımında, İtalya-Sorrento’da buluşanların neredeyse tamamı Kamboçya’ya da gelmişti.&lt;br /&gt;Önümüzdeki senenin programı da şimdiden belli.&lt;br /&gt;Avusturya-Viyana ve Vietnam-Ho Chi Minh (Saigon lafı Çin’i çağrıştırıyor diye şehrin adını değiştirmiş Vietnamlılar).&lt;br /&gt;Asya bölgesi, 11 Eylül sonrası travmaya giren havacılık ve turizm sektörünün yüz akı adeta.&lt;br /&gt;Eski dostlarla söyleşiliyor, yeni ürünler, yeni yüzler tanınıyor, hem de o ülkenin turizmine küçük de olsa bir katkı sağlanıyor.&lt;br /&gt;Bizler de, Kamboçya’nın bu deniz görmeyen önemli şehri Siem Reap’de Çelebi’yi, Türkiye ve Hindistan yöneticileri olarak temsil ettik.&lt;br /&gt;Gittiğimiz mart ve nisan ayları ülkenin en sıcak ayları imiş.&lt;br /&gt;Bizim Antalya’nın, bayıltan ağustos sıcağına biraz daha nem katın işte öyle bir tropik iklimden bahsediyorum.&lt;br /&gt;Moskova’nın – 15 derecelik karlı ikliminden iki gün sonra, + 35 dereceyi gören bedenim, bu elli derecelik ısı farkına uyumda biraz zorlandı.&lt;br /&gt;1994 yapımı “The Killing Fields” (Ölüm Tarlaları) filminden nasıl da etkilenmiştim.&lt;br /&gt;İngiliz yönetmen Roland Joffe’nin, içinde en iyi film dalı da olmak üzere üç Oskar ödülü kazandığı bu enfes politik dram filmi, yaşantım boyunca en etkilendiğim filmlerden biri olarak kalmıştır.&lt;br /&gt;Bir gün, o filmin çekildiği topraklara gideceğimi hiç düşünmemiştim.&lt;br /&gt;Çilekeş Kamboçya, ya da kendi deyişleriyle Kmer halkı, neredeyse bir ömür boyu farklı hükümdarlıkların boyunduruğu altında yaşamış.&lt;br /&gt;Tam Fransız, İngiliz sömürgeliğinden kurtulduk derken, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonlar tarafından işgal edilmişler.&lt;br /&gt;1973-1974 yılları arasında dünya’nın eli kanlı jandarması ABD, Japonya’ya tüm savaş boyunca attığı toplam bombanın yaklaşık üç katı kadarını bu yoksul halkın üzerine kusmuş.&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;Amerika’yla iyi geçinin, yoksa ülkenize demokrasi getiririz&lt;/b&gt;” özdeyişi daha o yıllarda söylenmeye başlamış.&lt;br /&gt;En önemli geçim kaynağı pirinç olan bu yoksul ülkenin yıllık pirinç üretimi, 3 milyon 800 bin tondan 650 bin tona inince açlıktan ölümler de başlamış.&lt;br /&gt;Ama, önce Hindu, daha sonra da Buda (halkın % 95’i Budist) dinine gönülden bağlanan bu barışçı halka, hiçbir ülke kendi öz evladı Pol Pot kadar eziyet edememiş.&lt;br /&gt;Kral tarafından bursla Fransa’ya okuyup ülkesine yararlı olması için gönderilen Pol Pot (1928-1988) adlı katil, 1949 yılında Fransız Komünist Partisi’ne üye olduktan sonra kendisine Stalin’i örnek almış.&lt;br /&gt;Ülkesine döner dönmez de, 1975-1979 yılları arasında dünya çapında bir soykırım utancına imza atmış.&lt;br /&gt;Önce, o yıllarda bir milyon olan başkent nüfusunun tümünü şehirden dışarıya atarak, adları Kızıl Kmerler olarak bilinen bin adamı ile birlikte şehre yerleşmiş.&lt;br /&gt;Kendisi, Fransızcayı bir Fransız kadar iyi bilmesine rağmen, kendisi dışında neredeyse bütün; &lt;br /&gt;Yabancı dil bilen, doktor, mühendis, öğretmen, her türlü entelektüel Kamboçyalı’yı  organize olarak öldürtmeye başlamış.&lt;br /&gt;O yıllarda yedi milyon olan toplam ülke nüfusunun, üç milyon üç yüz bin aydın ve sade vatandaşını; asarak, kurşuna dizerek, döverek, aç bırakarak katletmiş.&lt;br /&gt;Bu insanların bir bölümünü de, içlerinde 100 ile 500 cesetin bulunduğu 129 kuyuya topluca gömdürmüş.&lt;br /&gt;Katliamın yapıldığı yerde şu anda bir anıt mezar var.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İşte bu kara talihli bölge, tüm dünyaca Ölüm Tarlaları olarak tanınıyor.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kamboçya, daha sonra komşusu Vietnam tarafından işgal ediliyor.&lt;br /&gt;15 nisan 1988 tarihinde Pol Pot’un kalp krizinden ölümünden sonra, 1997 yılında Kızıl Kmerler dağılıyor.&lt;br /&gt;Bizler şu günlerde, 12 eylül 1980’in emekli paşalarının yargılanma konularını daha yeni yeni tartışabiliyoruz.&lt;br /&gt;İşin ilginç yanı, ülkenin yarısını katleden bir katil ordusundan henüz tek kişi bile hakim karşısına çıkarılamamış.&lt;br /&gt;Toprağı bol olsun, ünlü Fransız bilim adamı Jacques Yves Cousteau ne demişti hatırlar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Dünyada birçok canlı türünü inceledim, gözlemlediğim kadarı ile yeryüzünün ne yazık ki en tehlikeli canlı türü insan”..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;27.03.2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NE MUTLU TURİSTİM VAR DİYENE..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=33</link><pubdate>01/05/1999 IST</pubdate><description> Alanya Lisesi yakınlarında, cadde üzerindeki bir duvarda, yıllardır tuhaf bir slogan durur. Boyaları giderek dökülen bu resimli sloganda;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Akdeniz foklarının nesli tükeniyor, onları yaşatalım” deniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokakta kedi, köpek görünce onları tekme tokat kovalayan, ya da süzme bir hayvan severlikle onlara sigara izmariti ikram eden vatandaşlarımız; bu ilandan ne anlar diye hep merak eder dururum. Fokları, Kaptan Cousteau’nun belgeselinden başka yerde görmediğimden, olur da bir gün bir yerde karşılaşırsak; nesillerinin tükenmemesine nasıl katkım olur hala karar vermiş değilim.&lt;br /&gt;Belki bir balık lokantasına davet edebilirim sayın fok ailesini. Ya da, tuttuğum balıkları yuvalarına kadar servis yapabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALKOD gençliğin bu başarılı slogan çalışmasından sonra dün de, ALTİD’in bir o kadar çarpıcı sloganını, sanayi girişinde gördüm:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Turist döviz, döviz sanayi, sanayi kalkınma getirir”.&lt;br /&gt;Vay vay,vay!... Özgün tanıtım bu işte.&lt;br /&gt;Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, şapka devriminin anlatılması kıvamında vecizeler.&lt;br /&gt;Antalya’ya 250 bin turist gönderen Rusya’nın Moskova Fuarı’na; üzerinde Alanya bile yazmayan altı metre kare yerde iki posterle katıl, sonra da, kaportacısına kadar turizmden geçinen Alanyalı’ya turist tarifi yap.&lt;br /&gt;Dahiyane bir buluş doğrusu.&lt;br /&gt;Umarım ileride;&lt;br /&gt;“Akdeniz turistlerinin nesli tükeniyor, onları yaşatalım” gibi özlü sözlerle, tüm caddeleri donatmak zorunda kalmayız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğu &lt;br /&gt;01/05/1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NASIL DİNLENİR ŞU KLASİK MÜZİK..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=142</link><pubdate>11:28:07 IST</pubdate><description> Nasıl da sıkılırdım çocukken babam yanına oturtup dinletmeye çalıştıkça.&lt;br /&gt;Gıy gıy da gıy gıy gibi gelirdi inleyen keman nameleri kulağıma.&lt;br /&gt;Zorla balık yağı içiriliyor gibi olurdum.&lt;br /&gt;Hele o operalar, o aryalar yok mu..&lt;br /&gt;Koca koca kadınların, adamların, o komik kıyafetler içinde yırtınmaları hiç duygulandırmazdı beni.&lt;br /&gt;Türkçe operalarda bile söylenenleri anlamak zordur aslında.&lt;br /&gt;Moskova’nın pek ünlü Bolşoy tiyatrosunda izlediklerim dahil, uyumadan tamamladığım bir opera eseri henüz icat olmadı.&lt;br /&gt;Bale gösterilerinde dans, zıplama, sahneye hızla giriş çıkışlar olduğundan rahat uyunmuyor.&lt;br /&gt;Türkü, oyun havası da pek sevmem.&lt;br /&gt;Sanat, kültür, gezi konularında yazmam istenen taze dergimizde daha fazla batmadan sevdiklerime geleyim bari.&lt;br /&gt;Beni duygulandıran, mutlu eden, geçmişe götüren her türlü müzikte kendimden parçalar bulurum.&lt;br /&gt;Ray Charles’dan, Fikret Kızılok’a, Paul Simon’dan, Orhan Gencebay’a geçer dururum.&lt;br /&gt;Klasik batı müziği ve opera ile barışmamı sinema sanatına borçluyum.&lt;br /&gt;Hayatı filmlerle daha iyi algılayan bir adam olarak, film melodileri beni klasik müzik dünyasının içine çekiverdi.&lt;br /&gt;Ravel’in Bolerosu’nu, Bo Derek ve Dudley Moore’ın başrollerini oynadıkları, yönetmenliğini John Derek’in yaptığı 1984 yapımı &lt;b&gt;Bolereo&lt;/b&gt; filminde sevmiştim.&lt;br /&gt;Carl Orff’un Carmina Burana’sı, John Moore’un 1976 yapımı &lt;b&gt;Omen 666&lt;/b&gt; filminde unutulmazlarım arasında yerini almıştı.&lt;br /&gt;1972’nin ünlü Mafya filmi &lt;b&gt;Baba&lt;/b&gt;, aryaları ile kalbime kazındı.&lt;br /&gt;Sonra, Londra’nın West End bölgesinde her gidişimde birkaç tanesini izlemeden dönmediğim müzikaller doldu hayatıma.&lt;br /&gt;Mama Mia, Batı Yakası Hikayesi, Porgy ve Beast, Güzel ve Çirkin, Kasabanın Cadıları, Cats, Jesus Christ Superstar, Evita.&lt;br /&gt;Bir çoğu İngiliz besteci, müzik dehası Andrew Lloyd Webber’a (1948) ait olan bu müzikaller, yeni yüzyıla da damgasını vuracağa benziyor.&lt;br /&gt;Klasik batı müziği ile ilgili bir yazı yazmaya karar verince konuyu bir uzmanına danışmaya karar verdim.&lt;br /&gt;Karaalioğlu Parkı’nda 2008 yılında başladığımız Günbatımı Konserleri’nde, başından sonuna kadar bizlere desteğini esirgemeyen Antalya Devlet Opera ve Balesi orkestra şefi Hakan Kalkan en doğru adres oldu.&lt;br /&gt;Uzmanlığının yanı sıra kanatsız bir melek olan sevgili Hakan’dan aldığım bilgileri özetleyerek yazıyorum..&lt;br /&gt;klasik müzik sazları (enstrümana artık saz deniyor, bildiğimiz saza da bağlama) on beşinci yüzyılda icat edilmeye başlıyor.&lt;br /&gt;Teksesli müzikten çoksesli (polifonik) müziğe geçiş 1450’li yıllarda, kilisenin önemli katkılarıyla oluyor.&lt;br /&gt;Sazlar; yaylılar, üflemeliler, vurmalılar diye üç ayrı grupta toplanıyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yaylılar&lt;/b&gt;, ki bunlara keman ailesi de deniyor, boy sıralamasına göre, keman, viyola, çello (buna viyolonsel de deniyor) ve kontrbas’tan oluşuyor.&lt;br /&gt;Tıpkı, çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana gibi&lt;br /&gt;Bu ne alaka oldu şimdi diye düşünmeyin ben böyle benzeterek daha iyi öğreniyorum.&lt;br /&gt;Keman ailesi yine sırası ile soprano, alto, tenor ve bas sesleri çıkarıyor.&lt;br /&gt;Yani inceden kalına doğru.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Üflemeliler&lt;/b&gt; ise şöyle : flüt, klarnet, saksofon (klasik müzik konserlerinde kullanılmıyor), obua, fagot, trompet, trombon, korno ve tuba.&lt;br /&gt;Bunlar da kendi aralarında tahta ve bakır nefesliler diye ikiye ayrılıyorlar ama işkencemi o kadar derinleştirmeyeceğim.&lt;br /&gt;Bir de &lt;b&gt;vurmalılar&lt;/b&gt; var.&lt;br /&gt;Timpani, zil, üçgen, kastanyet, çıngırak, tef, davul, ksilofon, vibrafon, marinba ve trampet &lt;br /&gt;Bir senfoni ya da opera-bale orkestrası 50-110 kişiden oluşuyor.&lt;br /&gt;Ekmek-köfte örneği buraya da uyarlanabilir&lt;br /&gt;Senfoni orkestrası, belirli bir eseri çalışıp icra ederken, opera ve bale orkestrası balerinler ve opera sanatçıları ile de uyumla çalmak zorunda.&lt;br /&gt;Yani işleri daha zor&lt;br /&gt;Bir orkestranın yaklaşık yarısını yaylı sazlar oluşturuyor&lt;br /&gt;Bir futbol teknik direktörünün oyun başladıktan sonra maça katkısı % 10-20 kadarken, bir orkestra şefinin katkısı ise yüzde yüz.&lt;br /&gt;Yani, bir takım antrenörsüz iyi kötü futbol oynayabilirken, şefsiz bir orkestranın çalma ihtimali yok gibi.&lt;br /&gt;1502 yılında, İtalya’nın Ferrara kentinde Romalı yazar Plautus’un komedyalarının arasına konan intermezzolar (perde arası oyunu), operanın doğal başlangıcı olarak kabul edilse de, modern anlamda ilk opera ve bale eserleri on yedinci yüzyılda sahneye konmuş.&lt;br /&gt;Şimdiki şefler ellerindeki zarif bagetlerle orkestralarını yönetirlerken, ilk şefler devasa asalarını yere vurarak takımlarını yönetirlermiş.&lt;br /&gt;Üflemelilerin hepsinin ayrı notaları var ve bunu çalan her sanatçı solist kıvamında&lt;br /&gt;Konser başlamadan önce, piyano ve kemanla son provayı yapan en öndeki kemancıya baş kemancı deniyor.&lt;br /&gt;İşini iyi yaparsa şef kendisini aralarda elini sıkarak kutluyor.&lt;br /&gt;Konu lütfen, numarasını iyi yapan ayı balıklarının ağzına aralarda bakıcısının balık vermesiyle karışmasın.&lt;br /&gt;Türkiye’de opera ve balenin doğumu 1948-Ankara&lt;br /&gt;Leyla Gencer (1928-2008), bir başka adıyla Tük Diva’sı, 1953 yılında gittiği opera sanatının doğduğu yer olan İtalya’da, ölene kadar ülkemizi büyük bir başarıyla temsil etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserden sıkılırsanız arada çıkabilirsiniz.&lt;br /&gt;Antrenörü tarafında kötü oynadığı için kenara ayılan oyuncular, sanki sakatlanmış da kendi isteği ile çıkıyormuş numarası yaparlar ya hani bazen.&lt;br /&gt;Siz de konsere uygun bir bahane uydurabilirsiniz.&lt;br /&gt;Sonuna kadar kalırsanız alkışlamayı ihmal etmeyin.&lt;br /&gt;Ortalarda eser bitmeden coşmayın.&lt;br /&gt;Deneyimli birini göz ucuyla kontrol edip alkışa öyle başlayın.&lt;br /&gt;Her ne kadar Cem Yılmaz, &lt;b&gt;biz sanatçılar da karbonhidratla besleniyoruz dese de&lt;/b&gt;, içten gelen her alkış onların hala en önemli vitamin kaynağı.&lt;br /&gt;Ben klasik batı müziği ile barıştım, darısı küskünlerin başına..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;26.11.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>NASIL BİR DUYGUDUR BABA OLMAK ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=149</link><pubdate>Fri, 22 May 2009 10:23:12 IST</pubdate><description> Babamdan otuz beş sene sonra ben de, 1991 yılında baba oldum.&lt;br /&gt;Kızımı ilk kucağıma aldığımdaki duygularımı tarif etmekte hala zorlanırım.&lt;br /&gt;Mutluluk, endişe, gurur, coşku, huzur bunlardan ilk aklıma gelenler..&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_left&quot; src='images/su2.jpg'&gt; &lt;br /&gt;On sekiz yıl bu kadar mı çabuk geçermiş.&lt;br /&gt;Bir süredir iki farklı şehirde yaşamanın verdiği özlem duygusunun üzerine, şimdi bir de iki farklı ülkede yaşamanın hasreti eklenecek.&lt;br /&gt;Kendisine onca yurt dışında yaz kampına katılma önerimizi kibarca geri çeviren Su, birden üniversiteyi Fransa’da okumaya karar verdi.&lt;br /&gt;Tanıdığım en istikrarlı genç şahsiyetlerdendir.&lt;br /&gt;Yaklaşık on yıldan beri Moda Tasarımı eğitimi almak istediğini söyler durur.&lt;br /&gt;Ben bunu ilk başlarda, bir erkek çocuğunun pilot ya da futbolcu olması gibi geçici bir heves zannetmiştim.&lt;br /&gt;İş giderek ciddileşmeye başladı.&lt;br /&gt;Önce, Istanbul Saint Benoit gibi altı yüz kırk yedi yıllık geçmişi olan bir Fransız lisesinden, kendi isteği ile sadece on üç yıllık kısa bir eğitim geçmişi olan Pera güzel sanatlar lisesinde Resim eğitimi almak için ayrıldı.&lt;br /&gt;Sonra yine kendi çabaları ile okuyacağı üniversiteyi buldu, orası için gerekli olan dil sınavını (TOEFL) ve portfolyo çalışmalarını tamamladı, bir miktar da burs kazanarak okulla iletişimini başlattı.&lt;br /&gt;Parsons Güzel Sanatlar ve Tasarım okulu 1896 yılında Newyork’da kurulmuş.&lt;br /&gt;1921 yılında da Paris şubesi açılmış.&lt;br /&gt;Geçenlerde birlikte yeni okuluna gittik.&lt;br /&gt;Paris zaten; sadece caddelerinde, Sen nehrinin kıyısında, müzelerinde iki ay aylak aylak dolaşılsa bile, benim gibi sanat üretme kapasitesi olamayan bir adamı bile planyadan geçirerek şair falan yapabilecek bir romantizmde.&lt;br /&gt;Kızım neredeyse her girdiğimiz yerde bir kağıt kalem bulup resim yapacak açılar buldu kendine.&lt;br /&gt;Daha önce farketmediğim kadar, resim çizen insan gördüm kızımın sayesinde yollarda, müzelerde..&lt;br /&gt;Zaten herkes canı neyi çekerse onu görüyor etrafında.&lt;br /&gt;Aynı yeşil alana, &lt;b&gt;“usta burada ne biçim top oynanır”&lt;/b&gt;  ya da &lt;b&gt;“burası da tam kafa çekme yeri”&lt;/b&gt; diyen insanlar tanıdım.&lt;br /&gt;Kızımdan önce, &lt;b&gt;“şuraya otursam da bir resmini yapsam”&lt;/b&gt; diyen bir yakınım olmamıştı.&lt;br /&gt;Paris’in müzelerine girmek, içinde gezmek de kalabalıktan dolayı hayli zor.&lt;br /&gt;Sadece Luvr müzesini, bir yılda Antalya’yı ziyaret eden insan kadar sanatsever geziyor.&lt;br /&gt;&lt;img class=&quot;bbcode_image_right&quot; src=' images/su1.jpg '&gt;&lt;br /&gt;Okulda yaklaşık üç öğrenciye bir profesör düşüyor.&lt;br /&gt;Bir çoğuyla tanıştım.&lt;br /&gt;Okulun; İletişim Tasarımı, Tasarım Yönetimi, Moda Tasarımı, Güzel Sanatlar, İlustrasyon, Fotoğrafçılık, Eleştirmenlik gibi bölümleri var.&lt;br /&gt;Tanıştığım hocalara kızım yanımızdan uzaklaşınca bazı baba soruları sordum.&lt;br /&gt;(çünkü yanımda olursa bana kızıyor)&lt;br /&gt;Hocam, bizim kız bu okulu bitirince nasıl olacak da para kazanacak?&lt;br /&gt;Bakın ben onun fotoğraf hocası olarak ona Newyork’da moda fotoğrafçısı olmasını önereceğim, dört günde yirmi beş bin dolar kazanan tanıdıklarım var..&lt;br /&gt;Hemen kızımı bulup, zaten yeteneği olan fotoğrafçılığı önerdim kendisine.&lt;br /&gt;Cevabı her zamanki gibi hazırdı: &lt;b&gt;“madem öyle kolaymış, gidip kendisi yapaymış öyleyse, ne işi varmış ki bizim okulda, ben moda tasarımcısı olacağım..”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Antalya Koleji’nde öğrendiği İngilizcesinin üzerine, biraz özel ders de eklenince uluslararası sınav olan TOEFL’dan 93 puan alması okula yaz dil kursu almadan kabulünü sağladı.&lt;br /&gt;Ancak Paris’te, bir Amerikan adası gibi duran okuldan dışarıyı adımını atar atmaz, gelenek ve dillerine bağlı Fransızlar karşılıyor onu.&lt;br /&gt;Manav, İngilizce istersen domates bile vermiyor kolayına.&lt;br /&gt;Kızımın o zarif  İngilizce aksanı ile, &lt;b&gt;“sorry”&lt;/b&gt; diye adres sormaya çalıştığı teyzeler, kafalarını Fransızca söylenip sallayarak yanımızdan geçip gittiler.&lt;br /&gt;Yani, Fransızca öğrenmeden bu şehirde kolay yaşam yok.&lt;br /&gt;Orada sinema eğitimini tamamlamış olan bir Türk genci ona şunu önerdi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Biraz da olsa Fransızca öğrenene kadar boşuna İngilizce konuşarak zamanını harcama. Doğrudan Türkçe konuşsan bile anlaşılma şansın daha yüksek.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de; tren, doktor, pardon, kürdan, restoran, metro, tuvalet, vitrin, garson, gibi dilimize girmiş 2.500 kadar Fransızca kelime var.&lt;br /&gt;Bir o kadar da Fransızcaya sızmış İngilizce sözük vardır.&lt;br /&gt;İşte, kullanmasını bilene 5.000 kelimelik bedava baston sözlük..&lt;br /&gt;Gök sertçe gürlese soluğu annesinin yatağında alan bu genç hanımefendi, şimdi evinden binlerce kilometre ötede, Asyalı, Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı öğrencilerle birlikte bir dünya insanı olmak için mücadele verecek.&lt;br /&gt;Zaten bir meslek, ancak dünyanın neresine gidilip de icra edilebilirse bir meslek olarak kabul ediliyor.&lt;br /&gt;Sevdiklerinden uzakta olmak, yani özlem, çamaşır, ütü, temizlik, kendi kendine erkenden uyanma, en önemlisi de kendinle başbaşa kalmak bu eğitimin bedellerinden.&lt;br /&gt;Özgürlük, kendi kararlarını verebilme, bir dünya insanı olabilme yolundaki güçlü adımlar da bu zorlukların karşılığındaki armağanlar diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;Yolun açık olsun sevgili kızım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;21.05.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>MAMMA MIA GELDİ HOŞGELDİ..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=127</link><pubdate>21.07.2008 IST</pubdate><description> Müzikallerle tanışmam yaklaşık kırk yıl öncesine dayanıyor.&lt;br /&gt;Annemin zoru ile İngiliz şarkıcı Cliff Richard’ın başrolünü oynadığı &lt;b&gt;“Summer Holiday”&lt;/b&gt; filminden sonra eve büyülenmiş gibi dönmüştüm.&lt;br /&gt;Sonra, Singing In The Rain, Şerburg Şemsiyeleri, Batı Yakası Hikayesi filmlerini de görmüştüm.&lt;br /&gt;Hiç beklenmedik bir anda şarkı söyleyip dans eden oyuncuları görünce, önce yadırgamış sonra filmin büyüsüne kapılıvermiştim.&lt;br /&gt;Dünyada en önemli müzikaller iki ülkede sergileniyor.&lt;br /&gt;İngiltere’nin Londra kentinin West End bölgesinde ve Amerika’nın New York şehrinin Broadway banliyösünde.&lt;br /&gt;Bu iki şehirde, sadece müzikal eserler sergilenen toplam 80 tiyatro var.&lt;br /&gt;Bu oyunlara giden sanatsever sayısı bir yılda yaklaşık yirmi beş milyon.&lt;br /&gt;Müzikal yıldızlarını yaşam sanatçılarına benzetirim.&lt;br /&gt;Hem iyi şarkı söylemeleri, hem iyi dans etmeleri, bir de iyi rol yapmaları gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Sesim güzeldir, on parça ezberler geçimimi sağlarım”&lt;/b&gt; mantığı, bu çok yüksek istikrar ve performans gerektiren gösteri dünyasında geçerli olmuyor.&lt;br /&gt;55 yıl aynı eserin sergilendiği tiyatrolar var. (Broadway-The Mousetrap-1955)&lt;br /&gt;Londra’ya, her turizm fuarına gidişimde akşamlarımı müzikallerde geçirdim.&lt;br /&gt;Hepsi birbirinden güzel eserlerdi&lt;br /&gt;Ancak, beni en çok etkileyen ABBA topluluğunun kurucularından Benny Anderson ve Björn Ulvaeus’un 1999 yılında sahneye koydukları &lt;b&gt;Mamma Mia&lt;/b&gt; oldu.&lt;br /&gt;Hatta, bir sonraki yıl aynı oyuna aynı tiyatroda (Prince of Whales Theatre-Galler Prensi) ikinci kez gittim.&lt;br /&gt;Kendi müziklerinden başkasının müziklerine, hele bir de İngilizce söylenen şarkılara burun kıvıran İngilizleri, Waterloo şarkısı çalarken ayağa fırlayarak dans ederek coşkuyla alkışlarken görünce çok şaşırmıştım.&lt;br /&gt;Müzikalden pek etkilenip, Justiniano tiyatrolarının bazılarında animasyon ekibinin başarılı çalışması ile aynı müzikalin mikrosunu gerçekleştirmiştik.&lt;br /&gt;ABBA melodileri, sanki otele Fareli Köyün Kavalcısı gelmiş gibi herkesi tiyatroya çekiyordu.&lt;br /&gt;Bırakın müzikali, topluluğun sadece şarkılarını çalsak tiyatro yine dolabilirdi.&lt;br /&gt;Benzer bir duyguyu, otellerde yine sevilerek izlenen Grease müzikalinde de hissettmiştim.&lt;br /&gt;İsveç’in ünlü ABBA adlı grubu, 1972-1982 yılları arasında tüm dünya müzik piyasalarını altüst etmişti.&lt;br /&gt;Tam 350 milyon albümleri satıldı ve satılmaya da hala devam ediyor.&lt;br /&gt;Onlar 70’li yılların pop yıldızlarıydılar.&lt;br /&gt;Kanımca, 2200 yılında da hala dinlenen klasiklerden olacaklar.&lt;br /&gt;Grubun adı, üyelerinin baş harflerinden oluşmuştu.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;A&lt;/b&gt;gnetha&lt;br /&gt;&lt;b&gt;B&lt;/b&gt;jorn&lt;br /&gt;&lt;b&gt;B&lt;/b&gt;enny&lt;br /&gt;&lt;b&gt;A&lt;/b&gt;nni-Frid&lt;br /&gt;Eurovision şarkı yarışmasına ilk kez katıldıkları 1973 yılında, Ring Ring adlı parçayla üçüncü olmuşlardı.&lt;br /&gt;Bir yıl sonra ise, aynı yarışmayı Waterloo şarkısı ile kazanıp adlarını tüm dünyaya duyurmuşlardı.&lt;br /&gt;Her yıl harika parçalar besteleyen grubun, 1975 yılı sürprizi ise Mamma Mia şarkısı idi.&lt;br /&gt;1986 yılından bu yana, büyük para teklifleri almalarına rağmen biraraya gelmiyorlar.&lt;br /&gt;Sebeplerini grubun beste beyin takımından Bjorn Ulvaeus şöyle açıklıyor: &lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Bazılarımız 60 yaşını bile aşalı epey oldu. Hayranlarımız bizi hep enerjik, genç halimizle hatırlasınlar istiyoruz.