NERDESİN IRIS ?
Tarih: 20.03.2006 - Yazar: Tunç Müstecaplıoğlu
— merhaba Iris nasılsın? — İyilik Tunç ya sen? Havalar ısındı mı Antalya’da? — Hem de nasıl. Sıkı bir yürüyüşün ardından denize bile girilir. Senin güneşi az görmüş vatandaşların zaten her fırsatta sudalar. — Yapma ya. Bizim buralar hala soğuk. Kıskandırıyorsun doğrusu. — İyi de gelen giden pek yok bu aralar sizin oralardan. — Ocak ayında geldiğimizde rezil olduk oralarda hatırlıyorsan. — Neydi sebebi hatırlayamadım. — Her yer inşaat, işçi, çukurdu ya hani Antalya’da. Soğuk olduğu için denize de girilmiyor. Yağmur yağınca, güneş de olmayınca, çekilmez oluyor kamyonların arasında gezinmek. Ekonomi yapan otellerin soğuk lobilerinde Almanya’daki evimizin hayalini kurarak büzüşüp kalmıştık hatırlarsan. — Amaaan, sen de şimdi turist ağzıyla konuşma benimle. Kimin için yapılıyor onca çalışma pekiyi? Yazın gelecek turistlerin konforu için tabi ki. — İyi de, bunun bizim gibi kışın gelen kekliklere ne yararı oluyor? Sen olsan bir daha gelir misin kolayına? — Şimdi gelenlerin azalmasının bununla ilgisi ne pekiyi? — Aslında biraz çekiniyoruz doğrusunu istersen? — Ne var ki çekinecek? — Göçmen kuşlar nisan ortasında Türkiye’nin üzerinden geçeceklermiş. Yine grip olmalarından korkuyoruz. — Canım sen de.. Laf mı şimdi bu. Kuzey Almanya’da bir kedi öldü diye benim Münih’e gitmeye korkmam gibi absürd bir durum bu söylediğin. — Televizyon’daki Türkiye görüntüleri de korkutuyor bizi aslında. Diyarbakır’da ilkokul çağındaki çocuklar, çarşaflı yaşlı anneleri ile birlikte Filistinli çocuklar gibi polise niye taş atıyorlar ? — “Yine bölücü örgütün bir provakasyonu bunlar” desem ne sen anlayacaksın ne de Heiner. Şöyle top çevireyim. Aslında bu geleneksel bir güney-doğu oyunudur. — Ne acayip bir oyunmuş bu böyle. — Taştopu denir bu yöresel oyuna. Büyükler ve küçükler kırlarda ve caddelerde oynarlar. Bir tür “hoş geldin ilkbahar” şenlikleri gibidir. — Cenazede taştopu oyunu ha? Oyun sırasında ölenler de olmuş ama. — Canım o kadar kaza her oyunda olur. Ayıla bayıla gittiğiniz İspanya’da, yavru keçileri çan kulesinden aşağıya atıp alkışlarla öldürüyorlar, gencecik boğaları şişleyerek katledip beyaz mendil sallıyorlar, yine boğaları daracık sokaklara salıp önlerinden kaçışıyorlar. Bu abuklukların adı festival oluyor da bizim “taştopu” nun nesi tehlikeliymiş? — Ya Hamburg’daki faciaya ne diyorsun? — O da neyin nesi? — Okumadın mı? Psikopat bir Türk, karısına kızıp kafasını kesmiş. Başını bir süre elinde sokaklarda gezdirdikten sonra karakola teslim olmuş. Gazeteler yarım sayfa yer verdiler temsili resimlerle. Türkler, neredeyse her gün bu tür haberlerle basının gündeminden düşmüyorlar. Türk diye sadece Almanya’da yaşayan Türkleri tanıyan bizimkiler de haliyle korkabiliyorlar oralara gelmeye. — Ee hoş olmamış tabi ki. Bizim eski padişahlardan Yavuz Sultan Selim, hani siz Kaiser diyorsunuz ya onlara, Mısır seferinden dönerken birden bu lüzumsuz ayaklanmadan sorumlu tuttuğu Mısır valisinin kafasını attan indirip çölün ortasında kesivermişti. İlk mola yerine kadar da elinde taşımıştı. Eski bir gelenek desem, sen şimdi yine yanlış anlayacaksın.
