Tunç Müstecaplıoğlu GirişYeni Üyelik
GELELİM SPOR SALONU FAALİYETLERİME..
Tarih: Wed, 01 Sep 2010 16:52:24 - Yazar: Tunç Müstecaplıoğlu


İlk yazıma ne de çok eş-dost-akraba yorumu aldım öyle, pek sevindim.
Başarılı otel yöneticisi arkadaşım Can Şahin, “spor salonu” lafının artık mazide kaldığını, fitness studio dendiğini hatırlatmış bana, sağolsun.
Kendisi ile birlikte Çeşme’de Triatlon tamamlamışlığımız, öncesinde haftalarca antrenman yapmışlığımız vardır.
Toprağı bol olsun, Kemal Açan da bizimle birlikte katılmıştı o yarışa.
Tasarımcı, Atik’in değerli başkanı Ufuk Parlakdağ, yazının devamını hemen yollamazsam rehin aldığı çocuğumu berteraf etmekle tehdit etmiş beni.
Turizm düşünürlerimizden Zafer Cengiz ise, “ben de senin yazacak zamanın yok da ondan yazmıyorsun sanıyordum, epeyce okuyanın var, böyle geyikler yazacağına turizme dair iki satır yazsana” diye uyarmış.
Kitap yazmaya karar verdiği anda, Joanne Kathleen Rowling’in Harry Potter’ı gibi çok satan öyküler yazacak kadar birikimli sevgili arkadaşım Çiğdem Gürkan, “aa sen o kadar kilolu muydun, hiç farkedilmiyor ki” diyerek bana moral verdi.
Evine spor aletleri al, boşver salona falan gitmeyi diyenler de oldu.
Zaten, “ille de devamını yaz” demeseniz de ben yazmaya niyetliydim.
Bu yorumlar da üzerine tuz-biber oldu.
Gelelim anılarıma..
Randevu aldığım bir eğitmen, bana programımı önce hareketlerin nasıl yapılacağını göstererek anlattı, sonra da yazdıklarını elime tutuşturdu.
Artık o kağıtsız ben bir hiçim.
Yer hareketleri hariç, her gittiğimde ortalama yedi farklı aletle cebelleşip duruyorum.
Benim gibi birkaç kuş daha, elimizde karton dolaşıp duruyoruz aletlerin arasında.
Define oyununda gizlenmiş şifreleri arar gibi adeta.
Eskiler ise programlarına bakmadan da çalışabiliyorlar.
Oysa ben, bu metal mezarlığındaki aletleri şimdilik birbirinden pek ayıramıyorum..
Çin lokantasında, tanımadık yemeklerin yanına numara yazarlar ya hani.
Aynı numaralama sistemini salonda da uygulamalarını önerdim, ancak pek rağbet görmedi bu fikrim.
Meğer çoğunluk çabucak bulabiliyorlarmış çalışacakları aletleri..
Koşu bantında ilk günlerde hayli zorlandım.
Tireşimden havlumu yere düşürüyorum, yürürken yerden alma şansı da yok mereti.
Gelen geçenden rica ediyorum artık.
Tam onu veriyorlar ki, bu kez de su kayıp gidiyor elimden.
Bir süre sonra, saatte 5.5-6 kilometre gibi tempolarda yürümeyi becerdim
Sonraları, tam 7’de hafiften koşmaya başladığımda, bir baktım yanımdaki adam 7.5’da yürüyerek cep telefonuyla bile konuşabiliyor.
Farkettiğiniz gibi, gözler yorgun da olsa fıldır fıldır yandaki koşu bantlarının skorlarını da gözlemlemekten eksik kalmıyor.
Bir gün bende bir halsizlik, bir halsizlik, her zaman gittiğim ayarda bir türlü rahat yürüyemiyorum.
Meğer, benim bir süredir tutunmaya çalıştığım sap eğim artırmaya yarıyormuş.
Dakikalardır yokuş yukarı çıkıyormuşum da benim bundan haberim yok.
Mekikte fena değilim, ancak adına Süpermen denilen bir yer hareketi var ki, kendimi dışarıdan bu sefil halde görmek istemem.
Yere yüzü koyun yatılıyor, sonra önce sol el ile sağ ayak, ardından da sağ el ile sol ayak yukarıya doğru kaldırılıyor.
Sözde, Süpermen’in sol elini ileriye uzatarak yaptığı hareketi yapıyoruz.
Yeni doğmuş bir deniz kaplumbağasının, yüzü gözü kumlarla kaplı olarak denize koşuşu bile daha sevimli gelir göze.
Clark Kent görse şu halimi, rahat on beş dakika falan güler.
Kanatlı ama uçamaz, bilin bakalım nedir bu?
Cevap: Orkid gibi soğuk bir bilmece vardır ya hani.
Bizler de, yerde hem kanatsız hem de uçamayan Süpermenler olarak debelenip duruyoruz.
Sırf bu hareketi yapmamak için, parası neyse verip yerime bir dublör kullanabilirim ileride.
Bu sırada fonda da, “dı dıdıt dıt” temposuyla “I love you fucking bitch” gibi duygusal-metalik parçalar çalıyor.
Ortamda bir müzik olduğunu, yorgunluktan dolayı ancak bir hafta sonra farkedebildim.
Neden geldiği meçhul 45 kiloluk kadınlar, gardrop gibi adamlar hep bir arada spor yapıyoruz işte.
Beş tane adamın aynı aynada kendilerine bakmaları da pek eğlenceli oluyor doğrusu.
Pazılarını sıkıyorlar, arkalarını dönüp sırt kaslarını uzun uzun inceliyorlar.
Akşam yemeğine hazırlanan bir kadın bile, bu kadar incelemez kendisini odasının aynasında.
Zaten kaslarına güvenen müdavimler genellikle atletle geliyor salona.
Beyanı zayıf bizler ise, ne bulursak üzerimize onu geçirip geliyoruz.
Havalandırma fena değil, ama yine de klimatize ortama ilk girişte önce serin bir ter buharı çarpıyor insanın burnuna.
Sonra, her şeye alışıldığı gibi o kokuya da alışılıyor.
Salonun yan tarafındaki ping pong masası, alt katta da yüzme havuzu bana göz kırpıyor sanki.
Kendimi daha iyi hissedebileceğim mekanlar yerine, şimdilik daha önce hiç denemediğim bu aletlerle güreşmeyi yeğliyorum.
Altı haftalık ilk dönem programım bitti bile.
Artık benim de elime ağırlıklar vermeye başladılar.
Kendime hemen bir polyester eldiven aldım.
Artık tonlarca yük kaldıracağım ya, avuç içlerimin zedelenmemesi lazım.
Güleryüzlü eğitmenleri, kader birliği yaptığımız üyeleri olan bu salona alışacak gibiyim sonunda.
Top ile yapılan sporlar hala büyük aşkım, ancak kardiyo egzersizi olmadan yağları eritmek imkansız gibi.
“Oyun bitince, şahları da piyonları da aynı kutuya koyarlar” gibi güzel bir özdeyiş vardır.
Yağlar birikince, eski topçuları da taze şişmanları da aynı salona koyuyorlar..

28.08.2010

 



• Copyright 2008