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;1999 yılında grubun erkek üyeleri Mamma Mia müzikalini ortaya çıkardılar.&lt;br /&gt;İlk kez, benim de izlediğim tiyatroda sergilenen müzikal bir anda dünya çapında bir etki yarattı.&lt;br /&gt;Şu ana kadar 170 ülkede sahneye kondu ve iki milyar doların üzerinde hasılat elde etti.&lt;br /&gt;Şimdilik otuz milyon kişi tarafından izlendi.&lt;br /&gt;Her akşam ortalama on yedi bin kişi, Japonca’dan, Norveçce’ye kadar farkli dillerde izliyor.&lt;br /&gt;Bazı şehirlerde, biletleri karaborsada 1.000 YTL’ye kadar alıcı bulabiliyor.&lt;br /&gt;Ekim ayında Istanbul’da da izlenebilecek.&lt;br /&gt;Geçen yıl, ünlü aktör Tom Hanks ve karısının yapımcılığına soyunduğu filmi de çekildi.&lt;br /&gt;Yaklaşık doksan milyon dolara malolan filmde, başrolde oynayan Donna rolündeki Meryl Streep’in bu oyunu ile şimdiden Oskar alabileceği bile söyleniyor.&lt;br /&gt;Yakışıklı Bond oyuncularından Pierce Brosnan da filme renk katıyor.&lt;br /&gt;Yunan adalarından birinde yaşayan bir İngiliz ana-kızın öyküsü var filmde.&lt;br /&gt;Yirmi yaşına gelip de bir Yunan delikanlısı ile evlenmeye karar veren Sophie Sheridan adlı genç kız, bir türlü kim olduğunu öğrenemediği babasını bulmaya, düğününde onu da görmeye karar verince, ortaya duygusal ve komik bir öykü çıkıyor.&lt;br /&gt;Film, Yunan adalarına turizm hareketlenmesini artıracak kadar güzel fotoğraflarla dolu.&lt;br /&gt;ABBA şarkıları tam da bu öykü için yazılmış adeta.&lt;br /&gt;Gözlerimden, gülmekten, duygulanmaktan bolca yaş geldi.&lt;br /&gt;Kaçırmamanızı öneririm.&lt;br /&gt;Film bitince sakın hemen çıkmayın.&lt;br /&gt;Yoksa, emeği geçenlerin adları perdeden akarken, &lt;b&gt;“Thank You For The Music”&lt;/b&gt; parçasını kaçırırsınız.&lt;br /&gt;Salondan çıkarken, siz de ABBA’ya, bu müzik dehalarına teşekkür edeceksiniz.&lt;br /&gt;Bir gün, hani olur da ütopik evrensel kardeşlik gerçekleşir ise, bunda en önemli harç müzik ve spora ait olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;21.07.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>MAHMUTLARI GÖRMEDEN ÖLMEMELİ </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=114</link><pubdate>27.03.2007 IST</pubdate><description> Uzun aralıklarla gelebildiğim Alanya’da kendimi bazen yabancı gibi hissediyorum.&lt;br /&gt;Özellikle şehir merkezindeki olumlu değişimler, Avrupa’da Alanya’yı tanıyan herkesin dilinde.&lt;br /&gt;Alp dağları gibi uzun, hızı ölçen, konuşan tünelleri bile açılmış.&lt;br /&gt;Yirmi yıldır başlaması, bitmesi tartışılan dağın oyulması işi, &lt;b&gt;“biz göremeyiz ama belki torunlara nasip olur”&lt;/b&gt; diyenleri yanılttı ve artık trafiğe açıldı.&lt;br /&gt;Alanya’ya girerken, tarihi yarımadanın inşaattan paçasını sıyırmış batı cephesi tüm ihtişamıyla gelenleri karşılıyor.&lt;br /&gt;Trafik ışıklarında beklerken, kova- kürek mayolarıyla plaja koşturan misafirleri artık izleyemeyeceğiz.&lt;br /&gt;Akdenizi ve Damlataş plajını görerek şehre girmek bence çok önemli bir ayrıcalıktı.&lt;br /&gt;Artık kamyonlar gibi önce, adı bir türlü konulamayan ve eniyle tarihe geçen otuz beş metrelik yola giriliyor ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haşim Yetkin hocanın renkli öykülerle süslediği Pazar Yürüyüşleri, Alanya’da spor zevkini yerleştirmiş olmalı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yer, gök, tüm sahil, renkli spor aletleriyle dolmuş.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Üzerlerinde nefes nefese bir şekilde aletlere eziyet eden çoğunluğu hanım sokak sporcuları görülmeye değer doğrusu.&lt;br /&gt;Başörtülü bir teyze, iki yandan öne doğru ittirdiği ağırlıklarla sırt kaslarını geliştiriyor, bir yandan da sıkça verdiği molalarda kucağındaki çitlembikten çitleyip, kabuklarını yere tükürüyordu.&lt;br /&gt;Sahil sporcularının yanında onları gıptayla izleyen çocukları da, &lt;b&gt;“anam inse de bir tur da ben binsem” &lt;/b&gt;der gibi bakıyorlardı.&lt;br /&gt;Ama ben en çok, methini sıkça işittiğim Mahmutlar’ı merak ediyordum.&lt;br /&gt;Girişi nasıl da yemyeşil olmuş, görülmeye değer.&lt;br /&gt;Biraz kimlik kargaşası vardı haliyle.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Lüks bir semt olmakla köy kalmak arasında bocalamışlar gibi geldi bana.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Türkçe isimlerden Mahmutlar esnafı da uzaklaşmaya başlamış.&lt;br /&gt;Türk Dil Kurumu her ne kadar &lt;b&gt;“dilinizden utanmayın”&lt;/b&gt; dese de utanmadan edemiyoruz.&lt;br /&gt;Ben otelinin adını doğru yazamayan otelciler tanıdım bu camiada.&lt;br /&gt;Bildiğimiz kazma apartmanların adları Latincede konak anlamına gelen residence (rezidans diye okunuyor) olmuş ne hikmetse.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İpragaz&lt;/b&gt; bayisinin yanına furniture’ci (mobilya) konuşlanmış.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;HSBC&lt;/b&gt; (Hongkong Shanghai Banc Corporation) ATM’sinin yanına (bakın ben de kartla para çekilen cam kulübeyi Türkçeleştiremedim) yanına &lt;b&gt;“ayak yıkamak yasaktır”&lt;/b&gt; uyarısıyla &lt;b&gt;Mustafa Yüksel Çeşmesi&lt;/b&gt; yerleştirilmiş.&lt;br /&gt;Nasıl estetik ve özgün görmeniz lazım.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yılmaz Glass&lt;/b&gt; (cam)’ın yanına komşusu iç çamaşırlarını asarak camcının tanıtımına turp sıkmış.&lt;br /&gt;İki genç kız neşeyle motosikletle geziyorlardı.&lt;br /&gt;Kafalarını da kask yerine başörtüsü ile korumayı yeğlemişlerdi.&lt;br /&gt;Beton blokların arasında kalan ender yeşil alanlardan birinde otlayan siyah-beyaz ineği ve yanı başından akan plastik su şişeleri ile dolu dereyi iki orta yaşlı Alman merakla izliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Baltavur Construction&lt;/b&gt; (inşaat) firması bu değişik ismi ile dairelerini satmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;Oysa &lt;b&gt;Yörükoğlu Kasabı&lt;/b&gt; vitrinine astığı malları ile yerli yabancı herkese ne ticareti yaptığını kolayca anlatıyordu.&lt;br /&gt;Residence arlarına sıkışmış cüce naylon seraları, turistleri İngilizce de selamlayan Mevlana heykeli, yapay kayadan yapılmış bir hayli yapay saat kulesi, soluk bayraklı DSP yazıhanesi, Kız Kuran Kursu ile, tezatlar abidesi Mahmutlar gerçekten de görülmeye değermiş.&lt;br /&gt;Uzun lafın kısası, bir süredir uzak kaldığım, yirmi yıl yaşadığım, doğduğum Istanbul’dan daha fazla arkadaşım olan Alanya’ya bu kez biraz turist kaldım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;27.03.2007 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>MAGRİPLİ ASLINDA FASLI DEMEKTİR..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=100</link><pubdate>20.02.2006 IST</pubdate><description> Biraz kuş gribini karikatür krizini unutup bana kulak vermeye çalışır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“başımıza daha neler gelecek? at kızamığı mı, İspanyol hıçkırığı mı, yoksa koyun menapozu mu?”&lt;/b&gt; diye boşuna tahmin yürütmeye çalışmayın.&lt;br /&gt;“Gelecek de bir gün gelecek” diyorlar ya reklamlarda hani.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“proaktif olayım, önceden yeni belalara hazırlık yapayım”&lt;/b&gt; lafları memleketimiz için pek geçerli değil bence.&lt;br /&gt;Grip olmuş tavuğun davası olmuyor ki günümüzde.&lt;br /&gt;Eskiden olsa pek istemezdim.&lt;br /&gt;Ama şu günlerde, Fenerbahçe’nin yenilgisi gibi, komşuların tavukları da grip olunca, nedense sinsi bir gülümseme beliriyor yüzümde.&lt;br /&gt;Şimdi biraz dünyevi konuları kenara bırakın ve benimle Fas’a kadar geliverin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki yıl kadar otel işletmeye çalıştık Fas’ın Agadir şehrinde.&lt;br /&gt;Artık biz mi otel işlettik, Faslılar mı bizi işletti, orası biraz meçhul.&lt;br /&gt;Başımıza bir iş gelmeden vakitlice ayrıldık oralardan.&lt;br /&gt;Yeni oteller kiraladığımız için biraz eleştirel bir ses tonu ile bir arkadaşım şöyle demişti: &lt;br /&gt;&lt;b&gt;-“siz artık Afrika’da filan da otel tutarsınız!”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;- “zaten kiraladık bile..”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Fas, Kuzey Afrika’nın cennet diyarlarından adeta.&lt;br /&gt;680 yılında Araplar istila etmiş ve Faslılar’ı seve seve Müslüman yapmışlar.&lt;br /&gt;Başkentleri Rabat.&lt;br /&gt;Otuz üç milyon nüfusun yarısından fazlası okuma yazma bilmiyor.&lt;br /&gt;Ama yoldaki deveci bile Fransızca konuşabiliyor.&lt;br /&gt;Cezayir gibi yıllarca Fransız işgalinde yaşadıklarından, neredeyse herkes Fransızca konuşabiliyor.&lt;br /&gt;Fransızca ve Arapça dışında Berberice de konuşuluyor Fas’da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MODACILARIN ESİN KAYNAĞI MOROCCO&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Volkswagen, iyi satan arazi modeli Touareg’in adını, burada yaşayan bir Berberi kabilesinden almış.&lt;br /&gt;İsrail’e en fazla Yahudi göçü bu ülkeden gelmiş.&lt;br /&gt;Başta fosfat olmak üzere (Fas, dünyanın bir numaralı fosfat üreticisi) on milyar dolarlık ihracatı olan Fas, on sekiz milyar dolarlık ithalat yaptığı için, her yıl sekiz milyarlık bir açık veriyor.(bizdeki tutumluluk onlarda yok anlayacağınız!!)&lt;br /&gt;Para birimleri ise Dirhem.&lt;br /&gt;Bir Euro on Fas Dirhem’ine bedel.&lt;br /&gt;Tanzimat döneminde Osmanlı’da yenilenmeyi simgeleyen püsküllü fes, Fas’ın Fez şehrinden gelme.&lt;br /&gt;Fes, önce Girit sonra kıta Yunanistan yoluyla Osmanlı topraklarına gelmiş.&lt;br /&gt;Atatürk, Kastamonu’da o komik fötr şapkaları köylülere giydirip, fesi yasaklayana kadar bizim de ulusal simgelerimizden olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;DEPREM ONLARIN DA KORKULU BELASI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960 yılında 7.8 şiddetindeki deprem on beş saniyede 21.000 nüfuslu Agadir’i 18.000 kişi kadar eksiltmiş.&lt;br /&gt;Yeniden yapılanmaları ise yıllar almış.&lt;br /&gt;Nüfusun yüzde doksan beşi sünni müslüman.&lt;br /&gt;459.000 kilometre karelik Fas’ın Atlas dağlarında kayak bile yapılabiliyor.&lt;br /&gt;Ağrı dağından 1.000 metre alçak olan 4.165 metrelik Toubkal dağlarında üç- dört ay kayılabiliyor.&lt;br /&gt;1999’da Kral Hasan’ın ölümü üzerine tahta çıkan oğlu genç kral 6. Muhammed, Fransa’nın Sorbonne üniversitesinde eğitim almış modern bir kral.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TURİZM HER DERDE DEVA..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral, turizmi işsizliğin ilacı olarak görüyor.&lt;br /&gt;Yetmiş bin olan yatak sayısını 2010 yılına kadar 230.000’e çıkarmayı planlıyor.&lt;br /&gt;Böylece, Fas’ın şimdilerde 2.300.000 olan turist sayısını da birkaç yıl içinde on milyon olarak hedefliyor.&lt;br /&gt;Yatırımcılara yapılan yüzde elliye varan indirimler ile, Mısır’ın yaptığı gibi yabancı sermayeye cazip gelmeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;Fas’da 38 siyasi parti var.&lt;br /&gt;Parlamentoları, parti başkanları, eyalet valileri falan da var.&lt;br /&gt;Ancak, önemli kararlarda ülkenin patronu kralın izni olmadan tavuk bile havalanamıyor. &lt;br /&gt;Bizi yılda 300.000 kadar ziyaret eden Fransızlar Fas’ın bir numaralı ziyaretçileri.&lt;br /&gt;Her yıl 850.000’i aşan Fransız Fas’a gidiyor.&lt;br /&gt;Onları, ikiyüzer bin kişi ile Almanlar ve İspanyollar izliyor.&lt;br /&gt;Tüm yasaklamalara rağmen, ekonomik fuhuş ve bir kaç Dirhem karşılığında uyuşturucu temin edilebilmesinin Avrupalı’ları cezbettiği söyleniyor.&lt;br /&gt;Ben söyleyenlerin yalancısıyım.&lt;br /&gt;Orada uzun bir süre kalan bir yöneticimizin, &lt;b&gt;“bu memleketin yarısı polis diğer yarısı ise yosma”&lt;/b&gt; lafını da unutmaya çalışın.&lt;br /&gt;Çünkü çok güzel bir ülke.&lt;br /&gt;Yoksa, Yves Saint Laurent, Ayşegül Nadir ve daha bir sürü ünlü Marakeş’de ev satın alırlar mıydı dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;GİDERSENİZ MARAKEŞ’İ GÖRMEDEN DÖNMEYİN&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marakeş, çölün ortasında, gecekondudan, kralın sarayına kadar tek tip somon rengi ile, dağı taşı aynı renge boyanmış gizemli bir şehir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Cma El Fna&lt;/b&gt; diye okunan bir pazarları var ki, oraya giden 500.000 turistten gidip de görmeyeni yoktur herhalde.&lt;br /&gt;Fas’ın Kapadokya’sı adeta.&lt;br /&gt;Marakeş, Fas’ın Antalya’sı diyebileceğim Agadir’den daha fazla ziyaret ediliyor.&lt;br /&gt;Doluluk oranları daha yüksek, fiyatları da daha pahalı.&lt;br /&gt;Turist sayısının fazla olmasına, yukarıda anlattığım duygusal nedenlerin de etkisi var tabi ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle böyle.&lt;br /&gt;Sizler, sadece Antalya’da mı turizm var sanıyordunuz yoksa?&lt;br /&gt;Helga, François ve Olga’yı bütün dünya özlemle bekliyor.&lt;br /&gt;Bozmayın moralinizi, biz hepsinden iyiyiz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;20.02.2006 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>MAGANDAM MISIN BENİM ?</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=108</link><pubdate>11.12.2006 IST</pubdate><description> Biz niye araç kullanmasını bir türlü beceremiyoruz dersiniz?&lt;br /&gt;Antalya &lt;b&gt;Hash House Harriers&lt;/b&gt; &lt;font color=&quot;#0000FF&quot;&gt;&lt;b&gt;(www.antalyahash.8m.com)&lt;/b&gt;&lt;/font&gt; üyeleri ile orman içinde yürüyüş, müzik, yemek, dans derken harika bir Pazar geçirdim.&lt;br /&gt;Dönüş yolunda rastladığım bir-iki sürücü canımı sıksa da günün güzel tarafları baskındı.&lt;br /&gt;Yüz yirmi kilometre hızla giderken yolun orta çizgisini tekerleklerinin ortasına alarak ilerleyen beton kamyonu bile canımı yeterince sıkamadı.&lt;br /&gt;Başka bir ülkede yaşıyor olup da, Türkiye’de trafiğe ilk kez çıkmış olsaydım şaşakalırdım herhalde.&lt;br /&gt;Ne de olsa bu memleketin çocuğuyuz.&lt;br /&gt;Her türlü absürd sürüş tekniklerine şerbetliyiz.&lt;br /&gt;Hatta, az önce ormanın içinde birlikte eğlendiğimiz bir doğasever de asfalt yola inince hafiften üşütüverdi.&lt;br /&gt;Yukarıda anlattığım beton kamyonu, son hız bir başka kamyonu sollarken o üçüncü şeritten her ikisini de solladı.&lt;br /&gt;Karşıdan gelen araç canını zor attı yolun kenarına.&lt;br /&gt;Ünlü bir komedyenimiz anlam veremediği buna benzer bir durumu şöyle özetlemişti:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Yahu aslında aynı oksijeni soluyoruz. Ancak oksijen bunların burnundan içeri girince nasıl bir reaksiyona neden oluyorsa adamlar değişiveriyorlar.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Sonra şehre gelince, bu kez de &lt;b&gt;“Antalya Büyükşehir Belediyesi Özel Halk Otobüsü”&lt;/b&gt;nün çok özel bir davranışına tanık oldum.&lt;br /&gt;Bir yetkili ilgilenir diye tarih, saat ve plaka da vereceğim.&lt;br /&gt;10 Aralık pazar günü saat 17.45’de &lt;b&gt;07 ARV 018 plakalı otobüs&lt;/b&gt;, (kenarında yazan numarası 218 idi) ben kırmızı yanmış trafik ışıklarına doğru yavaşça ilerlerken, önce beni sanki bir bisiklet kullanır gibi koca kıçıyla solladı, sonra da hemen önümde durdu.&lt;br /&gt;Zor da olsa, direksiyonu çarpmamak için hızla kırıp frene basarak durabildim.&lt;br /&gt;Sonra, Azrail adayımı ilgiyle takip etmeye başladım.&lt;br /&gt;Duraklara, sanki tramola atan bir yelkenli gibi yanaşıp, yolcular indirdi, bindirdi.&lt;br /&gt;Takip ettiğim iki kilometre boyunca dört kırmızı ışıkta geçti, hayli de hızlıydı.&lt;br /&gt;Toprağı bol olsun, ünlü gazete ve dergi ustalarından Ercan Arıklı’yı da böyle bir maganda aramızdan alıvermişti. &lt;br /&gt;Maganda kardeşim, sen üzerine alınma lütfen, ben iki saat daha dolaşsaydım birkaç magandaşını daha yazabilirdim.&lt;br /&gt;Sen ayılığın sadece bir simgesisin.&lt;br /&gt;Sizler, bizim çocuklarımız dahil tüm sevdiklerimizi taşıyorsunuz, üzmek ister miyim seni ben hiç.&lt;br /&gt;Senin koca gövden önümden gidince, başarılı başkan Türel’in gülümseyen yüzü beliriverdi karşımda. &lt;b&gt;“Özlenen Antalya için çalışıyoruz”&lt;/b&gt; gibi bir şeyler diyordu.&lt;br /&gt;Çalışıyor gerçekten de.&lt;br /&gt;Sel sularına, trafik sıkışıklığına, şehrin imajına katkı için koşturuyor adamcağız.&lt;br /&gt;Oysa biz senin gibi ayıları hiç özlemiyoruz ki.&lt;br /&gt;Bu karambolde senin gibi sokak eşkıyalarına zamanı kalmıyor sanırım.&lt;br /&gt;Neyse ki, acente ve şehirlerarası yolcu taşıyan otobüslerde senin gibi şoförler pek kalmadı.&lt;br /&gt;Kalanları da hata yaparken gördüğümüzde açıyoruz telefonu firmaya, anında cezalandırıyorlar.&lt;br /&gt;Senin, bisiklet gibi sürmeye kalktığın o birkaç tonluk aracı kullanacak şoförden bolca mevcut etrafımızda.&lt;br /&gt;Ercan Arıklı, Adalet Ağaoğlu gibiler ise zor yetişiyor bu çorak topraklarda.&lt;br /&gt;Çarpıp öldüreceğin insanları yeniden getirmeye kimsenin gücü de yetemiyor.&lt;br /&gt;Ya da onlar gittikleri limanda mutlular ki dönmüyorlar.&lt;br /&gt;Şimdi on paralık kuantum fiziği bilgimle örnekler vermeye çalışacağım, ama ne ben anlatabileceğim ne de sen anlayacaksın.&lt;br /&gt;Sorsam, eminim sen de trafik canavarlarından falan şikayet edersin değil mi?&lt;br /&gt;Oysa o sensin be magandam..&lt;br /&gt;İşin en fenası, trafik açıldıkça senin hızın da artacak.&lt;br /&gt;Nedir aceleniz, programınızı da bilmiyorum.&lt;br /&gt;En hızlı gidene ek prim falan mı veriyorlar?&lt;br /&gt;Yoksa sen de benim gibi maça mı yetişmeye çalışıyordun?&lt;br /&gt;Yollar, keşke sadece senin gibi özel halk canavarları ile sınırlı kalsa.&lt;br /&gt;Caddelerdeki hız ve ritim öylesine yüksek ki.&lt;br /&gt;Gencecik kızlar bile rüzgar gibi gidiyorlar.&lt;br /&gt;Şehir içinde elli kilometre hız sınırı palavrası var bir de.&lt;br /&gt;Mangal gibi yüreği olanlar geçebiliyorlar ancak karşıdan karşıya.&lt;br /&gt;Refüjlere konan peyzaj bitkileri de yayaların işini iyice zorlaştırıyor.&lt;br /&gt;Endişeli gözlerle palmiyelerin arasından trafiğin akışına bakan yaşlıları görüyor musun sen de ara sıra yollarda.&lt;br /&gt;Kendini iyi hissetmediğin bir gün karşıdan karşıya geçmeyi denedin mi hiç?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Yaya, hayvan ve araçların ortaklaşa kullandıkları ulaşım yollarına trafik”&lt;/b&gt; denir gibi bir şeyler hatırlıyorum.&lt;br /&gt;Külliyen yayan.&lt;br /&gt;Güçlü olan yolu alır olacak doğrusu.&lt;br /&gt;TIR, kamyon, otobüs, kamyonet, midibüs, minibüs, taksi, özel otomobil, motosiklet, bisiklet, yaya diye de bir siklet sıralaması yapabiliriz.&lt;br /&gt;Trafik zincirinin en zayıf halkası, ölüme en yakın olan yayalar ne yazık ki.&lt;br /&gt;Çarpınca ölüveriyor dayanıksız zavallıcıklar hemencecik.&lt;br /&gt;İlk tasarlandıklarında henüz üst siklettekiler olmadığından fena sayılmazdılar doğada.&lt;br /&gt;Ağır sikletleri tasarlayanların narin yayalar olması da bir başka tezat aslında.&lt;br /&gt;Yüz yıl kadar önce, ilk ölümlü trafik kazasının ardından kamuoyu ayaklanmış:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Bu üzücü olay asla bir daha tekrarlanmamalı”&lt;/b&gt; gibi demeçler verilmiş.&lt;br /&gt;Çarpan nasıl çarparsa çarpsın adına kaza deniyor ne yazık ki.&lt;br /&gt;Yaya isen, ölmemek için yerdeki birikintiden su içen serçe pimpirikliğinde olacaksın özet olarak. &lt;br /&gt;Yoksa, çok haklı olarak yukarıdan izlersin aşağıda olup bitenleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;11.12.2006 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>LET’S TALK ABOUT ALANYASPOR</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=8</link><pubdate>26/06/1993 IST</pubdate><description> Alanyaspor’un işleyişini, Alanya’ya maliyetini, işlevini, amaçlarını,yıllardır merak eder dururum. Bu merakımı gidermek için, geçtiğimiz günlerde Alanyaspor’un canlı tarihi, kulübün cefakar neferi, sayın Nazmi Reisoğlu’nu ziyaret ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar, gazetemizin Spor Müdürü sayın Ahmet Tunç, senenin yaklaşık 330 günü, “ Hilmi’nin yine kılı döndü!...” Selami’nin annesinin migren ağrıları tuttu!..” gibi ayrıntılara kadar sizi bilgilendiriyorsa da, ben de bizim dükkandan, bir başka perspektiften bakmaya çalışacağım meseleye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi, kulübün federe olduğu 1965 yılından bu yana sporcu ve yönetici olarak camiaya hizmet veren Reisoğlu;genel arzu ve ısrar üzerine, bir hayli yorgun ve isteksiz de olsa, asbaşkanlık görevini sürdüreceğini açıklamıştı geçenlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer kulüplerde yönetimde görev almak, hele asbaşkanlık gibi onurlu bir yöneticilik düzeyi için, şehrin ileri gelenleri birbirini ezip, kulisler oluştururken; bu görev Alanyaspor’da neden ateşten bir gömlek oluyor, giyen neden en kısa sürede çıkarmaya çalışıyordu üzerinden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden Yönetici Olunur?&lt;br /&gt;Üst paragraftaki sorunun yanıtını daha iyi hissedebilmek için, önce bu işe neden yönetici olarak soyunulduğunu incelememiz gerekiyor. İnsan, birçok farklı nedenden yönetici olmak isteyebilir. Ben aklıma gelenleri şöyle sıraladım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan yörede ün kazanmak, mevcut ününü pekiştirmek, sonunda politik bir sıçrama umulduğu için; yetkili ve etkililere sempatik gözükerek belirli çıkarlar amaçlandığı için; sırf meraktan, bazı kırılamayan dostlar üsteledikleri için; yaşanan yöreye hizmet etmek ve dolayısıyla manevi bir doyum için. Son ihtimal çok mu romantik oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kişisel olarak, mevcut ve geçmiş birçok yönetimin; yalnız bu son olasılıktan yola çıktığına inanıyorum. Peki kulüp yönetiminde görev almak neden gitgide cazibesini yitiriyor?..&lt;br /&gt;Alanya’ya bir hayli yabancı 16 PROFESYONEL için her yıl, başta belediye gelirlerinden olmak üzere; otellerden, çarşıdan, kulüp yöneticilerinden bin bir emekle toplanan ve verenlerin çok azının ( tamamının demeye cesaret edemedim ) gönülden verdiği, 1 milyon mark toplanıyor. Bu paralarla her yıl, 2. ligin 2. sınıf oyuncularından kurulu bir takım oluşturuluyor. Bu takım, kapasitesince elinden geleni yapıyor, ama sonuçta herkes mutsuz ve memnuniyetsiz olarak sezonu kapatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Ligin UEFA’ya katılımı da olamayacağından, takımın coşkusuz maçlarına zaman zaman 50 kişi zor geliyor. Düşünün;&lt;br /&gt;1 milyon marklık yatırımın yıllık izleyici geliri, yalnızca 16 bin mark!..&lt;br /&gt;Amatörlerin katıldığı Kaymakamlık Kupası bile daha fazla ilgi toplayabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manevi haz bitmiş:&lt;br /&gt;Mutsuz – memnuniyetsizleri biraz açacak olursak, şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza.&lt;br /&gt;Futbolcular şikayetçi: Futbola yılda 20 milyon mark ayırabilen şehirlere oranla, Alanyaspor’un bütçesini yetersiz buluyorlar.&lt;br /&gt;Seyirci şikayetçi: Taraftar şampiyonluk olmasa da, onu kovalayacak bir takımdan, heyecan verici maçlar istiyor. Ama bir-iki maç dışında kötü zeminde, bol davul gürültülü, kör dövüşü seyrediyorlar.