— Side ve Lara’da kanalizasyonu denize verip otel misafirlerini kendi dışkılarıyla birlikte yüzdürüyormuşsunuz. Elli milyon dolarlık otellerinizin lobileri zaman zaman bok kokuyormuş. Doğru mu bunlar? — Her şeyi abartmaya bayılıyorsunuz siz de be Iris. Ben de duydum hadiseyi. Yahu, o gün lobiyi temizleyen çocuk kuru fasulyeyi biraz fazla kaçırmış. Bütün olay bu. Bild gazetesi genel yayın yönetmeni olan lavuğu Hürriyet’in yönetim kuruluna aldılar, herif hala doyamadı Türkiye aleyhine yazı yazmaya. Rakiplerimizin oyunları bunlar tamamen. İnanmayın her duyduğunuza hemen. — Bunca kültür ve gelenek farkıyla nasıl bir arada yaşayabileceğiz Tunç? — Ben de bilmiyorum Iris. Bizim az bir kısmımız zaten Avrupalı gibi yaşıyor, düşünüyor. Ama çok daha kalabalık bir bölümümüz ise has Anadolulu. Yani küçük Asyalı. Biz Avrasyalılar, zaten aramızda iyi anlaşabilsek taştopu oyununu bırakacağız. — Dağlarınızda hala savaş varmış ama. — Canım orası taa güney doğu. Ben sana Antalya’ya niye gelmiyorsunuz diye sormuştum. — İyi de Tunç, biz Türkiye’yi tanıdığımızdan hangi şehrin nerede olduğunu biliyoruz. — Almanya’yı hiç görmemiş biri için nasıl Heidelberg ile Bremen sanki birbirlerine yakın iki şehir gibi gözükür ise, Türkiye’ye hiç gelmemiş 65 milyon Alman için de Diyarbakır ile Antalya sanki yakınmış gibi gelebilir. Hem siz niye çözemediniz hala şu Kürt sorununu? — Anlamadığınız konularla ilgili racon kesmeye bayılırsınız zaten. “Herkes Türktür, Türk’ün karda yürüyüp kırt kırt diye ses çıkartanlarına zaman içinde fonetik bir yanılgıyla Kürt denmiştir” desem, hem sen anlamayacaksın hem de saksağanlar bana gülecek. Halledemedik hala ne yapalım? Sizin turistlerden kazandığımız paralarla yine sizden tank, top, tüfek alıp dağa, taşa sıkıyoruz. Daha ne yapalım? Bu işleri başımıza saran zatı, özel bir adada serçe sütüyle büyütüyoruz yine beğendiremiyoruz kendimizi size. Siz, iki çatapat patlattılar diye Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve saz arkadaşlarını bir gecede “intihar etmişler tüh” numarasıyla ortadan kaldırıverdiniz. Konuşturma şimdi beni. — Nereler gittin be Tunç. Biraz daha kızarsan Nazilikle filan suçlamaya kalkacaksın beni. Ben sana bizdeki yansımanızı anlatmaya çalışıyorum. — Yaa kusuruma bakma İris. Canım biraz sıkkın da. Otelimizi yıkayıp pakladık, havuzlarımızı doldurduk, ellerimizde çiçeklerimiz misafirlerimizin yolunu beklerken biraz dolmuşum galiba. Heiner nasıl? — İyi iyi. Jakob’la masa tenisi oynamaya gittiler. — Gelince selamımı ilet lütfen. Komşularına da söyle lütfen. Türkiye bildiğiniz gibi. Sakin ve sıcak yani. Hepinizi bekliyoruz. — Tamam tamam söyleyeceğim. En kısa sürede oradayız, sen merak etme..
Tunç Müstecaplıoğlu 20.03.2006 |