Tunç MüstecaplıoÄŸlu GirişYeni Üyelik
BİZİ NİYE İSTEMİYON EVROPA ?
Tarih: 27.12.2004 - Yazar: Tunç Müstecaplıoğlu


Noele az bir süre kala iki günlüğüne Münih'e gittim. Antalya havalimanında kışlık turistlerimizle, hacı adayları kafilesi ve onları uğurlayan elleri kameralı, heyecanlı akrabaları da vardı. Adaylar, açık gri, tek tip rahat giysileriyle sanki Mekkesporla maça giden bir spor kafilesi gibi zinde ve sevinçli bir telaş içindeydiler. Artık onları yeni bir yaşam bekliyordu. Döndüklerinde kendilerine, "hacı teyze", "hacı amca" diye seslenilecekti.

Ne güzel söylemiş Hz. Muhammed: "Beş kez namaz kılarak yaşadığımız günü, bir ay oruç tutarak geride bıraktığımız yılı, bir kez de hacca giderek ömrümüzü gözden geçiririz" diye..

Bundan birkaç yıl önce Almanlar'ın Beyazıt Öztürk'ü Thomas Gottschalk, "Wetten Das" adlı çok yüksek reytingli programına Yusuf İslam'ı da davet etmişti. Biraz hoş beşten sonra kendisinden ısrarla, yıllardır söylemediği şarkılarından birini istemişti. Yusuf İslam'ı bizler, dünyaca ünlü İngiliz müzisyen Cat Stevens olarak tanımıştık. Salondaki binlerce kişi alkışlarıyla Gottschalk'a destek vermişlerdi. Yusuf İslam, sakin bir ses tonuyla şunları demişti: " Sizlere şarkı söylemeyeceğim. Çocuklarım bile plaklarımı bilmezler. Ama size bir ezan okuyacağım."

Salondaki seyircilerde ve ekran karşısında bende bir hayal kırıklığı oluşmuştu. Hiç öyle bir talep yokken onca İseviye ezan, biraz alakasız olacak gibi duruyordu. Derken, o muhteşem, huzur dolu sesi ile öyle bir ezan okudu ki herkes hayran kaldı. Dinleyenlerin tümünün o geceden sonra İslam'a bakışının değiştiğine inanırım. ( 11 eylül felaketinden çok önceydi bu program ) Değiştirme olanağım olsaydı eğer, minarelerin tüm cayırtılı hoparlörlerini söker atar, onların yerine kaliteli bir ses tesisatı monte eder, Müslümanları camiye Yusuf İslam'ın sesiyle davet ederdim. Ezanı, klasik namaz vakti haberciliği dışında, bir Müslümanlık propagandası olarak da algılıyorum.
Hiç şan eğitimi almamış bir imama oranla güçlü bir ses, nasıl da zevkle dinlenirdi.

Dini bir yazı yazmaya ne niyetim var ne de buna bilgim müsait. Kaygılanmayın lütfen. Konuyu yeniden hacı adaylarına getireceğim. Havalimanı işletmecileri giriş katına bir mescit yapmışlar. Ancak alt kattaki vedalaşma trafiğinde kimsenin mescidin yerini soracak hali yok. Pasaport kontrolünden geçince de bu kez mescit yok.

Ne mi oluyor? Hacı adayları, pizzacının kasiyerine kıblenin yönünü soruyor, erkekler tuvaletinin bir metre yüksekliğindeki lavabolarında ayaklarını yıkamaya çalışıyorlar. Dizlerine kadar sıvanmış paçaları, taşlara yayılmış farklı boyutlardaki torbaları, ıslanmış çoraplarıyla Mekke yolcuları, aynı lavaboda ellerini yıkamak için sıra bekleyen turistlerle birlikte tuhaf bir manzara oluşturuyorlar.

Havalimanı organizatörleri çok ince bir düşünce ile turistleri, orkestranın çaldığı "aman çam ağacı, yaprakların ne de yeşilmiş" gibi Almanca noel şarkılarıyla uğurluyorlar. Ama bu abdest işine bir çözüm üretememişler.

Neyse, sonra geldik Münih'e. Geçtik "Non EU Countries" (AB'ye üye olmayan ülkeler ) gişesinde Alman pasaport polisinin karşısına. Polis, yanımdaki kuyruktaki başı bağlı, orta yaşlı teyzeye bir şeyler soruyor. Teyzede Almanca hayli kısıtlı. "Kaç senedir Almanya'da yaşıyorsunuz?" diye tekrarlıyor sorusunu polis. Otuz senedir cevabını alınca, polis bakışı ve konuşmasıyla küstahlaşıyor. "Otuz senede hiç mi Almanca öğrenmediniz?"

"Senin gibi ayıların bu aşağılayıcı tavırları yüzünden dilini öğrenmeyi protesto ediyor" diye atlayacağım konuya, ama aynı uçakla Antalya'ya geri gönderilme ihtimalim çok yüksek olduğundan izleye kalıyorum.