&lt;br /&gt;Kampanyazedeler de şikayetçi: Verdikleri paralar ne Alanya’nın tanıtımına yarıyor, ne de bu parayla Alanya’dan tesis, ya da sporcu ortaya çıkıyor. “Her ne kadar ben de tanımıyorsam da, Çitlembikspor’dan Yesari’yi transfer edeceğiz. At bakalım pamuk elini cebe, ne de olsa sen de burada yaşıyorsun!..” stili, Alanya’da bıkkınlık getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basın da az memnun: Kapasitesi kısıtlı takıma ne kadar makyaj yaparlarsa yapsınlar, seyretmeye gelenleri inandıramıyorlar. “Nerede kaldı Alanyasporlu’luk ruhu?..” filan da, zaten bunu hissetme anlamı olmayan profesyonellere ek bir performans getirmiyor. Bu sorunların hepsini açıkça gören yönetici de; yaptığı işin, verdiği emeğin karşılığını göremediği için, olaydan uzaklaşarak soğuyor. Tanıdığım birçok yönetici bu bıkkınlıktan dolayı görevleri sona erdikten sonra, maçları bile izlemeye gelmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm Önerileri:&lt;br /&gt;Türkiye’de her il, ya da ilçenin futbol takımının, herhangi bir ligde, ille de iddialı olarak yer alması”diye bir zorunluluk yoktur.&lt;br /&gt;Performansı genelde kulaktan dolma bilgilerle alınan PROFESYONELLER’e milyarlar harcamak yerine, yörede yaşayan gençlere yatırım yapmak, bence çok daha basit, ucuz ve tatmin edici bir yoldur &lt;br /&gt;İkinci ligin ortalarında yıllarca boşa kürek çekecek profesyonel bir futbol takımının yerine; iyi bir tesis eşliğinde açılacak futbol okuluyla, yüzlerce gence bu sporun eğitimi verilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel Alanyalı Sporcular İçin Elele:&lt;br /&gt;“Yap bakalım şu gençlerin tesis ve eğitimi için sen de bir yardım!..” sözü, kulağa çok daha hoş gelecektir. Hele, yetkililer her yıl yine bir milyon mark toplayabilirse, seyredin o zaman Alanya’daki sporcu patlamasını.&lt;br /&gt;Yıllardır, başta Belediyenin görkemli katkıları olmak üzere, yardım kampanyaları ile toplanan milyarlar, uçsuz bucaksız bir uçuruma gül yaprakları serpercesine, sorumsuzca boşa harcanmıştır kanımca. Boluspor’u yüz kere 10-0 yenseniz, bunun yörenin sportif gelişimine ne katkısı olur?&lt;br /&gt;Bunca yıl toplanan paralarla Alanyaspor için bir fidan bile dikilmediyse, kayda değer ulusal çapta bir futbolcu bile yetiştirilemediyse, kulüp birçok diğer ilçe kulüpleri gibi yanlış yolda demektir.&lt;br /&gt;Değerli Futbol yöneticileri,gün gelip Alanyaspor’da da çağdaş sportif projeler uygulanmaya başlayınca, boşa giden emeğinize sizler de yanacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;26/06/1993 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>LA SUISSE 12 POINTS..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=93</link><pubdate>29.09.2005 IST</pubdate><description> İsviçre’yi otuz yıl sonra ikinci kez gördüm.&lt;br /&gt;İlkinde, bir lise öğrencisi iken, sevgilimi ziyarete gitmiştim.&lt;br /&gt;Bir “Lady School”da eğitim alıyordu.&lt;br /&gt;16 yaşında iken bir hanımefendi olmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;Oldu da sonunda.&lt;br /&gt;Şimdi, kendisi gibi hanımefendiler yetiştirmeye çalışıyor Türkiye’de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar, trenden, çikolataya, otomobilden, sosisli sandviçe, ne görsem heyecanlandırıyordu beni.&lt;br /&gt;Çünkü o yıllarda, yoktu neredeyse bunların hiç biri bizde doğru dürüst.&lt;br /&gt;Teneke kutuda satılan Budweiser birasının, zor bulunduğu yılları anlatıyorum. &lt;br /&gt;Bir kakao türevleri sapkını olarak ben, yediğim Toblerone ve Mars çikolataları yüzünden, o yıllardan en çok tertemiz tuvaletlerini hatırlarım İsviçre’nin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık beni şaşırtan özellikleri farklılaşmış Confödaratio Helvetica’nın (CH). &lt;br /&gt;Ee, ben de değiştim haliyle.&lt;br /&gt;İstanbul’un Karaköy semtinde, meşhur bir Bankalar Caddesi vardır, bilirsiniz.&lt;br /&gt;İsviçre, adeta bir Bankalar Diyarı.&lt;br /&gt;Yer, gök, banka.&lt;br /&gt;UBS ve Credit Suisse, en göze çarpanları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim icat ettiyse bu bankacılığı, dünyada en iyi nemalanan ülkelerin başında, herhalde bu küçük, yedi buçuk milyon nüfuslu İsviçre geliyordur.&lt;br /&gt;Tefecilik, para satma, para sallama gibi sevimsiz sözlerle bizde sempati duyulmayan bu meslek, İsviçre’nin zenginliğinin birinci nedeni.&lt;br /&gt;İsviçreliler’de, elalemin tasarrufunu lüpleyip, mevcut bankayı batırıp, sonra da paraları başka yerlere depolama gibi bir sistem olmadığından, bankaları da kalıcı.&lt;br /&gt;Bizim hortumcuların alın teriyle hortumladıklarını da muhtemelen onlar değerlendiriyorlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temiz bankacılık ve dürüst iş yapanları, çiçekli güzel bir kenara koyalım.&lt;br /&gt;Sır saklama altın formülüyle, ne kadar dolandırıcı parası, diktatör altını varsa, İsviçre’nin o görkemli binalarının dehlizlerinde saklanıyor.&lt;br /&gt;İkinci dünya savaşı sonrasında ölen Yahudiler’in, yaklaşık altı milyar dolar paraları da hala İsviçre bankalarında ölenlerin varislerini bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zenginin parasının dedikodusunu yapmak hoş olmuyor biliyorum.&lt;br /&gt;Kökleri yüz bin sene öncelerine dayanan İsviçreliler’in ünlü caddeleri göz kamaştırıcı dükkanlarla dolu.&lt;br /&gt;Her yer, saat, altın ve kürk satıyor sanki.&lt;br /&gt;İnsanlar öylesine şık ki, rahat bir şeyler giyip dolaşayım deseniz, “acaba bu intihar bombacısı filan mı ?” bakışlarıyla karşılaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;YOKSA BİZ DE Mİ ZENGİN Mİ OLDUK ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı sıfır attık ya hani.&lt;br /&gt;Evvelden sıfırlarımızdan nasıl da utanırdık, değil mi?&lt;br /&gt;Tarih sözlüsünden sıfır almak gibi bir duyguydu sanki.&lt;br /&gt;Bir yabancıya, “bizde üç ekmek bir milyon lira eder” demek, itiraf edin nahoş bir duyguydu.&lt;br /&gt;Sıfırlardan, diyet yapmadan kurtulunca, birden İsviçre parasıyla aynı düzeye geliverdik.&lt;br /&gt;Bizi havalimanına götüren Türk taksi şoförü, elli İsviçre Frankı tutan bedel için, “isterseniz elli YTL de ödeyebilirsiniz, yakında memlekete gidecem de” deyince bir hoş olduk.&lt;br /&gt;Paramız, sanki şu zor söylenen konvertibil’den oluvermişti.&lt;br /&gt;Keşke bir sıfır daha mı atsaymışız ne..&lt;br /&gt;Belki o zaman İsviçre’yi de sollarmışız zenginlikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BOYUTU ÖNEMLİ DEĞİL, ÖNEMLİ OLAN İŞLEVİ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu atasözü, değerli düşünürümüz Haydar Dümen tarafından mı söylenmişti?&lt;br /&gt;İsviçre, Türkiye’nin yirmide biri küçüklüğünde. &lt;br /&gt;Nüfusu da onda birimiz kadar.&lt;br /&gt;En büyük şehirleri Zürih (350.000).&lt;br /&gt;Onu, 175.000’er nüfusla Cenevre ve Basel takip ediyor.&lt;br /&gt;Başkent Bern’de 130.000 kişi yaşıyor.&lt;br /&gt;Bizim için tarihi önemi olan Lozan’da oturanların sayısı ise 125.000 civarlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde altmış beşi Almanca konuşuyor.&lt;br /&gt;Yüzde on sekizi Fransızca, yüzde onu ise İtalyanca.&lt;br /&gt;Kalanlar da Romanca konuşuyorlar.&lt;br /&gt;Bizdeki Çingenelerle karıştırmayasınız.&lt;br /&gt;Bu başka bir dil.&lt;br /&gt;Birbirlerini dilini ya bilmiyorlar, ya da konuşmasını sevmiyorlar.&lt;br /&gt;Bir Zürih’li ile bir Cenevreli’nin İngilizce konuşarak anlaşmaya çalışmalarını izlemek hayli eğlenceli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nüfusun yüzde kırk altısı Katolik, yüzde kırkı Protestan, yüzde dokuzu ise Ateist.&lt;br /&gt;Amerika’daki eyalet sistemine benzeyen bir yönetim anlayışları var.&lt;br /&gt;Kantonlarca yönetiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar refah da başa bela canım.&lt;br /&gt;Para al, para sakla, para sat..&lt;br /&gt;Kazandıklarınla kürk al, mücevher al, Alpler’de kay, güneye tatile git, çikolata ye.&lt;br /&gt;Sonuncusunu dikkatli tüketmekte yarar var, yazımın başındaki örneği unutmayalım.&lt;br /&gt;Üstüne bir de ortalama seksen yıl yaşa.&lt;br /&gt;Bizim gibi, “yarın ola hayrola” kültüründen gelme ülke vatandaşları için bu kadar varlık hakikaten bağırsakları bozabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İNEKLER DE HUZURLUYDU..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenevre’den, Zürih’e trenle giderken doğa öylesine güzeldi ki anlatamam. &lt;br /&gt;Sanki, yeşil bir bitki tünelinde gidiyor gibiydik.&lt;br /&gt;Heidi ile ak sakallı dedesi, yamacın birinden el sallayacak diye bekliyor insan.&lt;br /&gt;Ayakta inek yok gibiydi.&lt;br /&gt;Çimlerin üzerine serilmişler ve sanki, “yaa, kalk şimdi bir de Nestle için süt ver” gibi bir ifade vardı suratlarında.&lt;br /&gt;Cenevre’yi en çok Araplar sevmiş.&lt;br /&gt;Bankalar, oteller, göl manzaralı evler satın almışlar.&lt;br /&gt;Göl deyince aklınıza Terkos gölü falan gelmesin.&lt;br /&gt;Altmış kilometre uzunluğunda, yer yer üç yüz elli metre derinliği olan, üzerinde yat yarışları yapılan, kabından çıkamamış bir deniz yavrusu.&lt;br /&gt;Göl manzaralı evler de, üç-beş milyon Euro civarlarında alıcı buluyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ŞU CENEVRE’Yİ NASIL TELAFFUZ ETMELİ ?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada yaşayanlar Geneve (Jönev) diyor.&lt;br /&gt;Zürihliler Genf diye okuyor.&lt;br /&gt;İtalyan İsviçreliler ise Geneva (Ceneva) diyor.&lt;br /&gt;Biz de hepsinden farklı olarak Cenevre diye uydurmuşuz.&lt;br /&gt;Bu dil karmaşası, her şehir, hatta ülke adının söylenmesinde bile devam ediyor.&lt;br /&gt;Nasıl çıkıyorlar işin içinden, anlaması zor yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SINDIRELLA MAN&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu filmi seyretmek İsviçre’de nasip oldu.&lt;br /&gt;Norveç’in Bergen şehrinden gelme, Amerikalı James J. Braddock adlı bir boksörün gerçek yaşamından alınma öyküsünü, yaşlı, varlıklı İsviçreliler’le birlikte izledik.&lt;br /&gt;Borsanın çöktüğü Kara Pazartesi sonrası yoksulluğu, çaresizliği de anlatan film etkileyiciydi.&lt;br /&gt;Filmdeki fakirlik, dışarıdaki yaşamla öylesine bir tezat oluşturdu ki, çıkışta teyzeler kürklerine sarınıp, ilk gördükleri tahtaya üç kez vurmuşlardır.&lt;br /&gt;Yüz yıl hiç çalışmasalar da, kendilerine yetecek varlıkları olduğu söylenen İsviçreliler, milli hava yolları Swissair’e sahip çıkamadılar.&lt;br /&gt;Resmen battı şirket.&lt;br /&gt;Onun yerinde, şimdi yarısı özel, yarısı devlete ait Swiss şirketi kurulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AA.. MİGROS İSVİÇRE’YE MAĞAZA AÇMIŞ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce İsviçre’ye ilk kez giden bir arkadaşım, şaşkınlığını böyle anlatmıştı.&lt;br /&gt;Çocukluğumuzdan beri öylesine yaşantımıza girmiş ki Migros, bu anlı şanlı İsviçre firmasını bir çok insan hala bir Türk kuruluşu sanır.&lt;br /&gt;Şimdilik, en çok tercih edilen ülke konumunda değiliz.&lt;br /&gt;İki milyon kadar seyahat satın alıyor İsviçreliler.&lt;br /&gt;Her dört İsviçreli’den biri İspanya’ya gidiyor.&lt;br /&gt;İkinci sırada Fransa var.&lt;br /&gt;Onları İtalya takip ediyor.&lt;br /&gt;Yunanistan ve Türkiye’ye yaklaşık üç yüzer bin İsviçreli geliyor.&lt;br /&gt;Pek yakında bu rakamlar bizim lehimize değişecek, inanın..&lt;br /&gt;Çalışkan insanları, kredi kartı inceliğindeki kaldırımları, ticari zekaları, Davos’u, Lozan’ı ile bir dünya markası İsviçre.&lt;br /&gt;Darısı memleketimizin başına..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;29.09.2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>KÖPÜK PARTİSİ’NDE İNSAN DA MI ÖLÜRMÜŞ..  </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=128</link><pubdate>21.07.2008 IST</pubdate><description> Okuduğumda gözlerime inanamadım.&lt;br /&gt;Tatile gelmiş iki genç İsrailli, bir de Türk animatör köpüğün içinde elektrik akımına kapılarak ölmüşler.&lt;br /&gt;Yıllarca bu köpük organizasyonlarını yaptırdığımız uzman arkadaşımı arayarak, böyle bir olayın nasıl olabileceğini sordum.&lt;br /&gt;8-10.000 Euro değerindeki güvenli profesyonel aletlerin yerine, sanayide çok daha az bir bedele kötü taklitlerinden olabileceğini söyledi.&lt;br /&gt;Yoksa, aptalca bir tasarruf uğruna mı gitti bu gencecik insanlar?&lt;br /&gt;Ana ve babalarına nasıl hesap vereceksiniz şimdi?&lt;br /&gt;Takdir-i ilahi mi diyeceksiniz?&lt;br /&gt;Vadeleri mi dolmuş yoksa bu gençlerin henüz 14, 18 yaşlarında?&lt;br /&gt;Yılda 10.000 insanını trafik kazalarına kurban eden bizler için, ölüm her yerde ve o kadar yakın ki.&lt;br /&gt;Doğal karşılayıp hemen unutacağımız da kesin.&lt;br /&gt;Ya da, &lt;b&gt;“köpük partileri de eksik kalıversin kardeşim”&lt;/b&gt; denip toptan yasaklanacak.&lt;br /&gt;Tam üç yıl önce Alanya’da su sporu rantı için insanlar sahilde birbirlerini kurşunlamışlardı.&lt;br /&gt;Suda masumca spor yapmak isteyen turistlerden de yaralananlar olmuştu.&lt;br /&gt;Dönemin kaymakamı sahildeki mafya hesaplaşmasını normal bir vaka olarak nitelemişti.&lt;br /&gt;Bakalım köpük faciasına ne gibi yorumlar gelecek?&lt;br /&gt;Rusya’da geçenlerde bir diskoda, lazerden bazı gençlerin gözlerinin kör olduğunu okumuştum.&lt;br /&gt;Bu abukluğu bizde bekliyordum ki Ruslar erken davrandılar.&lt;br /&gt;Güzelim gökyüzünü, iğrenç yeşil lazer ışıkları ile her yaz çirkinleştiriyorlar Antalya’da.&lt;br /&gt;Nasıl izin alabiliyorlar, anlayamıyorum.&lt;br /&gt;Parayı toparlayan göğü aydınlatma hakkını elde ediyor.&lt;br /&gt;Kaç tane olunca höst denecek acaba kendilerine?&lt;br /&gt;Yok mudur tarihi eserleri koruyan derneklerin havadan sorumlu bir benzeri? &lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Semayı koruma derneği”&lt;/b&gt; mesela..&lt;br /&gt;Havai fişek fabrikalarında çıkan yangın ve patlamalarla da gündemden düşemiyoruz.&lt;br /&gt;Antalya’da şimdilik ufak tefek yaralanmalarla yetiniliyor.&lt;br /&gt;Tüp patlamalarına bir süreliğine ara verildi.&lt;br /&gt;Bir tür Türk bombası gibiydiler.&lt;br /&gt;Şofben zehirlenmesi de bize özgü bir ölüm şeklidir.&lt;br /&gt;Ayağından kurşunlamak gibi.&lt;br /&gt;Deniz haşaratları jet skiler ise rahatça uçabiliyorlar hala denizlerde.&lt;br /&gt;Oysa Akdeniz’de neredeyse her ülkede yasaklar.&lt;br /&gt;Sarhoş Ruslar kural da tanımıyorlar.&lt;br /&gt;İlk yıllarında jet ski ile birbirlerine çarparak ölmüşlerdi.&lt;br /&gt;Bakalım daha ne tür abukluklar icat edeceğiz.&lt;br /&gt;Bundan birkaç yıl önce, temalı otel sahiplerini biraz hicveden, biraz da iyi niyetle uyaran bir yazı yazmıştım.&lt;br /&gt;Başlığı da &lt;b&gt;“Var mı otelinizin bir teması”&lt;/b&gt; idi.&lt;br /&gt;Kimseden dişe dokunur bir tepki gelmemişti ki, Venezia otelinin sahiplerinden birisi beni AKTOB’a şikayet etmişti&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Bu tür yazılardan moralimiz bozuluyor ve yatırım hevesim azalıyor”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ben o yazımda özetle şunları demiştim:&lt;br /&gt;“Kundu’ya Venedik’in pek kötü bir kopyasını yapmak beyhude bir uğraştır, ülkemizi tercih eden turistler bu garabetin İtalya’daki orijinaline daha ucuza giderler. İlle de bir tema kullanacaksanız, Antalya’da Topkapı Palace’ın yaptığı gibi Türkiye temasını kullanabilirsiniz. Gelmeyi planlayan misafirlerin böyle bir talebi de yok, milyonlarca doları lüzumsuzca israf ediyorsunuz.”&lt;br /&gt;Hala aynı görüşteyim.&lt;br /&gt;Yüzyıllarca sonra Antalya’yı kazan genç arkeologlar Antalya’nın altından Venedik, Kremlin, Amsterdam, Tayland karakteristik özelliklerini taşıyan yapıları ortaya çıkarınca kafaları karışacak.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Acaba biz yanlış bir ülkeyi mi kazıyoruz?” &lt;/b&gt;diyecekler.&lt;br /&gt;Her yönü ile böylesine zengin bir ülke, neden bu kadar kendi kültüründen, dilinden utanıp başkasına özenir anlaşılır gibi değil.&lt;br /&gt;Neyse gelelim yine şu acayip köpük partisi kurbanlarına.&lt;br /&gt;Acaba sizin çocuklarınız, Kudüs’te bir eğlencede böyle bir ihmale kurban gitselerdi ne düşünürdünüz beyler?&lt;br /&gt;İşi bilenlere teslim etmeyen, parasını nereye harcaması gerektiğini bilmeyen, tasarruf uğruna can güvenliğini hiçe sayan yatırımcıların başına çökecek bir gün o fantastik yapıları,&lt;br /&gt;Benden hatırlatması..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;21.07.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>KONSTANTİNİYYE’DE MAHKEMEYE ÇIKTIM..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=115</link><pubdate>26.04.2007 IST</pubdate><description> Bir akıl-fikir zanlısı olarak Sultanahmet Adliyesi’ndeydim geçenlerde.&lt;br /&gt;MÜYAP avukatları, binlerce otel yöneticisi gibi beni de hakim önüne çıkardılar.&lt;br /&gt;Müzisyenler bir araya gelemediklerinden, ne isteyeceklerini de pek kestiremediklerinden, biraz da hukuk danışmanlarının rüzgarıyla absürd rakamlarla haklarını arıyorlar.&lt;br /&gt;İstenilen paralar, rakip ülkelerde ödenen bedellerden altı kat daha fazla olduğundan, bir türlü uzlaşılamıyor.&lt;br /&gt;Bizler de, bir yetkili Ombudsman’ın keseceği adil bir racon beklentisiyle gidip gelip hesap veriyoruz.&lt;br /&gt;Adresi yanlışlıkla Istanbul diye verince, on dakikalık bir ifade için dünyanın en önemli şehri Istanbul’a gittim.&lt;br /&gt;İlber Ortaylı’nın Osmanlı yaşamını ve devlet sistemini anlattığı son kitabı, &lt;b&gt;“Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek”&lt;/b&gt;i de yeni bitirmiştim.&lt;br /&gt;O nedenle, bir başka gözle baktım elli yıllık sırdaşım o şehr-i İstanbul’a.&lt;br /&gt;Istanbul Erkek Lisesi Cağaloğlu’nda olduğundan ve tarihi yarımadanın bitişiğinde yer aldığından, gözümün önündeki değerleri pek inceleyememişim.&lt;br /&gt;Ha bugün ha yarın derken Yerebatan Sarayı’nı bile görmek kısmet olmamıştı.&lt;br /&gt;“Amma da tembelmişim”in kamuflajı da diyebiliriz yazdıklarıma.&lt;br /&gt;Hele bir de bu muhteşem yer altı sarnıcını yaptıran imparatorun, otellerimizin adının esin kaynağı olan Justinianus olduğunu düşününce durum daha da beter bir hal alıyordu.&lt;br /&gt;Okul yıllarında, okulu kırıp Gülhane parkında sevgili elini tutarak bakımsız aslanları izlemek nedense daha cazip gelirdi.&lt;br /&gt;Topkapı Sarayı’nın Harem bölümü de ilgimizi çeken mekanlardandı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Yaa padişahlar ne şanslı adamlarmış”&lt;/b&gt; kıskançlığı, o zamanın da tarihi magazin konularındandı.&lt;br /&gt;Kalamış, Çiçek Pasajı, Ali Sami Yen derken, bir hayli geciktirmişim Tarihi Yarımada gezimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YAHU NE KADINMIŞ AMA ŞU TEODORA&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan yaklaşık bin beşyüz yıl kadar önce İmparator Justinianus ve karısı Teodora’nın yönetimine isyan eden halk her yeri yakıp yıkmaya başlamış.&lt;br /&gt;İşte onlardan bir tanesi de şu anda yerinde Ayasofya yükselen bir ahşap kiliseymiş.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Nika” &lt;/b&gt;, yani zafer diye bağıra çağıra bir dönemi kapamaya and içmiş isyancılar.&lt;br /&gt;İmparator kaçmak için altınlarını gemisine yükletmiş.&lt;br /&gt;Tam yola çıkacakken karısı Teodora şöyle seslenmiş: &lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Evet belki bunca servetle ömrünüzün sonuna kadar refah içinde yaşayabilirsiniz, ama bu onursuz kaçış maneviyatınızı rahatsız etmeyecek mi?”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ardından çözüm önerisini de sıralayıvermiş.&lt;br /&gt;Sultanahmet meydanındaki tarihi Hipodrom’a isyancılar toparlanmış.&lt;br /&gt;İstedikleri tavizleri koparacaklarını sanan isyancılar, başkomutan Belisarius’un askerleri tarafından katledilmiş oracıkta.&lt;br /&gt;Tam otuz bin kişi öldürülmüş tarihi kayıtlara göre.&lt;br /&gt;Böylece, ünlü Nika ayaklanması hayli kanlı da olsa bastırılmış.&lt;br /&gt;Teodora, artık İmparator kadar saygı duyulan ve çekinilen bir konuma yükselmiş.&lt;br /&gt;Bu meydan, sonrasında da yüzlerce ibret-i alem idamlara tanıklık etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ISTANBUL SALTANAT ÇİÇEĞİ OLAN LALESİNİ HATIRLAMIŞ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar günümüzde Hollanda lale ile bütünleşmişse de, onu yüzyıllarca önce ilk kez Fatih Sultan Mehmet çevre güzelleştirmede kullanmış.&lt;br /&gt;Mazhar Alanson’un, &lt;b&gt;“Sana Sarı Laleler Aldım”&lt;/b&gt; şarkısının romantik huşusu içinde sevgilisi için lale kopartan ayılar da azalmış durumda.&lt;br /&gt;Her yer kutsal çanak laleler ile bezenmiş adeta.&lt;br /&gt;Lale devri o yıllarda israfı da simgelemiş.&lt;br /&gt;Şimdi de, &lt;b&gt;“ayranımız yok içmeye ne gerek vardı ki onca laleye”&lt;/b&gt;diye düşünenler var.&lt;br /&gt;Oysa Sultanahmet’i gezen turistlerin yüzü gülücüklerle kaplı.&lt;br /&gt;İ.S. 300 yılında dikilen taşlarla ondan 1.200 yıl sonra yaptırılan Mavi Cami sanki aynı devrin eserleri gibi uyum içide gururla yanyana duruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AYASOFYA AYASOFYA&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyancılar ahşap kiliseyi yıkınca, Justinianus Anadolu’nun ünlü taş ustalarını bir araya getirerek beş yılda eşi benzeri olmayan muhteşem Ayasofyayı yaptırmış.&lt;br /&gt;537 yılında halka açıldıktan sonra ünü dünyayı sarmış.&lt;br /&gt;Ne Istanbul’un ne de Ayasofya’nın bin yıl boyunca kimse eline su dökememiş.&lt;br /&gt;Yeni ziyarete açılan Küçük Ayasofya da adeta büyüğünün bir prototipi gibi.&lt;br /&gt;Nasıl oturtmuşlar o devasa kubbeyi o sütünlara anlaması hala zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YERİN ALTINA DA SARAY YAPMIŞLAR&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alt tarafı su sarnıcı işte bu Yerebatan Sarayı.&lt;br /&gt;Ama suyun taşınacağı yerler Ayasofya ve Topkapı Sarayı olunca, sarnıç da öyle sıradan olamıyor.&lt;br /&gt;Anadolu’nun çeşitli yerlerinde toplanan sütünlarla, yaklaşık on dönümlük alana bir saray kıvamında yapılmış Yerebatan.&lt;br /&gt;Tam 19 kilometre ötedeki Belgrat ormanlarından, su kemerleriye belirli eğimler verilerek taşınmış sular sarayın tam altına kadar.&lt;br /&gt;Sifonu tamir ettirmeye zar zor adam bulabilen bizim gibi dünyalılar için, anlaşılması zor bir organizasyon bu haliyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BALKAN TULUM PLEASE, AFİYET OLSUN..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Ayasofya’nın yanıbaşındaki çay bahçesinde otururken, yan masadaki beyefendi herkese böyle seslenerek tulumba tatlısı ikram etti.&lt;br /&gt;Yanıbaşımda oturan Hollandalı çift bu ikramı hayranlık dolu gözlerle kabul ettiler.&lt;br /&gt;Sıra bana gelince, &lt;b&gt;“bu güzel hareketinizle ülkemize en az beş yüz turist daha kazandıracaksınız”&lt;/b&gt; diye kutladım kendisini.&lt;br /&gt;İçimizde yaşayan otuz-kırk bin İseviye bile tahammül edemeyen Malatya katilleri mi, yoksa bu ikramsever beyefendi mi daha çok vatanseverdir sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;26.04.2007 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>KESTANEYİ ÇİZDİRMEYE AZ KALDI..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=113</link><pubdate>07.03.2007 IST</pubdate><description> &lt;b&gt;Michael :&lt;/b&gt; Selam Heinz, Kemer&amp;#039;den yeni döndüm. Anlatamam sana nasıl eğlendiğimi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Heinz :&lt;/b&gt; Yaa, neymiş o anlatılamayacak anıların?&lt;br /&gt;M : Şu Türkler var ya şu Türkler, hizmet konusunda kimse ellerine su dökemez bunların azizim.&lt;br /&gt;H : Yapma ya, bu bir Türk özdeyişi falan olmasın.&lt;br /&gt;M : Sen de hiçbir şeyi beğenmezsin ki be Heinz.&lt;br /&gt;H : Ben de geçen yaz Belek&amp;#039;teydim, hiç de aynı görüşte değilim seninle . Neydi seni böylesine etkileyen?&lt;br /&gt;M : Sana birkaç örnek anlatayım da dudağın uçuklasın. Mesela, öğle yemeğinde karımın önünde ön büro müdürü diz çökerek arya söylemeye başladı.&lt;br /&gt;H : Eee, öğle yemeğinde buna ne gerek var ki?&lt;br /&gt;M : Gerçi Gerda da elinde sosis-patates tabağıyla öylece kalakaldı, ama yine de hoşuna gitti.&lt;br /&gt;H : Benim kaldığım otelde de tam gazetenin en heyecanlı haberini okurken, tıfıl bir animatör Tayland&amp;#039;daki yaramaz maymunlar gibi gözlüğümü kapıverdi.&lt;br /&gt;M : Sebep neymiş, bir animasyon oyunu falan mıymış ?&lt;br /&gt;H : Yok, geçen gün ben onlara, &lt;b&gt;&amp;quot;biz oyun falan istemiyoruz&amp;quot;&lt;/b&gt; diye kükreyince bizi artık havuz oyunlarından muaf tutuyorlar.&lt;br /&gt;M : Sen de hemen parlayıveriyorsun genç çocuklara.&lt;br /&gt;H : Nasıl kızmam ki Michael. İlle de, yeni bel fıtığı ameliyatı olmuş annemle havuzda top oynayacaklarmış. &lt;b&gt;&amp;quot;Mama, bak gayet kolay, ben havuza şu gördüğün tenis topunu atacağım, sen de elindeki tenis raketiyle karşıdan gelen topa vurarak havuza atlayacaksın, hepsi bu.&amp;quot;&lt;/b&gt; diye neredeyse kandıracaklardı kadını.&lt;br /&gt;M : Bu seferki sebep neymiş peki?&lt;br /&gt;H : Otelde gözlük camı silme hizmetine başlamışlar da. Tüm gözlükleri izin almadan kaptıkları gibi ne idüğü belirsiz bir bezle ovalayıp duruyorlar. Neyse ki bizim bölümün temizlikçisini ezberledim, o daha yaklaşırken gözlüğümü çantama saklıyordum.&lt;br /&gt;M : Amaaan, sen de hiç hizmet farklılığından anlamıyorsun. Bizim otelin aşçıbaşısı haftada üç kez Aikido dersi verdi bize.&lt;br /&gt;H : Bizimki de jonglörlük eğitimleri veriyordu. Ben daha şimdiden dört elmayı hızla havaya atıp tutar oldum. Ama bir yılda yemediğim kadar da hindi eti yedim orada.&lt;br /&gt;M : Şimdi Housekeeper tango kursu açtı diyeceğim, ona da bir kulp takacaksın.&lt;br /&gt;H : İyi de, elin Antalyalısı&amp;#039;ndan Arjantin salon dansını öğrenmenin ne gibi bir manası olabilir ki Michael?&lt;br /&gt;M : Senin bugün moralin mi bozuk Heinz?&lt;br /&gt;H : Yoo, sen açtın konuyu ben de kendi görüşlerimi anlatıyorum, hepsi bu. Dur sana plajda başıma geleni anlatayım, belki sen bundan da olumlu bir şey çıkartırsın.&lt;br /&gt;M : Neymiş anlat bakayım.&lt;br /&gt;H : Sahilde güneşlenirken birden ayı gibi, çekik gözlü bir herif ayağımın altıyla oynamaya başladı. Ben çekmeye çalıştıkça da, &lt;b&gt;&amp;quot;my friend eta besplatna&amp;quot;&lt;/b&gt; gibi sesler çıkarıyordu. Zaten ayağımın altından çok gıdıklanırım, ben güldükçe adam da bu eylemden hoşlanıyorum sanıp tabanımı kurcalamayı sürdürüyordu. Çaresiz kalıp &lt;b&gt;&amp;quot;imdaat&amp;quot;&lt;/b&gt; diye bağırınca, soğuk havlu dağıtan çocuk, ayıyı ayağımdan ayırdı.&lt;br /&gt;M : Neymiş sebep ?&lt;br /&gt;H : Meğerse ücretsiz ayak masajı tanıtımı yapıyormuş, hamamcının Kazak elemanı.&lt;br /&gt;M : Sen de Türkiye&amp;#039;ye tatile giderken birkaç kelime Rusça öğreniverseydin ya arkadaşım. Artık öyle Alman Almana tatil dönemi bitti. Ruslarla havuz oyunlarına şimdiden alış.&lt;br /&gt;H : Şekerim de tavana vurdu Türkiye&amp;#039;de.&lt;br /&gt;M : Gıdıklayana sinirlendiğin için mi?&lt;br /&gt;H : Hayır fazla lokum yedim de ondan.&lt;br /&gt;M : Madem öyle yemeseydin sen de.&lt;br /&gt;H : Yahu, sempatik genç kızlar ellerinde gümüş tepsi içinde getirip duruyorlar. Zaten tatlıya zaafım vardır. İkisinden kurtulsam üçüncüsüne kesin yakalanıyordum.&lt;br /&gt;M : Pekiyi, sizde bebek bezi değiştirme etkinliği var mıydı?&lt;br /&gt;H : Yok artık Merkel&amp;#039;in pabucu, o da neyin nesi öyle?&lt;br /&gt;M : Konsept geliştirme konusunda kimse Türklerle yarışamaz dostum. Bizim otelde her gün 10-12 saatleri arasında otel müdürü ve kurmayları bebeklerin altını temizliyorlardı. Vizite çıkmış doktor ekibi gibi ciddi, beyaz önlükler ve plastik eldivenlerle yakaladıkları bebeleri yatırıp, altı pis olsun olmasın bezin temizi ile değiştiriyorlardı. Farkedebiliyor musun hizmetin sınırsızlığını Heinz?&lt;br /&gt;H : Michael, sen Türkiye&amp;#039;ye gide gele onlar gibi üşütmeye başlamışsın galiba. Bunlar her yıl onlarca oteli hiçbir araştırma yapmadan dikip, sonra bunları nasıl satacağız endişesiyle sıyırmaya başladılar. Ben artık bu aşırı ilgiden sıkılmaya başladım. Seneye Mayorka&amp;#039;ya gideceğim.&lt;br /&gt;M : Ama aşırı milliyetçi Mayorkalılar İspanyolcayı bile yabancı dilden sayıyorlar. Mönülerde bile birinci dil Katalanca. Nasıl anlaşmayı düşünüyorsun onlarla?&lt;br /&gt;H : Aman aman iyi. Ben artık kimse benimle Almanca konuşsun falan da istemiyorum. Elimle kolumla, ya da istediğim şeyi göstererek anlaşırım ben. Kimseyle konuşmadan, havuz şaklabanlıklarına falan katılmadan, kitabımı okumak istiyorum.&lt;br /&gt;M : Bu konuda seninle anlaşamayacağız galiba. Ben şimdiden yaz rezervasyonumu yaptım bile. Duyduğum kadarıyla otel yönetimi, bu yıl da yenilik olarak bazı kuyum alışverişlerimizi armağan etmeyi planlıyormuş.&lt;br /&gt;H : Ne diyeyim sana Michael, Allah hem Türklere hem de sana akıl fikir versin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;07.03.2007 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>KASTÜŞKA HASTANESİ</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=26</link><pubdate>21/09/1998 IST</pubdate><description> Kültürü, sanat tarihi, mimarisi, insan ilişkileri ve daha bir çok yönüyle kendimiz çok yakın hissettiğim Rusya’nın; yalnızca gazetelerden okuduğum ve aslında zaman zaman teğet geçecek kadar yakınlaşmak zorunda kaldığım karanlık dünyasıyla, 10 Eylül sabahında, emrivaki olarak tanıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün Moskova, iki gün St.Petersburg’dan oluşan kısa iş gezimin son gecesi; on bir dereceden,yine otuz beş dereceye dönecek olmanın sevinci ve kısa kollu gömleğimle; sabah saat 04:25’de odamı son kez kontrol ettikten sonra, kapımı açtım. Sol gözümün üstüne inen sert bir yumruk ve ardından nefes almamı engellemek, ya da sona erdirmek için elinde havlu ile ikinci bir adam, belki birkaç kişi daha; yolculuğumun henüz bitmediğini, beni içeriye düşürerek çok can acıtan bir üslupla anlattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gurbet ellerde postu teslim etmeye hiç niyetli değildim.Ancak değil karşı koymak, ya da kaçıp beladan uzaklaşmak; yediğim sert tekme ve yumruklardan, dizlerimin üzerine bile doğrulamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğazımı sıkan eli biraz gevşetince, “Paramı alabilirsiniz” gibi, Rusça bir şeyler inliyordum. Ancak adamların ya maddi kaygıları yoktu, ya da Rusça’ları biraz yetersizdi(!)&lt;br /&gt;Aşağıda, beni Pulkova Havalimanı’na götürmek üzere bekleyen şoförün, gecikmeli de olsa merak etmesi sonucu; resepsiyondan edilen telefonlara da cevap gelmeyince, bir kat hizmetçisine kapım tıklatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeriden gelen garip sesler onu endişelendiriyor ve koşarak durumu güvenliğe bildiriyor. Odamda bulunan “ sabah şerifleri dayaklı olsun “ heyetinin keyfi iki paralık oluyor haliyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis kayıtlarına göre 04:45’de kapım açılıyor ve ben banyoda, ellerim arkadan bağlı bir biçimde, yerde baygın olarak bulunuyorum. Sedyeyi dokuzuncu kata çıkarmak yerine, beni sedyeye kadar sürüklemeye kara veriyorlar. Ambulans 2. Dünya Savaşı’ndan kalma bir tuhaf araç. On gün zorunlu olarak ikamet edeceğim Kastüşka Hastanesi’ne, çukur-tümsek eğitimli bir yoldan, bir saat kadar sonra ulaşıyoruz. Taş, ya da çocuk düşürmek için ideal bir parkur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, bizim beyenmediğimiz çevre yolu, bu yolun yanında otoyol kalır.&lt;br /&gt;30 milyon kişinin öldüğü 2. Dünya Savaşı sırasında, o zaman ki adıyla Leningrad; tam 900 gün, 900 gece Alman kuşatması altında yaşamış. O devrin güncel şakasına göre; Naziler şehri Rusların kahramanlığından değil, yolların bozukluğundan ele geçirememişler.&lt;br /&gt;Hastaneye, yeni arızalarım oluşmadan monoblok olarak ulaştık. Sedyeyle hız sınırlarını zorlayarak, ameliyat odasına alınıyorum. Gördüklerim öylesine ilginç ki, ağız tadıyla bayılamıyorum. İngilizce bilen bir doktor; sol arka kaburgalarımdan bazılarının kırık, onların baskı yaptığı akciğerimin yırtık, beynimin sarsıntılı olduğunu anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapanmaya yüz tutmuş sol göz ve morartılar, estetik kaygısı duyulmayacak ufak şeylermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben,vücudumun çeşitli yerlerini delerek canımı hayli yakan işlemlerin, neler olduğunu merak ediyorum. Doktor ameliyat edilmeyeceğimi, alçı yapılmayacağını açıklıyor. Endeskopi, travma, sonda, drenaj gibi tıp sözcükleri ile meraklanmamam telkinleniyor. Üç kuruşluk doktorluk bilgilerimle itiraz edemiyorum haliyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni sarsa-zıplata işlerini bitiriyorlar ve 100 saatimi geçireceğim 30 metrekarelik, dört kişilik reanimasyon servisine yuvarlıyorlar. Yapay solunum cihazına bağlı, üzerinden hortumlar fışkıran canlı cenazelerin yanında, içine birkaç tüpçük sallandırılmış ben, şişmiş gözüme rağmen, kanlı canlı delikanlı gibi kalıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutsuz uyuma girişimim pek sonuç vermedi. Taburlar halinde uçuşan sinekler, hortumlarını bile saplamaya gerek duymadan, kan kardeş oluyorlar benimle.&lt;br /&gt;Ertesi sabah uyandığımda yanımda yatan genç adamın yeri boştu. Lada marka arabasıyla, yeni zengin bir Rus’un Mercedes’ine vurma gafletinde bulunmuş!... Çarpılan aracın şoförü benim komşumun kafasının demire karşı dayanıklılığını ölçmüş. Demir baskın çıkmış. O artık hastanenin bodrum katında, soğukça bir odada, yakınları tarafından alınmayı bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlene doğru, kapıma iki dost goril yerleştirildi. Yanıma yaklaşan herkese illallah dedirttiler. Ben artık kimin dost, kimin düşman olduğunu iyice karıştırdığımdan, tümden tedirginim. İki kez sondama ayağı takılarak, beni yatağımdan sıçratan sarsak hemşireye; 3. kez takılmasın diye, bütün sempatikliğimle gülümsemeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün boyunca Rus Turizm Bakanlığı yetkililerinden, Alarko gibi Rusya’da iş yapan Türk kuruluşlarına kadar; hiç tanımadığım birçok kişi ziyaretime geldi. Onları; şişmiş, morarmış yüzümle, gün bitimine kadar selamladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün sonra ise eşim ve şirket arkadaşlarım yanıma ulaştılar. Moraller getirdiler. Artık hızla iyileşmemek yakışık almazdı. Onlar da hastaneden çok etkilendiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çariçe Katerina’nın ünlü kışlık sarayı Hermitages’ın saray olduğu yıllarda, özel kedici kadrosu, 5 binin üzerinde de kedisi varmış. Fare avcılığı için, Kastüşka’da benzeri bir sistem uygulanıyor. Ancak kediler çok semirdiğinden, hamam böceklerini yakalayacak kadar çevik değiller. Hastane yönetimi o işi kültür-fizik de olur diye, hastalara bırakmış. Yeni odama taşındığımda yerde gezinen bir tanesini avladıktan sonra; “acaba bu olay nedeniyle hastanenin kakalak mafyasıyla aramız gerginleşebilir mi? diye, bir an duraladım!.. Bu örneği, mafyanın nasıl çeşitlendiğini ifade edebilmek için verdim.&lt;br /&gt;Mafya deyince aklınıza; düzensiz, çapulcu kitlesi gelmesin. Asker, subay, komutan, baba gibi rütbeleri; eğitim, lojistik, istihbarat gibi birimleri olan ve hatta nükleer silahları bile kontrolü altında tuttuğu ileri sürülen bir ordular silsilesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kastüşka Hastanesine dönecek olursak..&lt;br /&gt;Hastane Ruslar’a ücretsiz. Hizmet bedelsiz olunca, konfor arz talebi de oluşmuyor doğal olarak. İnsana, koridorun birinden Hipokrat çıkıverecekmiş gibi gelen; Selimiye Kışlası görüntülü bu antik hastanede; doktor ve hemşireler ayda ortalama 40-60 $ arasında para kazanmalarına ve bunu kriz dönemlerinde aylarca alamamalarına rağmen, her zaman bakımlı ve güler yüzlüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yatılı hastane maceramda Özel Can Hastanesi’nde; babamın yanında pırıl pırıl refakatçi yatağımda uydu yayınlarını izlediğimden, bu bir hayli alçak gönüllü şartlar önceleri canımı sıktı. Ancak gelen sevgi dolu fakslar hep neşeli kalmamı sağladı. Hele bazılarına gülerken, demonte durumundaki pirzolalarım, akciğerimi sıkıştırıp durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tunç, bence bu,Beach Volley Organizasyonu’ndan kaytarmak için sıkı bir numaraydı(!) Seni görmeden inanmam!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kalamış’ta büyümüş adamsın. İki tane de sen oturtamadın mı heriflere?”&lt;br /&gt;“Ben de burada iki Rus ayarladım. Döndüğünde birlikte döveriz.”&lt;br /&gt;“Hadi beni dövseler neyse, hak etmişimdir. Ama senin gibi bir adama nasıl saldırabilirler?”&lt;br /&gt;“Yaşına göre iş bulaydın kardeşim”...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek futbol fanatiği olmamakla tanınırım. Acilde debelenirken, Galatasaray’ın Erzurumspor’la oynadığı maçın skorunu merak etmeye başlayınca ; “acaba buralara kadar gelmişken, bir de gizli fanatikliğimi tedavimi ettirsem mi?” diye düşünmedim değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayemizin polisiye bölümüne dönecek olursak; 1200 odalı, içinde semt karakolundan polislerin görev yaptığı bir bölümü olan, ayrıca, özel bir güvenlik kuruluşunun eğitimli adamları tarafından bir kale gibi korunan; bu çok az kriminal vukuatlı Pribaltiskaya Oteli’nde; benim lobiye ineceğim saati dakikası dakikasına takip edilebilen ve kimsenin olmadığı o saatte, kapımın önünde bekleme cesareti gösterebilen ekip, kimin nesiydi acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pribaltiskaya Oteli’nde iki ay kadar önce gerçekleştirilen son tatsız olayda, iki zağar İtalyan adam, İki Rus kızını odalarına almışlar. Kızlar, İtalyanlar’ın içkilerine uyku haplı ilaç karıştırmışlar. İtalyanlar rüyalarında kızları düşlerken, kızlar tek bir fiske bile vurmadan onları mışıl mışıl uyutmuşlar ve 10 bin $ paralarını alarak, usulca kaçmışlar!.. Cebimdeki 2.300 $’ı çalabilmek için, bana bu kadar eziyeti neden çektirdiler, hala anlamış değilim. Her gece&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;odamda komplo senaryoları kurarak, beyin yap-bozları oluşturuyoruz. Yakınlaştığım yorumumu ise, şu ülkeden tek parça olarak ayrıldıktan sonra, vatan topraklarında yapacağım. Kalınca bir dosyayla da, uluslar arası bir mahkemeye başvuracağım.&lt;br /&gt;Yaşadığım bu olay; Rusya ve orada yaşayan dostlarım hakkındaki olumlu görüşlerimi hiç değiştirmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü; haydut, dünyanın her köşesinde hayduttur.&lt;br /&gt;Yakalandıklarında sekiz yıl hapse girme riskine rağmen; kimler, niye, nasıl cesaret edebilmişlerdi acaba ve neredeydiler? Arkadaşlarımın kendilerine yönlendirdiği negatif enerjiye rağmen, hala afiyetteler mi acaba? Kimbilir!..&lt;br /&gt;Otelini evi, orada kalan müşterisini de misafiri olarak algılayan uluslararası otelcilik felsefesine rağmen, üzerinden onca zaman geçmesine karşın, otelin müdürü hala niçin ziyaretime gelmedi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayı otel kendi içerisinde, emniyet müdürlüğü de özel bölümü FSB (eski KGB) aracılığıyla araştırıyorlar. Ya da bana öyle diyorlar. Belki çok kriminal film seyrettiğimizden, sürekli Sherlock Holmes gibi olaylar arasında ilintiler kurmaya çalışıyoruz.Yoksa, gerçektende bu olay gözdağı içeren bir çıkar kavgasının ilkel bir uzantısı mı?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Eylül Pazar gecesi, Vücudumdaki hava kabarcıkları iner ve uçakta risksiz yolculuk yapabileceğimin iznini alırsak İstanbul’a uçuyoruz. Türk hekim akrabalarım, Rus meslektaşlarının işçiliğini merak ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, uçağın bagaj bölümünde valizlerle birlikte uçma tehlikesini atlatıp, sağlıklı yolcularla beraber uçabileceğimin heyecanını yaşıyorum. Sonra da ver elini Alanya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece; Tansu Çiller’in hala; “bu güzelim memlekete döviz getirebilmek için dayak atan, dayak yiyen, her vatandaşım şereflidir, kutsaldır!.. gibi bir konuşma yapmamış olması, içimi biraz burkuyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;21/09/1998 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>INCREDIBLE INDIA</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=160</link><pubdate>Tue, 25 May 2010 14:36:43 IST</pubdate><description> Diye tanıtıyorlar kendilerini çeşitli reklamlarında Hintliler.&lt;br /&gt;İnanılmaz, muhteşem, akıl almaz, harika gibi anlamları var incredible’ın.&lt;br /&gt;Henüz sadece iki şehrini görmeme rağmen, bu tanımlar pek de sırıtmıyor bu ülkede.&lt;br /&gt;Çelebi Hava Servisi olarak Hindistan’ın iki şehrinde, yer hizmetleri, antrepo işletmeciliği yapıyoruz.&lt;br /&gt;Bana, bir haftalık kalışımda bile bir yazı çıkarabilecek kadar ilham veren bu ülke, orada uzun süredir yaşayan yöneticilerimize birer kitap yazdırır döndüklerinde herhalde.&lt;br /&gt;Hindistan’la ilgili yaptığım araştırmalarda bana Hint sinemasını incelemeye giden Aylin Sayın’ın &lt;b&gt;“Hindistan Günlüğü”&lt;/b&gt; adlı kitabının çok katkısı oldu, Hindistan’la ilgilenenlere öneririm.&lt;br /&gt;Bir ülkenin ilgimi çekip çekmediğini, elimi fotoğraf makineme atış sayımdan, aldığım notlardan anlayabiliyorum.&lt;br /&gt;Güzellik, sıradışılık, görkem, insanların davranışları, giysiler, doğa, trafik, sokaktaki insanlar, semt pazarları, sinemalar, yemekler, iklim, yaşam koşullarını gözlemlemek beni etkiliyor.&lt;br /&gt;Artık Avrupa’da ilgimi çeken mekanlar, önceden görmenin de verdiği konforla azalmaya başladı.&lt;br /&gt;Turizmin motorlarından biri de, insanın ziyaret ettiği ülkeyi kendi yaşadığı ülke ile karşılaştırdıktan sonra kendisini iyi hissetme duygusudur.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Vay be adamların şu yaşam koşullarına bak, adeta Anadolu’nun herhangi bir köyünün elli sene önceki hali gibi, oturalım da şükredelim halimize” &lt;/b&gt;türü yaklaşımlar da yukarıda yazdığıma örnektir.&lt;br /&gt;“bak sen yoksulsun ve sokaklarda yaşıyorsun, oysa ben varlıklıyım” türevinden üstünlük duyguları, ilginçtir ki tatilin belirleyici ögelerinden sayılıyor.&lt;br /&gt;Bir tür geçmişe yolculuk gibi.&lt;br /&gt;Hindistan’a da böyle yaklaşanlar çoğunlukta.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Nasıl da pisler bir bilseniz, her yer kokuyor” &lt;/b&gt;laflarına kulaklarınızı tıkayın ve varsa imkanınız görün bu incredible İndia’yı derim size.&lt;br /&gt;Hindistan bir başka gezegen adeta.&lt;br /&gt;Almasını bilene yedi veren gül gibi de bir ülke.&lt;br /&gt;Size, ilginizi çekeceğini sandığım bazı küçük notlarla bu ülkenin görkemini hatırlatmak istiyorum..&lt;br /&gt;-         Hindistan’ın Hintçesi &lt;b&gt;“memleket” &lt;/b&gt;anlamına gelen Baharat ya da Hindustan.&lt;br /&gt;-         Bad ve Pur şehir anlamına geliyor.&lt;br /&gt;-         Sonu Bad’la biten şehirler Müslüman, Pur’la bitenler ise Hindu şehirleri.&lt;br /&gt;-         Çin’den sonra tahminlere göre bir milyar üç yüz milyon nüfusu ile dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi.&lt;br /&gt;-         Tahminlere göre diyorum, çünkü nüfus kağıdı olmadan kaç kişinin yaşadığı henüz bilinmiyor.&lt;br /&gt;-         Nüfusları her yıl ortalama 19 milyon artıyor.&lt;br /&gt;-         Komşuları Bangladeş, Myanmar (eski adıyla Burma) ve Pakistan.&lt;br /&gt;-         Hinduizm, Budizm, Sihizm ve Jainizm’in doğum yeri.&lt;br /&gt;-         Britanya’dan Mahatma Gandi’nin pasif direnişi ile kurtuluş yılları 1947.&lt;br /&gt;-         1950’den beri parlamenter demokrasi ile yönetilen bir cumhuriyet.&lt;br /&gt;-         Hintçe, İngilizce, Tamilce gibi 16 resmi dilleri olsa da, ülkede yaklaşık 850 farklı dil konuşuluyor.&lt;br /&gt;-         Her yerde korna çalındığından Hindistan’ın ulusal dili korna olarak hicvediliyor.&lt;br /&gt;-         Neredeyse her aracın arkasında, “horn please” (lütfen korna çalın) yazıyor.&lt;br /&gt;-         3.2 milyon kilometre karelik ülke toprakları, bizden yaklaşık dört kat büyüklükte&lt;br /&gt;-         Dünyada yaşayan her altı kişiden biri Hintli.&lt;br /&gt;-         Para birimleri Hint Rupisi, bir Amerikan doları yaklaşık 45 Rupi değerinde&lt;br /&gt;-         Ülkeyi son 4 bin yılda kimler mi yönetmiş :&lt;br /&gt;-         Aryalılar, Maunyalılar, Guptalar, Hunlar, Müslümanlar, Gazneliler, Memluklar, Halaciler, Tuğluklar, Ludiler, Timur, Britanyalılar..&lt;br /&gt;-         Hindistan’ın Atatürk’ü Mahatma Gandi (1869-1948), 1917’de o ünlü pasif direnişine başlıyor ve 30 yılda Britanyalılar’ı evlerine geri yolluyor.&lt;br /&gt;-         Mahatma yüce ruh anlamına gelen bir sözcük.&lt;br /&gt;-         Mahatma, Gandi’ye sonradan takılan bir tür lakap, asıl adı Mohandas Karamçand Gandi.&lt;br /&gt;-         Gandi daha sonra bir suikast sonucu öldürülüyor.&lt;br /&gt;-         Sağ kolu Pandit Jawaharlal &lt;b&gt;Nehru&lt;/b&gt; (1889-1964) ülkenin ilk başbakanı oluyor ve şu ana kadar Hindistan’da eceliyle giden yegane lideri.&lt;br /&gt;-         Bazı görüşlere göre Hindistan’ı modern dünyaya yaklaştıran en önemli şahsiyet Nehru.&lt;br /&gt;-         Yerine geçen kızı İndira Gandi (1917-1984) en güvendiği Sih (bunun okunuşu aslında daha farklı ama biz dilimize böyle çevirmişiz) kökenli muhafızları tarafından öldürülüyor&lt;br /&gt;-         Onun yerine geçmesi beklenen oğlu Sanjay ise, annesi İndira Gandi daha sağ iken 1980 yılında bir uçak kazasında ölüyor&lt;br /&gt;-         Başa geçen bir diğer oğul Rajiv ise, Tamil gerillaları tarafından öldürülüyor&lt;br /&gt;-         Halen Hindistan’ı Rajiv Gandi’nin İtalyan asıllı karısı Sonia yönetiyor.&lt;br /&gt;-         Kendisi dünyanın en güçlü üçüncü kadını&lt;br /&gt;-         Erkekleri ortalama 62.2 yıl (bizde 68.8) yaşarken, kadınları 63.5 (bizde 73.6) yıl yaşıyorlar.&lt;br /&gt;-         Ülkenin % 72’si Hint-Aryan, % 25’i Dravidian&lt;br /&gt;-         Dine gelince..&lt;br /&gt;-         Nüfusun % 81’i Hindu, % 13.4’ü Müslüman, % 2.3’ü Hristiyan, % 0.8 Budist&lt;br /&gt;-         Mumbai (eski adıyla Bombay), Yeni Delhi, Kalküta, Haydarabad ve Bangalore Hindistan’ın en kalabalık beş şehri.&lt;br /&gt;-         Başşehirleri Yeni Delhi, 1911 yılında İngilizler tarafından Avrupa’dan mimar ve mühendisler getirtilerek kurulmuş.&lt;br /&gt;-         Önceki başşehirleri Kalküta imiş.&lt;br /&gt;-         Delhi, daha önce de 1190-1526 ve 1648-1857 yıllarında ülkeye başkentlik yapmış.&lt;br /&gt;-         Haziran ayında başlayan ünlü muson yağmurları eylül sonlarına kadar yaklaşık 3.5 ay boyunca tüm ülkeyi suluyor&lt;br /&gt;-         Orhan Pamuk’un 1971 doğumlu roman yazarı sevgilisi Kiran Desai de bir Hintli.&lt;br /&gt;-         Onların magazin basınımızda yer alan mayolu plajda gezinti fotoğrafları, Hindistan’ın yeni sahil yıldızı Goa şehrinde çekilmişti.&lt;br /&gt;-         Bizim kan davamız kadar acıklı olmasa da, onların da yukarıdan aşağıya doğru kesin ölçülerle sınırlanmış, toplumsal sınıf ayrımcılığı anlamına gelen KAST sistemleri var.&lt;br /&gt;-         Gandi yıllar önce kaldırmış olsa da, bu ayrımcılığı hala sürdüren bölgeler var Hindistan’da.&lt;br /&gt;-         Kast ayrımı sırası ile şöyle&lt;br /&gt;-         1. Kast-Brahmanlar (din adamları) &lt;br /&gt;-         2. Kast-Ksatriyalar (rütbeli askerler, zenginler, büyük tüccarlar, büyük toprak sahipleri)&lt;br /&gt;-         3. Kast-Vaysiyalar (orta halli tüccarlar, orta büyüklükteki toprak sahipleri)&lt;br /&gt;-         4. Kast-Südralar (köylüler)&lt;br /&gt;-         Hiç Kast’ı olmayanlara ise Parya deniyor. Onların durumu eski kölelerden de beter. Onlara dokunulmaz deniyor. Öyle bizdeki gibi beleş milletvekili dokunulmazlığı ile karıştırmayın sakın. Bunlara, iğrendikleri için dokunulmaz diyorlar. Bir paryanın gölgesinin, Kast’ı olan birisinin üzerine düşmesi bile o insana kendisini kirlenmiş olarak hissettirebiliyor.&lt;br /&gt;-         Bir paryanın eli, bir diğer Kast’ı olan Hintliye değerse, Kast’ı olanın törensel bir arınmadan geçmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;-         Onlar, kastlılarla aynı yolda yürüyemezler, bellerinden üstünü örtemezler, şemsiye kullanamazlar, ağızlarını kapatmadan konuşamazlar.&lt;br /&gt;-         Yani bunların yanında Kunta Kinte falan adeta Özgür Willy..&lt;br /&gt;-         Yaklaşık otuz milyon Dokunulmaz sokaklarda yaşıyor, bazen de yolun en hızla gidilen şeridinde uyuyakalıyorlar.&lt;br /&gt;-         Üst kasttan bir erkek, alt kasttan bir kadınla evlendiğinde, doğan çocuklar alt kasttan sayılıyorlar.&lt;br /&gt;-         Yani öyle bedavadan üst kasta transfer olmak da yok.&lt;br /&gt;-         Pek akıl, fikir ile anlaşılması mümkün olmasa da durum aynen yazdığım gibi.&lt;br /&gt;-         İncredible dediysem sadece güzelliklerini kastetmedim tabi ki..&lt;br /&gt;-         Nüfusun çoğunluğu erkek, nedeni de kız çocuklarının masraflı oluyorlar diye daha doğmadan kürtajla aldırılmaları..&lt;br /&gt;-         Doktorlara ultsonografi sonuçlarında bebeğin cinsiyetinin söylenmesi yasaklanmış da olsa, haberdar olanlar kızlarını doğurmamaya çalışıyorlar.&lt;br /&gt;-         Bu işin müsebbibi de dowry, yani İbranilerin drahoma’sı, yani çeyiz..&lt;br /&gt;-         Kız tarafı, geleneklere göre damada bazen otomobil, hatta bazaen de ev gibi armağanlar hazırlamak zorunda.&lt;br /&gt;-         Yoksullar da, bu anlamsız baskıya dayanamayarak kız bebelerini doğurmak istemiyorlar.&lt;br /&gt;-         Şu meşhur pislik konusuna gelecek olursak..&lt;br /&gt;-         3.700 kadar şehir, kasaba ve köyün toplamında hepi-topu 17 tane arıtma tesisi var.&lt;br /&gt;-         Lağım ve kanalizasyon altyapıları içler acısı.&lt;br /&gt;-         O nedenle de gecekondularda yaşayan halk, kendilerine yakın parklarda hacetlerini gideriyorlar.&lt;br /&gt;-         Taciz ve tecavüze karşı kadınlar bu işi topluca yapmaya çalışıyorlar.&lt;br /&gt;-         Ne yazık ki, hala tuvalete gitme korkusu ile tüm gün yiyip içmeyen kadınlar yaşıyor Hindistan’da.&lt;br /&gt;-         Hadi biraz da güzel şeylerden bahsedelim..&lt;br /&gt;-         Hindistan bir film cenneti.&lt;br /&gt;-         Hollywood yılda toplam 700 kadar film üretip tüm dünyada 2.5 milyar sinema bileti satarken, Hindistan’da yılda 1.000’den fazla film üretilip, sadece Hindistan’da 3.5 milyar sinema bileti satılıyor.&lt;br /&gt;-         Sinema endüstrisinde 5 milyon kişi çalışıyor.&lt;br /&gt;-         30 farklı Hint dilinde film çekiliyor.&lt;br /&gt;-         Çingeneler’in ana vatanı Hindistan’ın Rajashtan bölgesi.&lt;br /&gt;-         Bulmaca meraklılarına da bir tüyo vereyim, eski Hint krallarına Mihrace denirken prenslerine de Raca denirmiş.&lt;br /&gt;-         Bol miktarda İsrail’li turistleri var.&lt;br /&gt;-         Hatta İsrailliler kendilerini şöyle hicvederlermiş:&lt;br /&gt;-         &lt;b&gt;“Bizim halkın bir milyonu Türkiye’de, bir milyonu Hindistan’da, bir milyonu askerde, dört milyonu da İsrail’de yaşar.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;-         Halk yoksul da olsa, şiddet olayları azınlıkta.&lt;br /&gt;-         Fakirleri, Brezilya’daki gibi “sende var da bende niye yok” diye turistleri soymak, dövmek, öldürmek yerine sadece avuçlarını açıyorlar.&lt;br /&gt;-         Himalayalar’dan doğup Bengal körfezine dökülen Ganj (Hintçesi Ganga) nehri, bizler için sadece bir nehir iken Hindular için yeryüzündeki ana tanrıça.&lt;br /&gt;-         Yüksek oranda bulunan koli basiline rağmen, nehrin kutsallığına duyulan inançtan dolayı en lezzetli çayların bu nehrin suyunda piştiğine inanıyorlar.&lt;br /&gt;-         Hintliler’in Mekke’si Varanashi şehrinde ölüp, külleri Ganj’a dökülen fanilerin cennete varacaklarına inanılıyor.&lt;br /&gt;-         Ganj kenarında yakılmak, hele bir de sandal ağacından kesilme odunlarla yakılmak ateş pahası.&lt;br /&gt;-         İndira Gandhi, vakti zamanında ekonomik olsun diye elektrikli fırınlar yaptırmışsa da &lt;b&gt;doğal yöntemlerle yakılma &lt;/b&gt;kadar rağbet görmemiş.&lt;br /&gt;-         Cenazelerin yakılma törenleri sırasında, olur da üzüntü ile kendisini ateşin içine atar diye ölenin karısı yaklaştırılmıyor.&lt;br /&gt;-         Yeniden bedenlenme (reenkarnasyon) inançlarından dolayı organlarını bağışlamayı pek sevmiyorlar.&lt;br /&gt;-         Dünya nimetlerinden elini eteğini çekerek kendisini ruhani hayata adayan kişilere Hint Fakiri (Sadu) deniyor.&lt;br /&gt;-         Bu numarayla dilenenler de varmış.&lt;br /&gt;-         Biz Bombay’daki Bollywood adlı film endütrisini biliriz.&lt;br /&gt;-         Tamil ve Nadu eyaletlerinin film tarlalarına da Tollywood deniyor.&lt;br /&gt;-         &lt;b&gt;“Ses yoksa hayat da yoktur” &lt;/b&gt;diyor Hintliler.. (bkz. korna çalma geleneği)&lt;br /&gt;-         Bol ışıklı düğünleri var, bu ışıltının nedenlerinden biri de aydınlığın karanlığı, yani iyiliğin kötülüğü kovacağına inanılıyor.&lt;br /&gt;-         Tespihin, tarihte ilk kez bundan iki bin sekiz yüz yıl önce, Brahman rahipleri tarafından Hindistan’da kullanıldığı iddia ediliyor.&lt;br /&gt;-          Delhi’ye birkaç saat uzaklıktaki ünlü Tac Mahal bir aşk yapıtı.&lt;br /&gt;-          Eski Delhi’yi de kuran Şah Cihan (1593-1666), 14. çocuklarını doğururken ölen karısı Mümtaz Mahal’i anmak için yaptırmış Agra şehrindeki Tac Mahal’i.&lt;br /&gt;-          Karısının ardından iki yıl yas tutmuş. (yahu 16. yüzyılda ne kocalar varmış böyle)&lt;br /&gt;-          Şimdi çok görkemli gözükse de, o dönemde büyük infiale yolaçmış.&lt;br /&gt;-          1631-1653 yılları arasında 22 yıl süren inşaatı sırasında halk, yoksulluk içinde debelenirken ülkenin serveti sonuna kadar kullanılmış.&lt;br /&gt;-         Öyküsü biraz bizim Dolmabahçe sarayınınkine benziyor.&lt;br /&gt;-         Sonra onun yerine geçen oğlu, Şah Cihan’ı bir kaleye hapsetmiş ve ölene kadar o kaleden çıkmasına izin vermemiş. (evlat ve koca sadakatlerine bir bakın hele)&lt;br /&gt;-         26 ocak tarihi onların cumhuriyet bayramı.&lt;br /&gt;-         Yüzlerce ortak kelimemiz olan Hindistan, Endonezya’dan sonra dünyada en fazla müslümanın yaşadığı ikinci ülke.&lt;br /&gt;-         Tek tanrılı dinlere hayli uzaklar.&lt;br /&gt;-         Müslümanları “put kıran” diye adlandırıyorlar.&lt;br /&gt;-         Bizim belirlenmiş tanrımız ve kitabımız yok diyorlar. (we have no fixed god, no fixed book)&lt;br /&gt;-         En önemli üç tanrıları; yok edici Şiva, yaratıcı Brahma ve koruyucu Vişnu.&lt;br /&gt;-         Ünlü giysileri Sari, ya evli kadınlar tarafından gündelik hayatta, ya da bekarlar tarafından düğünlerde giyiliyor&lt;br /&gt;-         Dikimi emzirme kolaylığı da sağlıyor.&lt;br /&gt;-         1994 dünya güzeli Aishwarya Rai bir tür yaşayan kraliçe muamelesi görüyor.&lt;br /&gt;-         Sevgilisine ilan-ı aşk eden bir kamyoncu şöyle yazmış arabasının arkasına: &lt;b&gt;“Herkes Aiswarya’yı sever, oysa ben seni seviyorum.”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;-         Üç tekerlekli bisiklet ya da motosikletlere Asya’da genellikle Tuk-Tuk deniyor.&lt;br /&gt;-         Bu pratik ama hayli güvensiz araca Hindistan’da böyle dememek lazım, çünkü Tuk-Tuk Hindistan’da yosmalara deniyor. (bizim argodaki motor sözcüğü ile benzeştirebiliriz)&lt;br /&gt;-         Bu aletin Hindistan’daki adı Rikşa, motorlusu da Otorikşa.&lt;br /&gt;-         Yemeği daha iyi hissedebilmek için sulu yemekleri bile elle yiyorlarmış.&lt;br /&gt;-         Biraz pis olduklarını onlar da kabul ediyorlar.&lt;br /&gt;-         yoksa, &lt;b&gt;“biz daha az pisiz” &lt;/b&gt;diye bir restoran reklamı olur muydu hiç?&lt;br /&gt;-         İnekler, bildiğiniz gibi en kutsal hayvanlardan sayılıyor.&lt;br /&gt;-         Daha doğrusu inek, Hinduizm’de analığın ve tanrıçalığın sembolü.&lt;br /&gt;-         O nedenle de 200 milyon kadar inek ülkede başıboş dolaşıyor.&lt;br /&gt;-         Hatta karanlıkta kalıp bunalıma girmesinler diye ahıra da konmuyorlar.&lt;br /&gt;-         Belki de bu kadar huzurlu inekten dolayı süt üretiminde dünyada bir numaralar.&lt;br /&gt;-         Tereyağı, mango, çay, şeker, Hint keneviri, Hindistan cevizi, kaju üretiminde, değerli taş ve mücevher kesiminde de dünyada bir numaralar..&lt;br /&gt;-         Dünyanın en kalabalık ordusu da onlarda.&lt;br /&gt;-         En fazla yazılım mühendisi de Hindistan’da.&lt;br /&gt;-         Microsoft’un üçte biri, IBM’in dörtte biri, İntal’in altıda biri Hintli.&lt;br /&gt;-         Hotmail’in (Sabeer Bhatia), satrançın mucidi de onlar..&lt;br /&gt;-         Genetik, astrofizik, barış, edebiyat, ekonomi ve fizik dallarında toplam 7 Nobel ödülleri var.&lt;br /&gt;-         Dünya ikinciliklerini yazmayacağım korkmayın.&lt;br /&gt;-         Neyse, daha fazla bilgi ile şişirmeyeyim kafanızı.&lt;br /&gt;-         Son olarak da şunu yazayım bari..&lt;br /&gt;-         Hindistan’da tanrı ve tanrıçalar kadar beş kutsal şey daha var, neler mi onlar..&lt;br /&gt;-         Vatan, ana, baba, öğretmen ve misafir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size, &lt;b&gt;“bunların sokakları kötü kokuyor, insanları da nasıl pis bir bilsen” &lt;/b&gt;diyenleri duymayın hiç ve görün bu güzel ülkeyi derim.&lt;br /&gt;Bu, adına Hindustan denen memleket, gerçekten de incredible bir India..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;20.05.2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>HOROZUN KAÇTI TUNÇ ... </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=71</link><pubdate>26.04.2004 IST</pubdate><description> Geçen ay, “bir gün otursam da yöneticilik anılarımı yazsam mı acaba” diye içimden geçiriyordum. Yöneticilik, dışarıdan bakıldığında fiyakalı bir işe benziyordu başlarda. “Kim bilir ne önemli kararlar alırım, çalıştığım kuruma nasıl da çağ atlatırım” gibi hayallerim de vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa sürede bunun zorluğunu farkettim. İyi bir gözlemci olan kızım, zaten daha ilk günlerde demoralize etmişti beni. “Sen buna çalışmak mı diyorsun baba. Sen emrediyorsun başkaları çalışıyor.” Yöneticiliğe farklı bir bakışla yaklaşmıştı. Bu kız beni 13 yıldır fıtık eder zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün önceden, kendimce çalışma planları yaparım. Bire bir uygulama şansım neredeyse hiç olmaz. Habersiz, çat kapı gelen misafirler, gündemimle alakasız telefonlar, anlaşılması zor talepler, enerji vakumcuları, günümün yarıdan fazlasını alabiliyorlar. Bir acenteye gidiyorum diye arabaya binip, kendimi noter yolunda, ya da otele gidiyorum diye yola çıkıp, kendimi belediyede bulduğum çok olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, evdeki hesap çoğunlukla ofise de uymuyor. Bir konuşmacı, genel müdürleri “kafası kesik tavuklar”a benzetmişti. Bence de haksız sayılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mart ve nisan ayları, eş dostun talep aylarıdır genelde..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet iyi çocuktur. Marketi ona kiraya versene!&lt;br /&gt;Hatice teyzemin küçük kızı muhasebe okumuş. Pek dil bilmiyor ama resepsiyonda çalışmak istiyor. Alsana şu kızı işe..&lt;br /&gt;Bizim patron sevgilisi ile tatile gelmek istiyor. En iyi odana cazip bir fiyat yap da sana göndereyim.&lt;br /&gt;Kaynımın matbaası var. Kağıt kürek işlerini ona yaptırsana.&lt;br /&gt;Siz balığı kaçtan alıyorsunuz? Doğru dürüst kar varsa bu işte, ben de soyunmayı düşünüyorum. O zaman benden alır mısın?&lt;br /&gt;Şu Rus animatöre yazılsam yanlış anlaşılır mı?&lt;br /&gt;Senle ortak, bir apart otel işine girelim mi? &lt;br /&gt;Sana bir konu danışacağım. Biliyorsun bölgeye eşek safari turlarını ilk ben getirdim. Şimdi yine bir ilki gerçekleştirerek, sırf balık-ekmek satan bir dükkan açmak istiyorum. Sence tutar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talep, tavsiye, sitem.. Mayın tarlalarının arasından sekip geçerek, doğru kararlar almaya çalışır dururum. Ancak geçen gün, kırılamayacak bir arkadaşımdan öyle bir talep aldım ki, çalışma hayatımda her daim özel bir yeri olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce Alanya’da yaşayıp, yıllarca başarıyla acente yöneticiliği yapan, şimdi ailecek Ankara’da yaşayan, az sonra bahsi geçecek arkadaşımın, İncekum-Avsallar’da bahçeli güzel bir evi var. Artık sadece yazları gelebildiğinden, bahçesindeki tavuk ve horozları da zorunluluktan kimsesiz kaldı. Hayvanların kümesleri de olmadığından, ağaçların dallarında ve bahçede sürdürüyorlar yaşamlarını. Yani, bir tür yarı vahşi tavukların belgeseli, söz konusu olan doğal yaşam. Animal Planet’e bile mevzu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;ANGARYA GELİYORUM DEMEZ..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tunç, bizim horozu mahallenin kedileri yemiş. Tavuklar kocasız kalmış. Lütfen, sizin otelden bir horozu, bizim bahçeye damat olarak gönderiver!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otel müdürümüzden, biraz da sıkılarak rica ettim. Sağolsun hemen bir horoz fırlatıvermiş bahçelerine. Fırlatmış diyorum, çünkü bahçenin duvarları yüksek, kapısı da kilitli. Bir tek, mahallenin mendebur kedileri girip çıkabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün geçmedi ki yeni bir posta daha aldım: “Senin horoz kaçmış Tunç! Kardeşim,sen bizim tavukları unuttun herhalde. Onlar bodur tavuk. Yollamışsın uzun boylu Denizli horozunu. O da beyenmemiş olmalı ki bizim çıtırları, çekip gitmiş. Lütfen daha kısa boylu bir horoz buluver. Hem, geldiğinde sen de seversin civcivlerini!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fesupanallah.. Yahu çevrede pek insan da yaşamıyor. Nereden gidiyor bu haber hemen İncekum’dan Ankara’ya? Yoksa travmalı tavukların cep telefonları falan mı var? Anlayamadım. Önce, kalan tavukları da ızgara mı yapsak diye düşünmedim desem yalan olur. Sonra biraz sakinleşince; bahçeye bir kaç kedi atayım da, şu tavuklardan topluca kurtulalım diye içimden geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek istediğim; bahtsız bir yöneticinin, Ankara’dan Antalya’ya siparişle, Avsallar’da yaşayan dul tavukların cinsel yaşamlarına çözüm yolları da düşünmesi gerekebiliyor zaman zaman. Ama, arkadaşım kırılabilecek cinsten biri değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberiniz ola! Cüce, mazbut bir horoz arıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıssadan hisse: Turizm asla sadece turizm değildir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 26.04.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>HAYDİ MAYORKA’YA BİR-İKİ, KALKIYOOR.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=77</link><pubdate>31.08.2004 IST</pubdate><description> Balear adalarının başkenti Mayorka’ya gitmeden önce, belki Alman basınının da etkisiyle, bu güzel adayı çok ucuz bir tatil beldesi sanırdım. Mayorka, (Mallorca diye yazılıyor) yine İspanya’nın hasadını topladığı, Atlas Okyanusu’ndaki Kanarya Adaları’nın aksine, Girit ve Kıbrıs adaları gibi, Barselona ile Sardunya adalarının ortasında bir Akdeniz adası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;İsla de la Calma&lt;/b&gt;”, yani Huzur Adası diyor adanın yerlisi Mayorkinler adalarına. Mayorka, yine Balear adalarına bağlı olan, Menorka, İbiza, Formentera, Cabrera, Dragonera ve daha bir çok küçük takım adanın en büyüğü. Bu adalar, Alman, İngiliz ve Hollandalı turistlere cazip gelen bir numaralı bölge. Antalya, kısa bir süre sonra tahtlarını sallayacak olsa da, şimdilik lider konumundalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayorka’nın 700.000 nüfusuna, yaz aylarında 180.000 de yerli, yabancı yazlıkçı eklenince, 550 kilometre uzunluğundaki sahilleri tıka basa doluyor. Altı bin yıl öncesine dayanan yaşam izleri olan adanın, en büyük şehri olan Palma, İsa’dan yüz yıl kadar önce Romalılar tarafından kurulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ada halkı, Roma, Arap, İspanyol kültürlerinin sentezi gibi. Kendilerini asla İspanyol gibi görmüyorlar. Çünkü onlar, Barselonalılar gibi Katalan. Restoran mönüleri dahil ilk dil Katalanca. İspanyolca, yabancı dil muamelesi görüyor. Katalan kökenli bir futbolcunun İspanya milli takımında oynamasını bile istemiyorlar. Örneğin, Atletic Bilbao futbol takımı, değil yabancı futbolcu, kendi bölgeleri dışında İspanyol futbolcu bile oynatmıyorlar. Bölgesel ayrımcılık diz boyu anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;WILKOMMEN IN DER SCHINKEN STRASSE..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayorkalıların milliyetçiliği, kırk yıldır bu güzel adayı mesken tutan Almanları hiç ırgalamıyor. Ada halkı da sıkı tüccar doğrusu. Sırf Almanların hoşuna gitsin diye, onların en çok tükettikleri domuz jambonu ve biranın adlarını caddelerine koymuşlar. Evet, gerçekten de “Playa de Palma”da, (Palma plajı anlamına geliyor) en işlek iki caddenin adı, Bierstr. ve Schinkenstr. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım Mayorka’nın adını ucuza çıkaran, bu plaj ve çevresi. Genç turistler, on litrelik plastik kovaların içinden, bir metrelik dev kamışlarla içkilerini emip, taşkınlıklar yapıyorlar. Alman, İngiliz ve Hollandalı turistler kendi aralarında pek anlaşamadıklarından, gittikleri barlar, işletmeciler ve seyahat acenteleri tarafından ayrılmış. Gecenin sonunda genelde olay çıktığından, artık aynı mekanlarda eğlenemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani sıkça duyduğumuz, “&lt;b&gt;otelinizde çok Rus var, Avrupalı turistler onların davranışlarından rahatsız oluyor&lt;/b&gt;” eleştirisi var ya. Bu işin orada iyice suyu çıkmış vaziyette. Ortada pek Rus da olmadığından, şimdilik Avrupalı holiganlar birbirlerinin eğlenme tarzlarına tahammül edemiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barlarda bazı bar görevlileri, sırf eğlence olsun diye, cüzi bir bedel karşılığında, trafik polislerinin yaptığı gibi, bar müşterilerini alkol metreyi üfleterek eğlendiriyorlar. Çok alkollü çıkanlar, gururla haykırarak diğer arkadaşlarına hava atıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SANKİ HEYBELİADA..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turistler, adanın muhtelif yerlerini işgal etmiş durumda. Ancak orasının da, Adrasan, Çıralı, Patara benzeri, henüz piranalar tarafından keşfedilmemiş bölgeleri var. İstanbul’un Prens Adaları’nda olduğu gibi bolca fayton tıkırdıyor caddelerde. Katalanlar, atlarının kıçını bağlamayı şimdilik akıl edememişler. “Hayvan bu, ne yapalım, sıkışınca yapacaktır yolun orta yerine” diye düşünüyor olsalar gerek. Canım asfalt yollar gübre kokuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asfalt demişken unutmadan belirteyim. En ücra kırsal yollarını bile asfaltlamışlar. Kilometrelerce otoyol, mükemmel aydınlatma ve yönlendirme tabelaları ile sanırsınız bir İsviçre sayfiye şehri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala aktif yel değirmenleri, yüz yıllık zeytin ağaçları, yol peyzajında kullanılan zakkumları, rengarenk begonvilleri, sıcak, bol tuzlu deniziyle, tipik bir Akdeniz adası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılda yedi milyon turist sadece bu adaya gidiyor. Bir günde 120 bin kişiye servis verebilecek dev bir hava limanına sahipler. Almanya’dan geldiğimiz için, biz de geçici olarak Avrupalı muamelesi gördük. Girişte kimlik bile sormadılar. Bir nevi iç hat uçuşu yapmıştık sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;CİNAYETİ BEN DE GÖRDÜM!..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyordum dayanamayacağımı, ama yine de gittim şu acayip “&lt;b&gt;Boğa Güreşi&lt;/b&gt;”ne. Sokak kedisine sertçe bir “&lt;b&gt;pissst&lt;/b&gt;” desem, sert bakışlarıyla karşılaşabileceğim çoğunluğu kadın ve çocuktan oluşan yüzlerce turist, doldurmuşlardı kırık-dökük arenayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce, tribündeki orkestranın marş tempolu müziği eşliğinde, yasal işkence çetesi alkışlarla tribünde yerini alanlara tanıtıldı. Sonra, o güne kadar sadece çayırlarda otlamış, arkadaşlarıyla oynaşmış bir boğa yavrusu fırlayıverdi arenaya. Karanlık bekleme ahırında ne olduğunu anlayamadan sırtına yediği ucu püsküllü şişi saplayanı arar gibi telaşla bir o yana bir bu yana koşuşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On kadar matador yamağı, pembe pelerinlerle boğayı kızdırmayı sürdürdüler. En ummadığı anlarda da yine sırtına orta boy şişler saplayarak direncini iyice kırdılar. Son olarak sahneye gelen kırmızı pelerinli süslü matador, onu biraz daha yorduktan sonra koskoca bir kılıcı rasgele saplayarak oracıkta öldürüverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SANKİ ORTA ÇAĞA GİDİVERDİK..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mendiller sallandı, şapkalar, bilumum armağanlar, matadora fırlatılarak bu akşam üstü cinayeti kutlandı. Sonra, görevlilerden biri hayvanın kulağını kerpetenle keserek matadora teslim etti. O da, en ateşli alkışlayan seyircilerden birine kesik kulağı armağan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki canlı at, bir cansız boğayı kum zeminin üzerinde sürükleyerek arenayı bir sonraki kanlı gösteriye hazırladılar. Tıpkı Truva filminde Aşil’in, Hektor’u sürüyüp götürdüğü gibi gitti canım boğa mezbahaya. Oysa, &lt;b&gt;“biraz daha sağa çak boynuzunu&lt;/b&gt;” diye içimden ne taktikler vermiştim rahmetli boğaya. Boynuzunun ucunda, ama öldürmeden, şöyle güzelce bir havalandırabilseydi yumurtalıklarından matadoru.. Seyircilerin çoğunluğu benim gibi mutlu olacaklardı, eminim. &lt;br /&gt;Gösterinin henüz başıydı ama, biz dahil seyircilerin üçte biri kalkıp otelimizin yolunu tuttuk. Hani mağlup takımın taraftarları, takımlarından ümidi kesince tribünleri terk ederler ya, aynı öyle gittik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MAYORKA’YI GİDİN BİR GÖRÜN..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğlenmeye susamış genç turistleri, bol miktarda apart otelleri, marketleri, diskotekleri ve restoranları ile sanki Alanya’nın gelişmişi gibiydi Mayorka. En büyük şehri Palma, güney Fransa’nın lüks şehirlerini andırıyordu. Adanın kuzeyindeki Alcudia şehri ise sakin ve şık bir şehirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin desteği (KDV % 8), belediyelerin yetki ve para kullanımı, halkın turizm bilinci, her yıl akan milyarlarca Euro dövizin, aynı bölgeye akıllı projelerle yönlendirilmesi ile Mayorka, kitle turizminde Akdeniz’in ağası konumunda. Yaşadığımız, çalıştığımız, Antalya bölgesi ile karşılaştırmak amacıyla herkese gidip görmesini öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;31.08.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>HAYDİ BİRAZ DAHA FUTBOL.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=124</link><pubdate>23.06.2008 IST</pubdate><description> Bundan bir önce yazdıklarımı beğenenlerin yanısıra Fatih Terim’e fazlasıyla övgüler düzdüğümü düşünen arkadaşlarım da vardı.&lt;br /&gt;Düşüncelerimi biraz daha açmam gerekiyor.&lt;br /&gt;Evet, Adanalı Corleone&amp;#039;nin iletişim sorunları olduğu apaçık.&lt;br /&gt;Yanlış zamanda, yanlış mimiklerle, yanlış şeyler söylüyor.&lt;br /&gt;Hem de sık sık.&lt;br /&gt;Takım kötü giderken şeker bir suratı olabiliyor.&lt;br /&gt;Hoşgörü bekleyen, baba bir ifade.&lt;br /&gt;Buna, kuyruğu sıkıştırmanın sosyal bir yansıması da diyebiliriz.&lt;br /&gt;Başarı geldikçe, dil, mimik, vücut dili ne varsa keskinleşebiliyor.&lt;br /&gt;Tıpkı, Iskoçyalı (Highlander) filmindeki Christophe Lambert gibi.&lt;br /&gt;Kılıcı ile adam öldürdükçe kılıcın enerjisi artıyordu ya hani.&lt;br /&gt;Karakter zaafiyeti de diyebiliriz buna.&lt;br /&gt;Ancak bu adamın, entellektüel üyelerden oluşan bir opera ve bale sevenler derneğini yönetmediğini de unutmamamız lazım.&lt;br /&gt;Yönettiği kitle, Servet gibi Hun suratlı sert abiler, hesap vereceği makam sıkma baş karılı federasyon başkanları, onu değerlendirecek basın da Erman Zebse.&lt;br /&gt;Kenarda ölçülü çıldırması beni pek rahatsız etmiyor aslında.&lt;br /&gt;Hakemleri baskı altına alabilmek de bir sanat adeta.&lt;br /&gt;Basketbol ve voleybol gibi mola alıp yönlendirilemeyen oyunculara sesini duyurabilmek zor bir iş olsa gerek.&lt;br /&gt;Takımı biz yönetsek, bizi de 8 kamera ile kaydetseler, hatırı sayılır komik görüntülerimiz çıkardı ortaya.&lt;br /&gt;Eskiden arenaya gladyatör ve vahşi hayvanları atarlarmış, şimdi bunların yerini futbolcular almış adeta.&lt;br /&gt;Olanaklar olmasına rağmen sahanın üzeri kapatılmıyor.&lt;br /&gt;Onlar üşüyecek, kayacak, ıslanacak, terleyecek, canları acıyacak, bizler de parmaklarımızla öldür işareti yapacağız.&lt;br /&gt;İşte böyle bir ortamda takım yönetmek, bunca güç odakları ile boğuşabilmek için özel bir dayanıklılık gerekir.&lt;br /&gt;Bu güç FT&amp;#039;de var bence.&lt;br /&gt;Kaybedince hesabı kimden soruyorsak, öyle ya da böyle kazanınca da ilk alkışı aynı insan hakeder diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;Gürer Aykal, Cem Mansur, gibi bir adam Türk takımın yönetemezdi ki.&lt;br /&gt;Bir teknik direktörün skora katkısı % 20 ise bu adam tümünü yansıtıyor bu takıma.&lt;br /&gt;İtalyan milli takımını yönetseydi bu sonuç çıkamazdı.&lt;br /&gt;Bizim futbolcularımızı motive edebilecek, ürkütebilecek bir mimik, İtalyan futbolcusunu beş dakika güldürebilirdi.&lt;br /&gt;Donadoni bizim haylazları yarı finale taşıyamazdı.&lt;br /&gt;Fener&amp;#039;in, &lt;b&gt;&amp;quot;beden eğitimi hocası bu ya, bundan hoca mı olur&amp;quot;&lt;/b&gt; diye yolladığı Hiddink de Rusya ile yarı finalde (yılda 7 m dolar kazanıyor) yine Fener&amp;#039;in, bir ibneliğini bırakmadığı Joachim Löw de yarı finalde (yıllık geliri 4.2 m USD)&lt;br /&gt;Yıllık geliri 14 m USD olan İngiltere teknik direktörü Fabio Capello, maçları diğer Britanya takımları ve bizim gibi evinde çekirdek çitleyerek seyrediyor.&lt;br /&gt;Bizim ter bombası Adanalı ise hala EM&amp;#039;de görevli.&lt;br /&gt;Bizim kendimiz beğenmeme gibi bir huyumuz vardır nedense.&lt;br /&gt;Bir kadına, &lt;b&gt;&amp;quot;ne kadar güzelsin bu akşam&amp;quot;&lt;/b&gt; dediğinde, sana beş dakika saçının iyi yapılamadığını, sivilcesini falan anlatıp aslında pek de güzel olmadığına seni ikna etmek için uğraşır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;yahu şu Antalya ne güzel bir yer böyle&amp;quot;&lt;/b&gt; derler.&lt;br /&gt;Biz bir saat yapılan hataları anlatırız.&lt;br /&gt;Başarının, övgünün tadını çıkaramayız bir türlü.&lt;br /&gt;Bize layık değildir çünkü.&lt;br /&gt;GS’de 14 yıl boyunca şampiyonluk görememiş, elin şalgam suratlı uğursuzu nasıl olur da bunca başarılara imza atar?&lt;br /&gt;Tarkan ve GS dışında hala ülkemizin dünya genelinde bir tanınırlığı yok ne yazık ki.&lt;br /&gt;EM 2008 ardından herkes bu takımı konuşacak.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;yenilmez yürekler, geri dönüşün kralları&amp;quot;&lt;/b&gt; diye anılıyorlar daha şimdiden.&lt;br /&gt;3.5 milyon okurlu Bild gazetesine Türkçe kutlama manşetleri attırdı bu adam ve takımı.&lt;br /&gt;Futbolda kazanınca ülkede herşey yoluna girmiyor haliyle.&lt;br /&gt;1954&amp;#039;de dünya şampiyonu olan Federal Almanya’nın devlet başkanı Dr. Adenauer, şampiyonlar onuruna bir davet vermiş.&lt;br /&gt;Davette futbolcuların tavırlarını şımarıkça bulan Adenauer, Fritz Walter ve arkadaşlarını hatırladığım kadarı ile şöyle uyarmış: &lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;quot;beyler şampiyonluğunuz kutlu olsun, ancak ortada pek de abartılacak bir durum olmasa gerek. insanlık için bir icat mı gerçekleştirdiniz, bir hastalık için bir aşı mı buldunuz, alt tarafı top oynuyorsunuz.&amp;quot;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ama sevip kıskananımız artıyor.&lt;br /&gt;Merak edip gelen turistlerimiz de artacak&lt;br /&gt;Sevelim sevmeyelim, takımın başındaki adama, ekibine teşekkür borcumuz var....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;23.06.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>HAYDİ ARTIK SAHNEYE..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=86</link><pubdate>16.06.2005 IST</pubdate><description> 1991 yılında Alanya Triatlon ve Tenis Kulübü’nü (ATTK) kurmuştuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurmadan bir yıl kadar önce, daha öncesinde hiç görmediğimiz uluslar arası bir Triatlon organizasyonu için bir araya gelmiştik.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarınca da, haydi bari bir kulüp kuralım, tenisçi de yetiştirelim demiştik o rüzgarla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer kurucu ve emek veren arkadaşlarımın çoğunluğu, Alanyalı otelci, diş hekimi, gazeteci, harita mühendisi, dükkan işletmecisi gibi farklı meslek gruplarındandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar birbirine aşina, bense çoğunu bu uluslar arası etkinlik dolayısıyla tanımış, yakınlaşmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Triatlon’un yanı sıra arkadaşlarımın başına, sonrasında Tenis ve Beach Volley’i de (plaj voleybolu ) sarmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç yıl kadar hızlı bir tempoda çalıştıktan sonra, atletizm yarışlarında bir dönem kullanılan tavşan atletler gibi kenara çekildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım, Alanya Belediyesi’nin ve bir çok başka Alanyalı derneğin desteği ile tüm hızıyla, organizasyonları artırarak sürdürüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya için, tanıtım ve sosyal anlamda büyük önemi var bu etkinliklerin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onca çabanın ardından bana, on beş yıllık değerli dostluklar, onlarca güzel anı, karmaşık etkinlikleri becerebilmenin keyfi ve deneyimleri kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir karşılık, geleceğe bağlı çıkar beklemeden hizmet etmek çok özel bir duygu. Belediyelerin yöneticileri, milletin vekilleri de benzer bir haz alıyorlardır diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz safça bulabilirsiniz düşüncelerimi ama ana amaç, sonunda alınacak bir teşekkür ya da aferin olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Triatlon’un ardından, hiç tanımadığım insanlardan aldığım içten kutlamaları, kucaklamaları, yaşantımın değerli manevi armağanları arasında saklıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin ana gelir kaynakları farklı işler olduğundan, organizasyonlar ne yazık ki hala modern bir kimliğe kavuşamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yıl dernek çalışmalarına ara verdikten sonra, bir yıl kadar önce yeni bir ev ödevi kondu önüme :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;POYD (Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği) genel sekreterliği!. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kofi Annan, Perez de Cuellar hep ilgiyle izlediğim adamlardı. Meğer, bu Genel Sekreterliğin (görevimin anlamını artırmak için, hatırladıkça büyük harfle yazıyorum) onların Genel Sekreterliği ile pek bir alakası yokmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya’yı, spor dünyasına tanıtma çalışmalarına katkıdan sonra şimdiki görevim, Antalya bölgesinde yaşayan, çoğunluğu genel müdür ya da genel müdür yardımcısı pozisyonunda olan profesyonellere (bu işi amatörce, hayrına yapanla henüz tanışmadım zaten), diğer yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımla birlikte hizmet etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim, Alanya’da dernek kurma çalışmalarımızdan bir yıl kadar sonra, yani 1992 yılında POYD kurulmuş. POYD’un kurucu üyelerinin içinde yer alan, bir dönem de başkanlık yapan, olumlu bakışına, gülen yüzüne her zaman gıpta ettiğim arkadaşım Yusuf Hacısüleyman’a göreve seçildikten hemen sonra sormuştum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-&lt;b&gt;sence neler yapalım Yusuf&lt;/b&gt; ? Cevabı kısa ama yönlendiriciydi.&lt;br /&gt;-&lt;b&gt;Sana her ne lazım ise o, dernek üyelerine de lazım olur&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haber, yeni bilgiler, deneyimlerinden yararlanılacak renkli konuklar ve tabi ki para.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara benim ihtiyacım vardı. Meğer derneğin de varmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep birlikte kolları sıvadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalede ben, savunmada &lt;b&gt;Cengiz Karaağaç&lt;/b&gt;, liberoda &lt;b&gt;İrfan Demirok&lt;/b&gt;, orta sahada iki Adnan (&lt;b&gt;Soyaslan ve Özsoy&lt;/b&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Forvette başkan yardımcısı &lt;b&gt;Volkan Şimşek &lt;/b&gt;ve de başkan &lt;b&gt;Tayfun Zeytinbaş&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takım sıkı okuduğunuz gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beylerin yöneticilik toplamı yüz yılı aşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele, Tayfun başkanla Cengiz Karaağaç’ın ilk genel müdürlük yıllarının başlangıcı, John Kennedy’nin suikaste uğrayıp karısı Jaqueline’in komşu armatör Onasis’e vardığı yıllara kadar dayanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, fevkalade olgun bir yetki devri, iş terminolojisi ile delegasyon sistemi var bizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapalı kapılar ardında nasıl toplanıyoruz, neler konuşuyoruzdan bir kesit anlatacağım şimdi size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel filan, ama neticede hepimiz turizmciyiz canım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız mevzu aramızda kalsın, sağda solda konuşmayın gereksizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkan oturum sırasında sesleniyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Volkan, sen bilgisayarcı Ahmet’i arar mısın ?&lt;br /&gt;Tabi ki, aslında Adnan daha iyi tanır onu, değil mi Adnan ?&lt;br /&gt;Tanırım tanımasına da bu hafta benim patron geliyor. İlgilenir, ararım dersem yalan olur. Hem Cengiz abi ona her yıl iş yaptırır. Ne dersin Cengiz abi?&lt;br /&gt;Tamam, ben Fatih’e söylerim. Arar, halleder sonucu da Funda’ya bildirir. Tamam mı Funda?&lt;br /&gt;Pekiyi Cengiz bey. Tayfun bey, Acar beyin havalimanı transferini konuşuyorduk da yarım kalmıştı o konu.&lt;br /&gt;Ha, onu Tunç aldırır canım, bir sürü aracı vardır onların.&lt;br /&gt;Tabi ki başkan..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ben bunları yazdım diye, kedi kediye, kedi de kuyruğuna gibisinden acayip senaryolar uydurmayın. Çünkü hiç alakası yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makine intizamıyla toplanıyoruz her hafta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, toplantıya saat 17.00’de başlıyoruz dediysek, daha on dakika öncesinde herkes kapıda hazırdır bizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kollarımızın altında dosyalar, kafalarımızda yep yenilikler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Volkan Şimşek girdi mi kapıdan, biliniz ki saat 17.00 demektir. Saatimizi ayarlarız. O kadar prensiplidir ekip yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahu Side’den geliyorsun, bir gün de geç kal değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok. Dakika şaşmaz. Bence, yıllarca Alman kuruluşlarında çalışmanın bir avantajı da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem başarısız olursak, &lt;b&gt;Özhan Canaydın &lt;/b&gt;bizi kovar da, yerimize Belçika’dan bir yönetim kurulu getirir gibi bir tedirginliğimiz de yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur içinde çalışarak, birinci yılımızı doldurmak üzereyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üye sayımız şimdiden 130’a ulaştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci yılımızda, sübyancı olmadığı şaibeli &lt;b&gt;Michael Jackson’u&lt;/b&gt;, bir dernek öğle yemeğinde konser vermeye ikna etmek üzereyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Gerhard Schröder &lt;/b&gt;bir başka konuğumuz olacak. Almanya’daki işsizlik sorununu bizlere anlatacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de, POYD olarak, Schröder’e nasıl destek olabiliriz onu değerlendireceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni &lt;b&gt;Papa Joseph Ratzinger’e &lt;/b&gt;İngilizler, &lt;b&gt;Papa Ratzi &lt;/b&gt;diye takılsalar da dini bütün bir adamdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir önceki rahmetli ile Polonyaca anlaşma şansımız zaten yoktu. Oysa, yenisi şimdilik sağlıklı ve Alman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisi muhtemelen bizlere, “&lt;b&gt;Bilgi Tazeleme Seminerleri&lt;/b&gt;”mizden birinde, “&lt;b&gt;ABD’nin Irak’ı istilası acaba Haçlı Seferleri’nin devamı mı?” &lt;/b&gt;adlı bir konferans vermeyi planlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetleyecek olursam arkadaşlar, size uygun bir derneğe üye olup, emeğinizi, çevrenizi kullanarak katkıda bulunun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal oburluk yaparak hepsine birden de üye olmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her dernekte görünüp, iki petek bal üretmeyen çoğunluğa katılmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık, kenardan eleştirmeyi bırakıp sahneye çıkıverin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;çok iyi bakan ve fuar eleştiririm ben”&lt;br /&gt;“iki laf ederim, bilgimle dümdüz ederim en kralını” &lt;br /&gt;“ yetmiş beş milyon dolarlık oteli bir bakışımla değersiz kılarım&lt;/b&gt;” teraneleri artık out oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devir sahne sanatları devri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haydi, seveceğiniz bir dernek sizi bekliyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;16.06.2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>GİRİT’E HOŞGELDİNİZ </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=58</link><pubdate>05 / 09/ 2002 IST</pubdate><description> Ya da Yunancasıyla “Kalos irfate stin Kriti”. Neredeyse gittiğimiz her yerde bu içten sözcükle karşılaştık. Atatürk’ün İstanbul’undan kalkıp Venizelos’un Atina’sına indiğimizde, henüz Atanın çağdaşı, 85 yıl önce pek te anlaşamadığı bu devlet adamının Giritli olduğunu bilmiyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKTOB ile TUİ’nin ortak girişimi olan Girit gezisi, daha önce yapılan Kanarya Adaları, Costa del So, Algarve ziyaretlerinin bir devamı niteliğindeydi. İspanya ve Portekiz’den sonra Yunanistan acaba dünya turizminin neresindeydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz ticareti, uluslar arası balıkçılık dallarında bizden çok ileride olan Yunanistan, turizmde de şimdilik bizden iyi durumda. Yada bir başka deyişle denizi iyi değerlendiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 milyondan fazla nüfusuyla yılda 10 milyondan fazla turisti ağırlıyorlar. Ve her dört turistten biri, yani 2,5 milyon kişi Girit adasına geliyor. Haritaya şöyle bir göz atın. Kıbrıs’ın biraz batısında, aynı enlemde, aynı uzunlukta, ancak biraz daha zayıfça bir ada göreceksiniz. İşte orası, 350 kilometre sahiliyle Antalya’nın önemli rakiplerinden Girit adası. 700.000 nüfuslu adada, 1300 otelin 300.000 kadar yatağı var. Nüfusun yüzde 60’ı hala tarımla geçiniyor.30 milyon zeytin ağacının bulunduğu adadan yılda 120.000 ton zeytin elde ediliyor. Zeytinyağı, incir, muz, hatta kivi önemli tarım ürünleri &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeus’un doğduğu adada tüm mitolojik öğeler pazarlama kozu olarak kullanılıyor. 4000 yıl öncesini bile günyüzüne çıkaran Girit’ten çeşitli imparatorluklar gelmiş geçmiş. Antik Minos, Roma, Bizans, Venedik ( 450 ) yıl, Osmanlılar ( 1645 – 1898 ) adanın iktidarını sırasıyla ele geçirmişler. 1913 yılında o ana kadar bağımsız olan adayı Venizelos Yunanistan’a bağlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girit’in çilesi henüz dolmadığından 1941 – 1945 yılları arasında Alman işgalini de yaşamış. Yine 1941 yılında adada yaşayan 6000 Yahudi, Amerika tarafından kendilerine gönderilen gemilerle Amerika’ya kaçmaya çalışırken, bir rivayete göre Almanlar, bir diğer rivayete göre de Yunanlılar tarafından gemileri batırılarak öldürülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1645’te adayı ele geçiren Osmanlılar Konya, Karadeniz ve İstanbul’dan ( Yeniçeriler ) vatandaşlarını göndererek onları Giritliler’le asimile etmiş. 1898 yılında İngilizlerin yaptığı halk oylaması sonucunda Giritliler Osmanlılar’dan ayrılmak isteyince, devrin padişahı ll. Abdülhamit Girit’e küsmüş ve Girit’in adını bile Osmanlı topraklarından telafuzunu yasaklamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda artık Yunanca konuşan Müslüman Osmanlı kökenliler işkence görerek, hatta öldürülerek Hıristiyan olmaya zorlanınca padişah çevreden gelen ricalara dayanamayarak Girit’e gemiler göndermiş ve binlerce Giritli Müslüman’ı Anadolu’ya getirtmiş. ( İşte Girit kökenli Barut’ların anneanne ve dedeleri bu yolculukta tanışmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayvalık’tan Mersin’e kadar 150 köye yerleştirilen adalılar, 1920’li yıllardaki büyük değişime kadar huzur içinde yaşamışlar. Hatta padişaha şükranlarını iletmek için yaşadıkları köylerin bazılarına padişahın oğullarının adlarını vermişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Göreceksin Hanya’yı Konya’yı” özdeyişini Girit’te gerçekleştirdik. Adaya 1913 yılına kadar başkentlik eden Hanya’yı (60.000), Heraklion (360.000) ve Rethymno (40.000) şehirlerini gördükten sonra ziyaret ettik. Zeus ve Venizelos’u doğuran Hanya’da, çağımızın yaşayan iki efsane sanatçısı, Zülfü Livaneli’nin yakın dostu Theodorakis ve Nana Mouskuri de dünyaya gelmiş. Neredeyse Antalya kadar turist ağırlayan Girit’in, biri Heraklion’da diğeri Hanya’da iki uluslar arası havalimanı var. Manavgat’a havalimanı yapmayı planlayanlara hızlanmaları gerektiği önemle duyurulur. Sadece Hanya’da sekiz yazlık sineması olan Girit’in sosyal hayatı da hayli renkli. Almanlar onların da vazgeçilmez misafirleri. Adalılar bu ikinci, ancak bu kez barışçı istiladan hayli memnun. Girit’e gelenlerin yüzde 70’i tarihi müttefikimizin vatandaşları. Almanları İskandinav, Hollandalı, Belçikalı, Avusturyalı, İngiliz ve İtalyan turistler takip ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan bayrağının da renkleri olan mavi ve beyaz adanın hakim renkleri. Pamfilya’nın, halen kullanılan bir kadın adı olduğunu ve “herkesin dostluğuna” anlamına geldiğini orada öğrendik. Bahçe, dolma, vişne gibi birbirine benzeyen onlarca ortak sözcüğümüzün olduğunu da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu palavrayı kim sıkmış doğrusu merak ediyorum. Pırıl pırıl, yepyeni, tertemiz oteller gezdik ve konakladık. Eskilerinin de mihrabı son derece yerindeydi. Çakı gibi yöneticiler, kat hizmetleri görevlilerine kadar dil bilen, candan gülümseyen çalışanlarıyla komşumuzun turizm ruhu yıllar önce gelişmiş. Santralistler telefonları Kalimera ( Günaydın, Merhaba ) diye açıyor, garsonlar ise Yamas ( Şerefe ) diye kadeh kaldırarak dillerini her ulustan gelen misafirlere sevdirmeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılda 100 bin adet gül ya da tonlarca zeytinyağını armağan eden oteller tanıdık. Bahçesinde otuz çeşit hayvanı barındıran, su kaplumbağalarına sahip çıkan yöneticiler gördük. Bir ilginç yönleri de neredeyse her otel müdürünün elinde tespihle dolaşması. Artık ya sabır mı çekiyorlar, yoksa dini bir nedeni mi var, araştıramadım. Çünkü bana kahvehane kültürünü çağrıştıran tespihe daha sempatiyle bakarak döndüğümü itiraf edeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dönümlük alan içerisinde, ısıtmalı havuzlu dubleks bir villaya günde 10 bin Euro verir miydiniz? Seve seve verenleri varmış. İşte böyle marjinal tesisleri de gezdik. Tur operatörleri iyi satılan bazı otellere 100 gün süreyle yüksek sezon fiyatı ödüyorlar. Çalışanların sosyal hakları da göz kamaştırıcıydı. Sezonluk çalışanlara devlet, çalışmadıkları sürece başka sektörlere atlamasın diye parasal destek veriyor. Buna rağmen bir otel çalışanı için hayatın çok pahalı olduğunu söylüyorlar. Giritli bir garson bizimkilerden üç kat daha fazla kazanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstikrarı sağlayan turizm politikaları, misafirlerin yeniden gelme oranlarını yüzde 50’lere kadar çıkarmış. Geçmişini çok iyi bilen ve tanıtan Yunanlılar, geleceğini de iyi pazarlıyor. 2004 Olimpiyatları’nı kapan Atinalılar şimdiden organizasyonun hediyelik eşyalarını satarak Euro’ları topluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinen ilk lezbiyen sanatçı Sabfo’nun yaşadığı Lesbos adası ve eşcinsellerin Egedeki başkenti Mykonos adası ünlerine ün katıyor. Mevlana’nın “kim olursan ol gel” felsefesini de bizden daha iyi uyguluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“On yıl öncesine kadar Türk kahvesi diye içtiğimiz kahvenize bir emirle Yunan kahvesi demeye başladık”. Bir yunanlı otelcinin bu içten itirafıyla Yunan derin devletinin kulaklarını çınlatmaya başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onlar Giritli. Bölgemizde yaban keçisi, çokça da “geyik” diye tanınan dağ keçisi onlarda da var. Kri Kri adını verdikleri bu sempatik keçiyi avlamak için çok sabır ve kondüsyon gerekiyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakımsız sokak kedileri, ağaçlardan kancalarla sarkıtılarak satılan muzları, salkım saçak elektrik kabloları, demir filizli binaları, geyik muhabbetine ve futbola meraklı, kurallara pek uymayan şoförler, kahvede tavla, blum oynayan ihtiyarlarıyla sanki bizden biriydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizde teklif yok ısrar var” sistemi Girit’te de geçerli olduğundan, günde dört – beş öğün yemek yiyerek bellerimizi kalınlaştırdık. Gezdik gördük, bilgilerimizi tazeledik. Yeni dostlarımız oldu. Yirmişer kelime Yunanca sesler çıkarmaya başladık. Vedalaşırken ekimde Antalya’ya geleceklerinin sözünü aldık. Bence çok yararlı bir geziydi. Emeği geçenlerin tuttuğu altın olsun..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 05 / 09/ 2002 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>GÜLÜMSER MİSİNİZ ?.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=132</link><pubdate>03.08.2008 IST</pubdate><description> Ama öyle sosyal sırıtmaları sormuyorum.&lt;br /&gt;Hani şu, formal, mesafeli, &lt;b&gt;“ya öyle mi”&lt;/b&gt; ile biten maskeli gülücükleri de kastetmiyorum.&lt;br /&gt;Ne sıklıkta doyasıya gülebiliyorsunuz?&lt;br /&gt;Kahkaha atarak, gözünüzden yaş gelene kadar.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Artık sus lütfen, katılıp kalacağım gülerken sonunda”&lt;/b&gt; demeyeli ne kadar oldu?&lt;br /&gt;Benim de kendimden geçercesine gülmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş meğerse.&lt;br /&gt;Bunu, Ata Demirer’in yeni gösterisinde anladım.&lt;br /&gt;Ondan önce de, Cem Yılmaz’ın CD’sine çok gülmüştüm.&lt;br /&gt;İçten gülebilince, hormonlarımın da içi gülüyor adeta.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘İki gülmek bir brokoli’&lt;/b&gt; diye bir özdeyiş mi vardı?&lt;br /&gt;Gülme efektli o berbat sitkomlara alışamıyorum bir türlü.&lt;br /&gt;Her cümlenin ardından gelen sanal gülmelere nasıl da gıcık oluyorum.&lt;br /&gt;‘işte tam burada gülünecek’ diye eğitim alıyormuşum gibi hissediyorum kendimi..&lt;br /&gt;Adeta biri zorla ayaklarımın altını gıdıklıyor gibi oluyor.&lt;br /&gt;Oysa, Yılmaz Erdoğan ile Demet Akbağ’ın birlikte oynadıkları&lt;b&gt; “Haybeden Gerçeküstü Aşk&lt;/b&gt;”ta hiçbir zorlama olmadan kahkahalar kopuyor.&lt;br /&gt;Tam bin yüz kez duraklıyor oyun kahkaha çınlamalarıyla.&lt;br /&gt;Geçenlerde Cem Yılmaz’ın CD’sini annem ve babama izlettim.&lt;br /&gt;Annem gülme becerisini hiç kaybetmemiş, hemen adapte oldu.&lt;br /&gt;Ancak babam başlarda hayli zorlandı.&lt;br /&gt;Uzun bir süredir, sadece Galatasaray’ın gollerine gülen babam, farkında olmadan yirmi dakika kadar direnç gösterdi.&lt;br /&gt;Sonra bolca güldük hep birlikte.&lt;br /&gt;Bazı dostlarım yeni mizah ustalarına hayli tepkililer.&lt;br /&gt;Ortak suçlamaları da, &lt;b&gt;“Sürekli belden aşağı şakalarla seyircileri oyalıyorlar”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bence, argo kullanılan bölümler toplam gösterinin yüzde onunu bulmaz.&lt;br /&gt;Ayrıca, kullandıkları ayıpça sözleri ilkokul çocukları bile biliyor günümüzde.&lt;br /&gt;Çok sevdiğim Metin Akpınar, geçenlerde katıldığım bir söyleşisinde daha da ileri giderek şunları söylemişti:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘gidip izlemeyin bunları, gitmeyin ki bu tuhaf mizah anlayışı ülkemize yerleşmesin’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Oysa ben kendisini nasıl da severek Devekuşu Kabare’de izlemeye giderdim.&lt;br /&gt;Haldun Taner’in metinleri nasıl da güzeldi.&lt;br /&gt;Sonra onları izleyemez oldum.&lt;br /&gt;Ferhangi Şeyler oyunu ve ‘İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You’ adlı kitabı ile ile kendisine hayran olduğum Ferhan Şensoy’a da tahammül edemiyorum artık.&lt;br /&gt;İnşallah okumazlar bu yazdıklarımı ama duygularım böyle.&lt;br /&gt;Benim mizah anlayışım mı değişti, yoksa onlar mı kendilerini yenileyemediler onu da bilemiyorum.&lt;br /&gt;Mizah konusunda engin bir deniz gibidir ülkemiz.&lt;br /&gt;Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz bu topraklardan fışkırdılar.&lt;br /&gt;Cemal Nadir, Ramiz, Ali Ulvi, Turhan Selçuk, Semih Balcıoğlu, Bedri Koraman, Oğuz-Tekin Aral Anadolulu karikatür ustaları.&lt;br /&gt;Akbaba, Gırgır, Fırt dergileri ile büyüdük.&lt;br /&gt;Bizleri hem bolca güldürdüler, hem de bize özgün yorum yetenekleri kazandırdılar.&lt;br /&gt;Zamanında haftalık tirajı 350.000’i bulan 1972 doğumlu Gırgır, formda döneminde 1952 doğumlu Amerikan Mad ve 1922 doğumlu Sovyet Krokodil’in hemen ardından dünyada en fazla satılan üçüncü mizah dergisi idi.&lt;br /&gt;Hey gidi günler hey, o yıllarda Aral kardeşler çizer, dönemin savcıları da şakaların arasında 141 ve 142’nci maddeye aykırı noktalar ararlardı.&lt;br /&gt;Yakın gözlüğü kullanmaya başladıktan sonra mizah dergilerini ender okur oldum.&lt;br /&gt;Leman, Lombak, Penguen, Uykusuz dergileri ile pek tanışmıyoruz dolayısıyla.&lt;br /&gt;Ama e-posta dostlarımla birlikte, neredeyse bir Yiğit Özgür hayran kulübü kuracağız.&lt;br /&gt;Kardeşim Murat, Cem Yılmaz’ı ilk kez izledikten sonra şöyle demişti:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“abi müthiş bir adam bu, keşke mümkün olsa da klonlanabilse”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Beni güldüren herkese, öyküye, karikatüre, gösteriye, bana bir şeyler öğreten insanlara duyduğum saygının aynısını duyarım.&lt;br /&gt;Haydi, kaşlarınızı gevşetin biraz.&lt;br /&gt;Hem böylece alın kırışıklıklarınız da azalır.&lt;br /&gt;Gülmeyi, kahkaha atmayı hatırlayın yeniden.&lt;br /&gt;Özgürce, hesapsızca gülebilen bebekler gibi koyverin neşenizi dışarıya.&lt;br /&gt;Emin olun, bulaşacaktır doğal neşeniz kısa sürede çevrenize..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;03.08.2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>GÜLE GÜLE BARIŞ MANÇO...</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=31</link><pubdate>08/02/1999 IST</pubdate><description> Sizin şarkılarınızla ilk tanışmam, 1960’lı yılların sonlarıydı sanırım. “Aman Avcı “, “Seher Vakti”, “Kol Düğmeleri” dinlediğim ilk şarkılarınızdandı. Aynı yıllarda, Cem Karaca “Resimdeki Gözyaşları”, Jose Feliciano “Rain”, James Brown “I Feel Good” adlı parçalarıyla ünleniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneniz Rikkat Uyanık ile Fenerbahçe’de aynı semtte oturduğumuzdan, sizi sık sık aramızda görürdük. Onun,her gün futbol oynadığımız arsanın yakınındaki evinin camlarını bazen şangırdatarak, istemeden de olsa kızdırırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımda gittiğim ilk konser sizin konserinizdi. Evimizin çok yakınındaki Kalamış Sahil Sineması, o yıllarda düzenlenen konserler ve gecikmeli gelen Hollywood filmleriyle, sinema ve müziğin nabzının attığı yerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarımla birlikte, sizin her konserinizde en önlerde yer tutmaya çalışarak; elimizde teyp, tüm konseri kaydetmeye çalışırdık. Çünkü, böylesine sahne sıcaklığı olan bir başka müzisyen olamazdı. Konserin onuncu dakikası dolmadan, sizi seven sevmeyen herkes trans halinde şarkı, söyleyip, kıpırdamaya başlardı. Şarkı aralarında anlattığınız öyküleri, yaptığınız şakaları, haftalarca birbirimize anlatır dururduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkanızda, o yıllarda, Kaygısızlar adında tabanca gibi bir grup vardı. Sahnede ilk çift davulu onlarda görmüştük. Mazhar Alanson ve Fuat Güner size vokal yaparken, ileride sizden ayrılıp MFÖ olarak böylesine ünlü olacaklarını aklımıza bile getiremezdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin aşırı mükemmeliyetçi yapınız ve son kararın hep sizden çıkmasını istemenizin bu birlikteliği bitirdiği söylenirdi. Hatta MFÖ’nün yıllar sonra yaptığı bir besteyle, “Sen neymişsin be abi” diyerek sizi hicvettiği anlatılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dağlar Dağlar” çıktığında, bizler artık kıdemli birer Barış Manço hayranlarıydık. Normalde içimizi karartan yaylı tamburu zevkle dinler olmuştuk. “Gamzedeyim Deva Bulmam”, “Bir Bahar Akşamı” yorumlarınızla, bize alaturkayı da dinletir olmuştunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gençlik yıllarını geride bırakıp, sizin sebzeli, hayvanlı besteleriniz çıktığında, artık çocuklarımızın gönlünü çalmaya başlamıştınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler ise o sıralarda sizin televizyonculuk becerilerinize parmak ısırıyorduk. Hele ülkeleri tanıttığınız bölüm, tarih ve coğrafyanın nasıl öğretilmesi gerektiği konusunda bir ders niteliğindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyiniz Savaş Manço ile ortak bir iş yapmak üzere Belçika’ya gittiğimde, siz ne yazık ki benden iki gün önce Türkiye’ye dönmüştünüz. Liege’de, sizin evinizde kalmıştım. Gençlik yılları idolümün evinde üç gece geçirmek, benim için çok anlamlıydı. Antika fotoğraf makinası koleksiyonunuz ve çeşitli ödüllerinizle, bir müze niteliğindeydi eviniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah uyandığımda, “Barış Manço ölmüş” gibi anlamsız laflar konuşuluyordu. Tatsız bir şaka gibiydi ama, gerçekti. Şu ölüm denen şey, “Meleklerin Şehri” ya da “Joe Black” filminde anlatıldığı gibiyse eğer, pek de ürkülesi bir son olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele azrail, Nicholas Cage, Brad Pitt gibi yakışıklı olursa, kadınlar için daha da kolaylaşacaktır bu antipatik son.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kış akşamı, hiç beklenmedik bir anda, onca seveninizi terk etmek için, sanki “sevinçli bir telaş içindeydiniz”. Belki de müzisyen azrailinizle birlikte, bulutların üzerinden, Barış Manço – Moda adresinin önündeki üzgün kalabalığa bakarak, gülümsüyorsunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi çok özleyeceğiz sevgili Barış Manço..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu &lt;br /&gt;08/02/1999 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>GÖZYAŞLARI VE YAĞMUR..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=156</link><pubdate>Thu, 19 Nov 2009 23:25:20 IST</pubdate><description> Klasik bir söylemdir aslında.&lt;br /&gt;Ama dün öğle vakti, gözyaşları gerçekten de yağmura karıştı.&lt;br /&gt;Daha bir gün önce Papatya Eren’den bir mesaj gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedia vefat etti &lt;/b&gt;yazıyordu üzerinde.&lt;br /&gt;Ölüm kimseye yakışmaz derler ya hani. &lt;br /&gt;İşte Vedia da o gruptandı.&lt;br /&gt;Hastayı canlandıracak bir enerjiye sahip bu özel hanımefendi, nasıl olmuştu da iki ay gibi kısa bir sürede kopup gidivermişti mavi gezegenden.&lt;br /&gt;Hem de daha 51’indeyken.&lt;br /&gt;Oysa aynı Vedia, Aslı Köseoğlu’nun moral kaynaklarındandı.&lt;br /&gt;Sevgili Aslı, başarılı voleybolcu arkadaşım, tüm vücudunu saran bu hastalıkla tam on yıl iki ay savaşmıştı.&lt;br /&gt;28 yaşında yakalandığı bu illete, 38 yaşına kadar geçit vermedi.&lt;br /&gt;Yüzünden hiç eksiltmediği gülümsemesi ile, çevresine hep sağlıklı gözlerle baktı.&lt;br /&gt;Ta ki 2009 şubatına kadar.&lt;br /&gt;Aslı ile yağmurlu bir kış öğleninde, Alanya’nın ender yeşil kalmış köşelerinden Oba’da vedalaşmıştık.&lt;br /&gt;Yaklaşan yerel seçim heyecanı ile bu çok genç ölüm hüznü birbirine karışmıştı.&lt;br /&gt;Bir akrabam cenaze törenlerine &lt;b&gt;müslüman kokteyli&lt;/b&gt; der.&lt;br /&gt;Kaç zamandır görmediğim Alanya’dan arkadaşlarımı görmenin verdiği sevinçle, Vedia’yı kaybetmenin derin acısı aynı avludaydı.&lt;br /&gt;Vedia ile aynı şehirde doğup, ilk gençliğimizi aynı mekanlarda, vapurlarda yaşamıştık.&lt;br /&gt;O nedenle de, Vedia ve diğer Istanbul’da doğmuş, orada büyümüş arkadaşlarımla birbirimize daha çabuk yakınlaşmıştık Alanya’da.&lt;br /&gt;Sanki hiç ölmeyecek gibi eğlendik, doyasıya güldük, birlikte olmaktan hep keyif aldık.&lt;br /&gt;Sonra somon balıkları, incili kefal sürüleri gibi yavaş yavaş doğduğumuz yerlere geri dönmeye başladık.&lt;br /&gt;Olgunluk dönemlerimizde paylaşacak ne çok şeyimiz vardı aslında.&lt;br /&gt;Annemin Vedia’ya olan özel sevgisi, onu neredeyse kızkardeşimiz gibi yapmıştı.&lt;br /&gt;En çok da, anneme bu kötü ötesi haberi verirken zorlandım.&lt;br /&gt;Son aylarda eskisi gibi sık görüşemeseler de, onun varlığı annem için de her zaman önem taşıdı.&lt;br /&gt;Çevrem mi genişledi yıllar içinde, yoksa adına kanser denen şu çağımızın vebası mı arttı diye düşünürüm ara ara.&lt;br /&gt;Motosiklet kazaları ve ölümleri olağan karşılanırdı Alanya’ya ilk geldiğim yıllarda.&lt;br /&gt;Neredeyse her ailede bir motosiklet kazası öyküsü vardı.&lt;br /&gt;Şimdi onun yerini kanser mi aldı acaba?&lt;br /&gt;Mars’a insan yollamayı, uzaya turistik seferler yapmayı planlayan bilim adamları, hastalandığında mememizi iyileştiremiyecekler mi hala?&lt;br /&gt;Bu nasıl bir çaresizliktir böyle?&lt;br /&gt;Dün, Erenköy Galippaşa camisi bir konuğunu daha uğurladı sessizce.&lt;br /&gt;Beyaz mermerin üzerinde yeşil kefenin içindeki tabuta öylece bakakaldık.&lt;br /&gt;Göğsümüzde de, Vedia’nın o güzel gözleri ile daha 4 ay önce çekilmiş gülümseyen fotoğrafı.&lt;br /&gt;Tıpkı, Alanya’da olduğu gibi telsiz mikrofonlu bir imam vardı cami avlusunda.&lt;br /&gt;Onun düzgün Türkçesi eşliğinde haklarımızı helal ettik.&lt;br /&gt;Sonra ne mi oldu?&lt;br /&gt;Hepimiz günlük hayatlarımıza geri döndük.&lt;br /&gt;Karnımız acıkmıştı yemek yedik, hala yaşadığımız için kendimizi şanslı saydık.&lt;br /&gt;Islanmamak için şemsiyelerimizi açtık, üşümemek için pardösümüzün yakalarını yukarıya kaldırdık.&lt;br /&gt;Kimimiz ertesi gün ödemesi gereken çeklerini düşündü, kimimiz ise öğleden sonra yetişmesi gereken randevusunu.&lt;br /&gt;Tıpkı, biz öldükten sonra bizi uğurlamaya gelecek olan yakınlarımızın yapacağı gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;05.11.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>GELİYOR DÜĞÜN ALAYI, TIKAYIN KULAKLARI..</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=9</link><pubdate>05/07/1993 IST</pubdate><description> Alanya’da, eğer şehir içinde yaşıyorsanız, Pazar günleri ve sayım günleri hariç,sakin bir tatil günü geçirmek, hoş bir fanteziden ileriye gidemeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetenizi alıp, evin yumuşak bir kanepesinde tembellik etme keyfiniz; kapalı devre mutlu bir düğün konvoyunun en önünde giden, Türk bayraklı kamyonunun havalı kornasıyla; sizi yerinizden sıçratmasıyla sona erecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu canhıraş kornanın verdiği “gürültü start komutu” ile birlikte, peşindeki otomobil ve motosikletlerin hepsi aynı anda kornalarına basarak; kutlamalarına, sözüm ona bizleri de katacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dakikalar süren bu korna senfonisi, kulaklarınızı da tıkasanız sanki bitmeyecekmiş gibi gelecek; tam “şükürler olsun bitti” dediğiniz sırada ise, bir başka gürültücü mutluluk konvoyu çıkagelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük şehirlerde artık engellenmiş olan bu tuhaf, sonradan uydurma, sözde gelenek; sakin bir hafta sonu yaşamak isteyenler için bir kabus haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kökeni, gelinin kız evinden davul zurna eşliğinde alınarak, at sırtında damat evine götürülmesi olan bu gelenek; berbat bir deformasyona uğrayarak, nasıl böyle bir korna konvoyuna dönüşmüştür acaba. Apayrı bir araştırma konusu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bu enfes Türk geleneği yaşatılabilirse; yerli yabancı herkesin ilgisini nasıl da çekerdi.&lt;br /&gt;Sevgili yeni evliler, gelin sizler bir reform yapın ve şu garip; “kornalı şeref turları” artık bitsin.&lt;br /&gt;Umarım bir ömür boyu mutlu olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;br /&gt;05/07/1993 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>GEEEL, TAZE TATİL BİLGİLERİ BUNLAR.. </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=98</link><pubdate>20.12.2005 IST</pubdate><description> Geçen ay Almanya’da, ilgiyle takip ettiğim Holiday Check sitesinin başındaki adamla, Markus Schott’la tanıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcakkanlı, işine değer veren bir Alman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bu site, bana göre turizmin Google’ı...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirketin merkezi İsviçre’de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik Almanlara ve diğer almanca konuşulan ülkelere hizmet veriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sitenin yöneticileri, gelecek sezon içinde Antalya’ya gelerek kendilerine büyük ilgi gösteren Antalya’lı otelcilerle tanışmak istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Markus Schott’la yaptığım kısa ropörtaj öncesinde sizlere site hakkında bazı genel bilgiler vermek isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* henüz altı yaşındaki bu internet sitesinde (&lt;font color=&quot;#0040FF&quot;&gt;&lt;u&gt;www.holidaycheck.de&lt;/u&gt;&lt;/font&gt; ), şu ana kadar 127 ülkeden, 16.000 otel için 250.000’i aşkın değerlendirme yapılmış. &lt;br /&gt;* günde yaklaşık olarak 80.000 kişinin ziyaret ettiği siteye, tatile gidenler çektikleri 70.000 fotoğraflarını göndermişler. &lt;br /&gt;* aralarında bir Türk’ün de bulunduğu, sadece on yedi kişinin çalıştığı şirketin temel felsefesi, seyahat edenlerin arasında doğru, şeffaf, dürüst bir iletişimin sağlanması. &lt;br /&gt;* sitenin ana gelirleri, alınan ilanlardan ve kurdukları online seyahat acentesinden. &lt;br /&gt;* en fazla bilgi alınmak istenen ülkeler, İspanya; Türkiye, Yunanistan, Mısır ve Tunus. &lt;br /&gt;* kendi oteli ile ilgili yazılanlara en fazla önem veren, e-posta ile cevap yetiştiren ülke ise Türkiye. &lt;br /&gt;* siteye abone olunabiliyor. Aramaya gerek kalmadan, istenilen otelle ilgili bilgiler, siteye yorum düşer düşmez abonelere iletiliyor. &lt;br /&gt;* katalog bilgilerini tamamlayıcı bilgiler de veren site önce hobi amacıyla başlamış, sonrasında ciddi bir işe dönüşmüş. &lt;br /&gt;* otelci yakınları tarafından gönderilen balon övgüleri, aşırı yanlı şikayetleri inceleyip, süzmeden sayfalarına koymuyorlar.. &lt;br /&gt;* herkesin ücretsiz olarak katılabildiği sitede bir otelin; genel konumu, odası, servisi, yiyecek&amp;amp;içecek ve eğlence kaliteleri güneşle değerlendiriliyor. &lt;br /&gt;* en fazla altı güneş alınabiliyor. &lt;br /&gt;* &lt;b&gt;misafir barometresi gibi görev yapan bu sitede, gidecekleri oteli yakından tanımaya çalışan Almanlar; büfede kiminle yan yana sıra bekleyeceklerini, kiminle birlikte güneşleneceklerini, kiminle su sıçratmaca oynayacaklarını, tatile çıkmadan önce öğrenmek istiyorlar.&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;* sabahın yedisinde şezlongları istila eden Almanlar’la, geceyi gündüze çevirmeye çalışan İngilizler, büfeyi talan edip, su bardağıydan votka içen Ruslar, ne yazık ki artık bir arada mutlu olamıyorlar. &lt;br /&gt;* başka hiç bir ortamda, böylesine farklı kültürler, birbirlerine bu kadar yakınlaşmıyorlar. &lt;br /&gt;* her dört tatilciden biri, kaldığı oteli bir başkasına tavsiye etmiyor. &lt;br /&gt;* Her üç kişiden biri, gittiği otelin yıldızını fazla buluyor. &lt;br /&gt;* Her beş kişiden biri, gittiği otelin katalog tanıtımlarında abartıldığını düşünüyor. &lt;br /&gt;* eskiden gittikleri ülkede kendi memleketlerinin yemeklerini arayan tatilciler, artık gittikleri ülkenin yemeklerini, ama kalitelisini arıyor. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;“ Roma’da en iyi nerede yemek yenir?”&lt;br /&gt;“ Hurgada’nın en güvenli dalış okulu hangisidir?”&lt;br /&gt;“ Pamukkale, onca yolu gitmeye değer mi?”&lt;/b&gt; gibi tüm tatil sorularının cevabı işte bu düşünce portalında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tunç Müstecaplıoğlu:&lt;/b&gt; Bu siteyi kurma fikri nasıl oluştu?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Markus Schott :&lt;/b&gt; 1999 yılında, Karaipler’e gitmeden önce kalacağım otelle ilgili ayrıntılı bilgi almak istemiştim. Günlerce uğraştıktan sonra, daha önce o otelde kalmış olan bir Kanadalı hanımın kendi sitesinden biraz bilgi toparlayabilmiştim. Bilgi bulmaya çalışırken çektiğim sıkıntılar, beni böyle bir siteyi hazırlamaya yöneltti. Keyif amaçlı başladığımız bu iş, 2003 yılında RTL TV’nin sitemizle ilgili bir tanıtım programından sonra adeta bir patlama yaşadı ve tüm Almanya’nın gündemine oturduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TM :&lt;/b&gt; Tatilcilere nasıl yardımcı oluyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MS :&lt;/b&gt; Otellere daha önce gidenlerin değerlendirmelerine, sitemizde tüm şeffaflığıyla yer veriyoruz. Verilen güneşler, çekilen fotoğraflar, yazılan özel notlarla birbirlerine yol gösteriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TM :&lt;/b&gt; Tatile çıkmadan önce nelere dikkat ediyorlar?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MS &lt;/b&gt;: Tur Operatörlerinin katalogları ve sitemizde allanıp pullanmadan yazılan yorumlar tatilcinin kafasında bir resim oluşmasına yardımcı oluyor. Bekar ve genç grupların tercih ettikleri bir oteli küçük çocuklarıyla giden çiftlerin de beğenme olasılığı zayıftır. Otelin hangi tüketici grubuna hitap ettiği sitedeki yorumlarla ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TM :&lt;/b&gt; Ortalamaları yükselsin diye kendi otellerini övmeye kalkan otelcilere sık ratlanıyor mu?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MS :&lt;/b&gt; Böyle denemeler her ülkeden geliyor. Aşırı övgü ya da eleştiri gelen bir tesis hakkındaki yorumdan şüphelenirsek, yazanla temas kurmaya kadar bir süreç izliyoruz. Tereddüt edilen hiçbir yorum, bu filtreden geçmeden siteye giremiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TM :&lt;/b&gt; Herkes otel müfettişi olabiliyor mu?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MS :&lt;/b&gt; Bir otele gidip yorum yazmak isteyen, geçerli bir e-posta adresi olan herkese kapılarımız açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TM :&lt;/b&gt; &lt;b&gt;“Hakkımızı yemiş kimse o yazan!”&lt;/b&gt; gibi tepkiler alıyor musunuz otelcilerden?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MS :&lt;/b&gt; hem de sık sık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TM :&lt;/b&gt; Sizce kataloglar gerçeği yansıtmıyor mu ?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MS :&lt;/b&gt; Katalog dilini anlamayan bir tüketici yazılanları yanlış anlayabiliyor. Örneğin, “doğal plaj” yazılı bir sahile, bir de gidiyorsunuz ki karşınıza pis bir plaj çıkabiliyor. Sitemizde, bu tür sözcük oyunları için bir mini sözlük oluşturduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TM :&lt;/b&gt; Türk otelcilerine bir mesajınız var mı?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;MS :&lt;/b&gt; Eleştirilere son derece açık yöneticileriniz var. Hatalı olduklarına inandıkları servislerini en kısa sürede düzeltip bizleri de bilgilendiriyorlar. Yakında, misafir eleştirilerine karşı kendilerini savunabilecekleri bir bölüm açma hazırlığındayız. TUI’nin Holly, Neckermann’ın Primo ödüllerine alternatif bir ödül programı hazırlıyoruz. Site yorumcularımız, Holiday Check şampiyonlarını belirleyecekler. 2006 yaz sezonunun başında Antalya’ya gelip, hem ödülleri sahiplerine vereceğiz, hem de Türk turizmcilerle tanışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;20.12.2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>FUARINIZI NASIL ALIRDINIZ ? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=47</link><pubdate>Sat, 13 Sep 2008 21:30:24 IST</pubdate><description> Fuarlara gidip,dönüşte orada Alanya adına yapılan tanıtım faaliyetlerini yazınca, bu fuarlara emeği geçen bazı dostlarımı kırdığımı gözlemledim. Oysa, eleştirmek hayli keyifli bir iş,herkese öneririm. Şöylece bir bakıp; “Iıh Olmamış...” demek, bana objektif bir görüş bildirimi gibi gelse de bu eleştiri, o işi organize edenleri mutsuz edebiliyor. “Sen de oradaydın, düzeltiverseydin!..” gibi kontra eleştiriler alabiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle bu kez kolları sıvayarak, bence neler yapılması gerektiğini yazacağım. Önce herkes şapkasını önüne koysun ve başlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye hemen her fuarda, Yunanistan ve Kıbrıs’tan daha kötü tanıtılıyor. Bunu, giden herkes biliyor ve bu konu fısıldaşarak dertleşiliyor. Alanya’nın durumu da aynı. Bazen Ayvalık, Çeşme’den daha iyi duruyor ama, genelde renksiz ve dezorganize. Bu konuyla ilgilenenler yazacaklarımın bir çoğunu biliyorlardır. Ben, özellikle deneyimsizleri ve işini daha iyi yapmak isteyenleri aydınlatmak istiyorum. Olabildiğince kısa anlatmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası bir fuar; dev bir buluşma, ticaret fırsatıdır. O ülkeye gitmek bile, bizim gibi, her yere vize gereken üçüncü sınıf ülke vatandaşları için zor bir iştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;100 dönümlük alana yayılan,binlerce kuruluşun katıldığı,300 bin kişinin ziyaret ettiği bir fuarda insanın standdan tuvaleti, tuvaletten de standı bulması bile başlı başına bir iştir. Birçok yabancı kuruluş, fuar organizatörleri; fuara ziyaretçi ( visitor ) olarak ya da stand kiralayarak ( exibitor ) katılan kişilere ayrı ayrı kitapçıklar hazırlayarak bilgi veriyor.&lt;br /&gt;Ben, son 5 yıl içerisinde, çalıştığım kuruluşları temsilen on ayrı ülkede otuza yakın fuara katıldım. İyi hazırlandığımız fuarlardan hep verimli sonuçlarla döndük. Fuara katılım, tanıtımın can damarlarındandır ve hazırlığı iki ayrı ülkede;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Türkiye’de, 2- Fuarın düzenlendiği ülkede yapılmalıdır.&lt;br /&gt;Eğer tanıtılacak olan, Alanya gibi 100 bin yataklı koskoca bir bölge ise, buna o yörede yaşayan, turistlerden geçinen tüm kuruluşların katılması gerekir. Belediye, ALTİD ve ALTSO’nun bir çatı altında toplanması bence iyi ama, yine de yetersiz. TÜRSAB’dan çevreci kuruluşlara; kuyumculardan, sanayi esnafına; restoranlardan, diskotek işletmecilerine kadar herkes bir şehir konseyinde bir araya gelmedikçe, organizasyonun bir bacağı hep kısa kalmaya mahkum olacaktır. Yöneticiler de, “Ben yaptım bu kadar oldu. Beğenmiyorsanız siz yapın!...” mantığında olmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya, kendisini ziyarete gelen her ülkenin fuarına, stand kiralayarak katılmalıdır. Bu fuarlara katılacak kişiler ve fuarın yapılacağı ülkede ön hazırlığı yapacak elemanlar, önceden belirlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir konseyi, tanıtım işini tamamıyla profesyonellere bırakmalıdır. Tanıtım, arada bir toplanarak yapılan bir iş olmamalıdır. İyi bir sekreterya, arşiv, yabancı dil bilen elemanlarla kadrolaşan ve yılın on iki ayında sadece bu işle meşgul olan bir ekip oluşturulmalıdır.&lt;br /&gt;Ayrıca bu ekip, Alanya’yı ziyarete gelen tur operatörlerinin temsilcilerini, basın mensuplarını da ağırlamalıdır. Tanıtım malzemeleri, bunların kalitesi; çevrilip, kimlere hangi adetlerle dağıtılacağı da, ayrı bir uzmanlık konusudur!...Körü körüne, “alayım broşürlerimi elime, çıkayım yollara memleketimi tanıtmaya...” devri kapanmak üzere olduğundan, İntenet’le iletişim şart hale gelmiştir. Çok iyi niyetli yapılmasına rağmen, turistin dilinden anlayan üç-beş acenteci ve otelcinin katalog çalışması için bir araya gelerek; “şuraya bir de balık pazarının resmini koyalım!...” geyikleriyle, ilkokul küme çalışmaları gibi, tanıtım malzemeleri üretilmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman, İskandinav, Rus; hangi ülkeyi hedeflediysek, o ülkenin ajanslarından destek almalıyız. Yöremiz için önemli olan tur operatörlerinin yöneticileri, belediye başkanı düzeyinde karşılanmaya başlandı. Bu bence çok önemli bir gelişme. Şehremini ve ekibi fırsat yaratıp, her fuarda Alanya’nın partnerlerini ziyaret etmelidir. Alanya’nın rakipleri “dursak düşeriz”mantığıyla, her gelişmeyi takip ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıç üstü yerde oturan Alanya’da ise, zayıf bir kıpırtı var sadece. Alanya standı; sadece Alanyalı otelcilerle, yabancı acentecilerin buluşma yeri olmamalıdır. Alanya’ya turist getiren incoming acenteleri de sahip çıkmalıdır Alanya standına. Burada yeni yeni oluştuğunu sandığımız, ALTİD – TÜRSAB konsensüsünü iğnelemek istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Turistler Buralara Nasıl Gelir?&lt;br /&gt;Bu işe başlamadan önce, duyduğum bazı turistik terimleri birbirine karıştırıyordum. Benim gibi karıştıranlara yardımcı olur umarım. İşte turizmin beş hayati sacayağı. &lt;br /&gt;OTEL : Turistlerin deplasmandaki evleri. Bazı misafirler, kendilerini evin gerçek sahibi sanarak otelcileri kızdırırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;INCOMING ACENTESİ : Yabancı, ya da Türk tur operatörlerinin Türkiye Temsilcisi. Çalışacak bölgeleri, otelleri belirler. Turistlere otel dışında aktiviteler organize eder. Kısaca, turistlerin hava limanından otele gelişinden, dönüşüne kadar; iyi, sağlıklı, eğlenceli, güvenli bir biçimde tatil geçirmelerine katkıda bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UÇAK FİRMASI : Turistleri en kısa yoldan ülkemize taşır, sonra da onları evlerine geri uçurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SEYAHAT BÜROLARI : ( Almanya’da Reisebüro deniyor ) Tur operatörlerinin oluşturdukları programları, tatil tüketicilerine çeşitli tanıtım malzemeleriyle sunarlar. Tur operatörlerinin eli, ayağı görevini görürler. Genelde, yaptıkları satış üzerinden çeşitli yüzdelerle komisyon alırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TUR OPERATÖRLERİ : Turizmin gerçek kahramanları. Temsilcileri, çalışacakları ülkeleri, şehirleri, bölgeleri ve otelleri anlaşmalarla belirledikten sonra, tatil paketini oluştururlar. Uçak ve sigorta anlaşmalarını yaparlar. Programlarını, milyonlarca mark tutarındaki tanıtım masraflarıyla, seyahat büroları aracılığıyla pazarlarlar. Bazı ülkelerde; Mahmutlar’da minibüste kazıklanan turistin zararından bile mesul tutulabilirler. İşleri iyi gittiğinden pastadan büyük payı kazanabilecekleri gibi, kötü sezonlarda en çok etkilenen yine tur operatörleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VEE!... TURİST : Turizm filminin esas oğlanı. Rüzgar esse etkilenir. Her şey onun için düzenlenir. Beş sacayağını yaşatan temel ögedir. Asarsanız, kesersiniz, öğrencileri döversiniz gelmez. Denize dışkınızı dökersiniz, dökmeyene gider. Geldiğinde dükkana çekiştirirseniz almaz, ilgilenmezseniz küser. Ailenin en hassas çocuğudur.&lt;br /&gt;Başımızdan eksik olmaması, ortak temennimizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 20 / 01 /2000 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>FUARA KİM, NİYE GİDER? </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=48</link><pubdate>Sat, 13 Sep 2008 21:31:21 IST</pubdate><description> Fuara Türkiye’den katılan otelci ve acentecilerin amaçları hayli çeşitlidir. Aklıma gelenleri sıralamaya çalışayım.&lt;br /&gt;Anlaşma yapılan tur operatörlerinin, o pazardaki gücünü yoklamak; forecast adı verilen sezonun röntgenini çeken satış raporlarını yerinde, turfanda iken almak; geçmiş sezondan kalan alacaklarını tahsil etmek; otelin yer aldığı katalogları toplamak ; ön sezon için, varsa aksiyon ( indirimli ) fiyatlarını partnerlerinin kulağına fısıldamak; yeni tur operatörleri ile tanışmak; memlekette buluşulamayan Türk acentelerle anlaşma imzalamak; geçen sezondan memnun kaldığı acente yöneticilerine nezaket ziyaretleri yapmak; o ülkenin turizm hareketlerini incelemek ; henüz hangi otele gideceği belirlenemeyen gruplara alternatif olmak; varsa son anda oluşan ürünlerini tanıtmak; bölgesinde rekabeti olan otellerin Pazar payını gözlemlemek; diğer ülke standlarına imrenmek; biz adam olamayız psikozundan kurtulmaya çalışmak (!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuarda Niçin Stand Kiralanır?&lt;br /&gt;Yukarıda saydığım gerekçelerle turizmciler fuar günleri boyunca buluşurlar. Birbirlerinin standını ziyaret ederler. Stand kiralamayanların sığınacakları kale, geldikleri bölgenin standı ya da Bakanlığın kiraladığı Türkiye bölümüdür. Türkiye pavyonu,pek aşina yüzlerden oluşmadığından.&lt;br /&gt;Alanyalı bir turizmcinin gözü, Alanya standını arar. Turizmci derken, yörenin otelcilerini ve acentecilerini kastediyorum. Yörenin pazarlamasında en becerikli olması gereken bu iki uzman grup, hiçbir sinerji oluşturmadan gider gelirler fuarlara yıllardır. İkisi de genelde birbirinin yaptığını, yöneticilerini beğenmez. Oysa bölgenin tüm kurumlarının, kenetlenmekten başka çıkış noktası yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuara Nasıl Hazırlanmalı?&lt;br /&gt;Öncelikle tüm fuarların aynı, ya da her fuarın ayrı bir sorumlusu olmalı. Başarı ya da başarısızlık bir kişi tarafından üstlenilmeli. Bu kişi, katılacağı fuardaki ekibini hemen oluşturmalı ve aylar öncesinden çalışmalara başlamalıdır. Fuarda dağıtılması, sergilenmesi gereken malzemeler, ekonomik bir şekilde, fuar başlangıcından en az iki gün önce fuar alanında olmalıdır. Stand, bir gün önce her şeyiyle hazır hale gelmelidir.&lt;br /&gt;Örneğin, TARZAN adlı çizgi film henüz vizyona girmeden, Mc Donald’s restoranları TARZAN kıyafetli elemanlarıyla, 10 gün önceden mönüsüne ve oyuncaklarını pazarlamaya başladılar bile. Yöremizi çok iyi tanıyan en az iki stand görevlisi, Alanya’dan gelen profesyonellerin işini kolaylaştırmalıdır. Fuarda Alanya’yı satan tur operatörlerinin yerleri, katılan yöneticilerin adları ve daha bir çok yararlı ayrıntı yazılı olarak hazırlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizik Kondisyonu Fuarda da Önemli&lt;br /&gt;Ortalama olarak 4 gün süren bir fuarda, verimli geçirilmesi gereken yaklaşık 30 saat vardır. Bu 30 saat içerisinde, kapalı alanda, çeşitli yönlere 10 kilometre yürümek gerekir. Dolayısıyla, akşam, diğer turizmcilerle geçirilen iş ya da dostluk yemeklerinin süresi, içilen içkilerin dozu önem taşır. Bence bir fuar katılımcısı fuar döneminde, yarışmaya hazırlanan bir atlet gibi programlı yaşamalıdır. Bu öğütleri yazmanın uygulamaktan daha kolay olduğunun bilincindeyim. Geç yatılan bir gecenin sabahında, kimsenin canı öğleye kadar konuşmak istemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuarın düzenlediği ülkenin güzelliklerini yaşamak isteyenlere, birkaç gün önceden gitmelerini, ya da geziyi birkaç gün uzatmalarını önerebilirim.&lt;br /&gt;Yazının her yerinde kısa olarak anlatacağım dedim ama, pehlivan tefrikasına dönmesini engelleyemedim. Son olarak şunu belirtmeliyim:&lt;br /&gt;Her fuar, yeni bir deneyimdir. Çok da keyiflidir. Yeni dostluklar filizlenir. Bizi, bunca tatil noktası arasından seçen turiste saygımızı artırır. Fırınlarca ekmek yemek gerektiği öğrenilir. Teknolojide çok gerilerinde kaldığımız ülkeleri, futbolda olduğu gibi, turizmde de yakalayabilir, hatta geçebiliriz. Çünkü, bu iş kolunda gerekli olan ana malzemeler, yani;&lt;br /&gt;Güneş, sıcak deniz, kum, temiz doğa, güler yüz bizde fazlasıyla var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 21 / 01 / 2000 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>FLYING DUTCHMAN YİNE GELİYOR </title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=46</link><pubdate>Sat, 13 Sep 2008 21:29:46 IST</pubdate><description> Hollanda’nın 400 bin nüfusLu 4. büyük kenti Utrecht’de; 12-16 Ocak 2000 tarihinde düzenlenen fuarı yaklaşık 200 bin kişi gezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970 yılında; 50 katılımcıyla açık havada başlayan fuar; artık, 53 dönüme yayılan, 1600 kuruluşun stand kiralayarak katıldığı, Avrupa’nın sayılı turizm fuarlarından birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzölçümü, bizim ancak yirmide birimiz kadar olan Hollanda’da, 16 milyon kişi yaşıyor. Ülkenin % 20’si kanallardan oluşuyor. Yıllık enflasyon % 2 gibi kulağa hoş gelen bir rakam. Nüfusun % 36’sı ateist. Bisiklet en çok kullanılan taşıt aracı. Bisikletlere ayrılan yol toplamı 8 bin kilometre. Bu, 8 kilometre yolu olmayan Türk bisikletçileri için, cennet sayılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılda, sadece 65 gün güneş yüzü gördüklerinden, 300 günü güneşli Antalya’yı seviyorlar. 8 milyon kişinin yurtdışı tatili yaptığı Hollanda, her yıl, çoğunluğu Alman olmak üzere, 7 milyon turiste ev sahipliği yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karayavuz çetesinin uğursuz katliamından tüm Türkler’i suçlu bulmayan Avrupa’nın, belki de bu en kibar ülkesinin insanları, o yıldan bu yana, sayıları 150 bin kişi artarak Türkiye’ye gelmeyi sürdürmüşler. Hollandalılar en çok Fransa’yı ziyaret ediyorlar. Türkiye 14. sırada. 1999 yılında 350 bin Hollandalı gelmiş bize. Bunların 80 bini Antalya’da konaklamışlar.&lt;br /&gt;Ülkenin yarısı Flamanca dışında iki dil biliyor. 1200 seyahat acentesi tatil pazarlıyor. Hollandalılar en çok; doğanın tadını çıkarabildikleri, egzotik spor yapılabilen beldeleri seçiyorlar. % 88’i tatile deniz, güneş ve kum için çıkıyor. Elleri hayli açık. Kişi başı 1500 DM harcıyorlar ve ortalama on gün kalıyorlar ülkemizde. Neyi mi sevmiyorlar? Çevreye duyarsızlığımızı, estetikten yoksun beton apartmanları, hava limanlarının teknik yetersizliğini, havalimanı-otel arasındaki tehlikeli karayolunu, hiç mi hiç sevmiyorlar. Hoş bunları biz de sevmiyoruz ama, biz burada tutuklu kaldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi hayatımızdan çalarak burada yaşayıp gidiyoruz. Fuarda Alanya da vardı. Alanya Belediyesi, ALTİD Ve ALTSO, üç elle bir standı doğrultmuşlardı. Sempatik broşür, lokum ve meşhur takvim bolca dağıtıldı. Takvimi kime sorduysam beğendiğini söyledi. Yollarında kokain satılan, coffee shoplarında her türlü uyuşturucu kullanılan, şehrin ortasında kalan geleneksel kırmızı fenerli genelevleriyle gurur duyan bir Hollandalı’ya, büyüteç yardımıyla günlerce tartışılan karikatürü gösterip, müstehcen bulunarak tepki gördüğünü anlatsaydık, herhalde beş dakika gülerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havalimanına gelirken yol kenarında şöyle bir tabela dikkatimi çekti. “IF WE CHANGE, THE WORLD CHANGES” &lt;br /&gt;( Eğer biz değişirsek, dünya da değişir..! )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunç Müstecaplıoğlu 19 / 01 / 2000 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;By Tunç Müstecaplıoğlu&lt;/b&gt; </description></item>
<item><title>FAYTON TEHLİKESİ</title><link>http://www.tuncm.com/view_post.php?id=10</link><pubdate>Mon, 08 Sep 2008 00:16:20 IST</pubdate><description> Bostancı Pınarı Caddesi’nde 1985 yılından bu yana yaşıyoruz. İlk tanıdığım tozlu yollarından bu yana epey betonlandı ama, huzuru her yıl giderek azalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kireç kuyusu, tüp deposu ve miskin arabası park yeri; enfes bir bahçeye dönüştü. Yaz aylarında ara sokakları trafiğe kapandı, toz azaldı, beton ağaçlar dikildi, çöp kovaları çağdaşlaştı, sinekle mücadele arttı; ama güvenli yaşam giderek bozuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet, Müftüler ve Gazipaşa Caddeler’i gibi trafiğe kapanabilen şanslı caddeler arasına giremeyip, İskele’ye yegane ulaşımın sağlandığı caddede olduğu bahanesiyle ve giderek artan bir trafikle; yoğun trafikli büyük bir şehirde yaşadığını sanmaya başladı cadde halkı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygar bir şehirde, böyle bir yolda, 30 kilometrenin üzerinde seyredenleri akıl hastanesine kontrole gönderdiklerinden; sürat yapan kuş beyinli otomobil, motosiklet sürücülerini, şaşkın gözlerle, en çok yabancı konuklar izliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek tekerlek üzerinde inanılmaz sesler çıkartarak, dikkat çekmenin en ahmakça yoluna başvuran; kendilerine sövdürerek dikkat çeken motosiklet fanatiklerine bu yıl bir de; FAYTONLAR eklendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçlerinde atına, arabasına, yolcusuna son derece iyi davranan; kurallı giden, sevimli, turistik olanları da yok değil. Ancak, hatırı sayılır bir çoğunluk cadde halkını tedirgin ediyor. &lt;br /&gt;Ardarda müşteri bekleyerek trafiği tıkayanlar, plaka ve ışık kullanmayanlar en zararsızları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ani U dönüşü yapanlar, bu dönüşü hızla yapayım derken at ve arabayla birlikte kaldırımlara yayılanlar; insanlara çarpıp yerlerde sürükledikten sonra, hiç durmadan kaçanlar; yolcu varken ya da yokken, atı betonun üzerinde dörtnala koşturanlar; aklıma ilk gelen kural dışı olaylar Atların arkasına torba bağlayıp, İstanbullular’a; Adalar’ın kendine has at dışkısı kokusunu sık sık hatırlatanlara, değinmeyeceğim bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Eylül Cumartesi akşamı saat 22.30 sularında, bu anlamsız dörtnalcılardan bir tanesi önümüzde durunca, kendisiyle konuşabilme fırsatı buldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanına yaklaştığımda, plakasının takılı olmadığını farkettiğim faytonun sempatik, sarışın uzun saçlı genç sürücüsü: emniyet güçlerini protesto ekmek amacıyla hız yaptığını söyledi. Kendisine çalışma izni verilmediğinden, ışıksız, plakasız ve içkili olarak dörtnala giderek bu kararı protesto ettiğini ama, kendisine kimsenin karışmadığına şaştığını söyledi.&lt;br /&gt;Bu protestonun hiçbir işe yaramayacağını, sadece bu konuda sorumluluğu olmayan bir yayanın, atının ve kendisinin zarar görebileceğini söylediğimde hiç umursamadı ve birkaç dakika sonra daha da hızlı bir şekilde önümüzden geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine 155 Polis İmdat telefonunu arayarak, kendilerine durumu bildirdim. Genç sürücünün, plakasının BLF 017 olduğunu söylediğini aktardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan beş dakika geçmemişti ki önümüzden, yaklaşık 70 kilometre hızla başıboş bir at, Kuyularönü Camii’nden, trafik ışıklarına doğru yıldırım gibi geçti. Korkulu bakışlarla hayvanın caddeye çıkışını izledik. Ve tam ışıklarda, bir arabaya o hızla çarptı. Hiç etkilenmemişçesine daha da hızlanarak; geriye doğru, yani geldiği yön olan camiye doğru koşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dehşet dolu bakışlar arasında. Hakan Butik’in önünde duran bir taksiye, aynı hızla önden çarptı ve arkasından yere yuvarlandı. Son gücüyle yeniden ayağa kalkarak, ara sokaklardan birine daldı ve orada yığıldı kaldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olay yerine koştuğumuzda kanlar içinde kırılmış ön cam ve yüzlerce kişinin ortasında baygınlık geçiren yabancı bir kadınla karşılaştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fayton’un plakası BLF 030’du. Büyük bir şans eseri hiçbir insana çarpmayan hayvancağız; yaşadığı panikle yalnızca kendisine ve iki otomobile hasar vermişti. Bu fayton, daha önce de aşırı hızdan sık sık notuma aldığım bir araçtı. Atını, sanki bir derbi yarışı koşturur gibi kırbaçlayarak önümüzden geçenlerin, en hızlılarından biriydi. Kimbilir at Arabadan nasıl kurtulmuştu ve can havliyle nereye kaçtığını sanıyordu?&lt;br /&gt;Eğer yaşarsa kaderi, yine aynı arabayı çekmek olacak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim caddede trafik güvenliği – ne yazık ki – hiç yok gibi. Yaşamsal önemi olan aşırı hız, anormal sollama, tek tekerlek üzerinde seyir, U dönüşler, yerli yersiz korna çalma hiç ceza görmezken; tek önemsenen konu park yasağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke hatalı park edilen araçlar, kornalarına basarak tüm semt rahatsız edilerek çağrılmasa da, doğrudan çekilse. Ve keşke, yaşamsal önemi olan hız kontrolleri, hız sınırları uyarıcı levhalarla belirtilerek yapılabilse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak ve işlerin bozukluğu ile toleransını iyice yitirmiş olan semt esnafı ve halkı, tepkisini açıkça belli etmeye başladı. “Ezilmeden karşıya nasıl geçeriz..” diye düşünmekten, topluca paranoyaklaşmaya başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanya Belediyesi’nin denetiminde olan faytonların, belediyenin çalışma saatleri dışında kontrolsüzlüğü apaçık ortada. Koordinasyonun k