On bir yaşındayken (İ.S. 1967), Almanca öğrenmek üzere Almanya'ya yollanmıştım ailem tarafından. Geldikten iki ay kadar sonra, Almancayı andıran sesler çıkarmaya başlamıştım. Artık konuşmak için fırsat kolluyordum. Bir gün, evimizin önünde gezinirken, küçük şirin bir köpek yanıma gelmiş, beni koklamış, ben de onu sevmiştim. Kısa bir süre sonra da sahibi elinde tasması ile yanımıza geldiğinde, ona Almanca bildiğimi göstermek ister gibi, " Ihr Hund hat mich geriecht" ( köpeğiniz beni kokladı ) demiştim. Adam yüzüme bile bakmadan, " nein er hat dich gerochen" diyerek gramer hatamı yüzüme vurup köpeği ile beraber yoluna devam etmişti. Adama hayli içerlemiş, ancak o günden sonra "koklamak" fiilini doğru çeker olmuştum.

Kim bilir 30 senede, pasaport kuyruğundaki teyze nelerle örselendi de, iyice yabancılaştı içinde yaşadığı Alman toplumuna. "Asimile olup kültürümüzü, değerlerimizi yitireceğiz" paranoyasıyla on binlerce Türk, yaşamlarını kendi kendilerine zindan ederek, tükettiler ömürlerini gurbet ellerde. Oysa, sıkı sıkıya bağlandıkları değerlerin, geldikleri köylerde bile değişime uğradığından haberleri olmadan, ya da öğrenmek istemeden göçüverdiler bu dünyadan.

"İki buçuk milyondan fazla Türk yaşıyor sadece Almanya'da ve bizim doğru dürüst bir lobimiz yok" denir sıkça. Yine, uzun yıllardır Almanya'da yaşayan bir Türk şoförüne bunun nedenini sorduğumda şöyle cevapladı: "Otur oturduğun yerde. Etliye sütlüye bulaşma. Yoksa ilk hatanda gönderiveririm memleketine. Bir tane akrabanı sokmam ziyaretine" yi, tam böyle demeseler de öyle net hissettiriyorlar ki, kılımızı oynatamıyoruz. Bizler, birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan, ama birbiriyle ilintisi olmayan iki buçuk milyon bağlantısız bireyleriz."

Vural Öger ise parıldayan bir istisna. Sadece Almanya'da 2004 yılında 639 milyon Euro'luk iş hacmi var. Brüksel'de geçenlerde katıldığı bir programda, Kıbrıs'ı er ya da geç tanımamızın zorunlu olduğunu anlattı. Ben bu tanımama işini biraz şuna benzetiyorum..

Müslüman genç damat adayı, sevdiği, kendisinden hayli farklı bir kültürde büyümüş bir kızı istemek üzere katolik kayınpeder adayının evine gidiyor. Aslında ne kızın tam gönlü var adama varmaya, ne de ev ahalisinin bu ilişkiyi onaylayası. Kızın ablası da yeni evli. Ortodoks kocasıyla da hayli mutlu. Ailenin diğer fertleri de genç damadı seviyorlar.

Bizim damat adayı, aile ile tanışma yemeğinde genç damadı görür görmez parlıyor: "Bu evliliği onaylamıyorum. Onaylamanızı da kabul etmiyorum. Zaten kızınızı da er ya da geç seve, seve bana vereceksiniz. Yok eğer vermezseniz, ben size yapacağımı bilirim. Tepemi attırırsanız, aşağı mahalledeki Arap kızını bile alırım, sırf size inat olsun diye."

Bıçkın damat adayı, kayınpeder adayını aslında mahalleden iyi tanıyor. Ondan sıkça borç alıyor. Değil ana borcu, faizini bile ödemekte zorlanıyor. Ya da hiç ödeyesi yok.. Olur da bir gün kızı kaparsa, kayınpederden ev kurma, işyeri açma, kızıyla tatile gitme avans talepleri olacağı da besbelli.

İstediği zaman onun evine girip çıkacak, doğacak çocuklarına baktıracak, diğer akrabalarını da dilediği zaman getirecek, kaynanasının evinde parti verecek. Tam demese de, bıçkının gözlerinden bunlar okunuyor.

Zorla becerse bunların hepsini, kayınpederi çoktan dövüp kızı almıştı zaten. Ancak damat adayı tüy siklet, kayınpeder adayı ise ağır siklet eski boks şampiyonu. Biraz abarttım, ama senaryonun bende bıraktığı posa böyle..

Neyse, bu konu bitmez. İyisi mi şimdilik ara vereyim. Son olarak, yaşadığım çarpıcı bir detayı anlatmak istiyorum. Biz hacı adaylarımıza, turizmin başkenti Antalya'da, ileri bir teknolojinin uygulaması olan havalimanımızda, onlar için çok önemli olan bir dini gezi öncesinde, doğru dürüst abdest aldıramazken, Münih havalimanındaki pisuarlarda kara sinek resmi vardı. Hani, "erkekler avcı ruhludur, hacet görürken bile, ille bir noktaya nişan alırlar" edebiyatı vardır ya. İşte Almanlar bu savı ciddiye alıp, pisuvarlara sinek resmi yapmışlar. "Hizmette sınır yoktur"a çarpıcı bir örnekti benim için bu sinek..

Arkadaşlar, işin özeti şu bence; "bu adamlar, olur da bir gün bizi sofralarının bir köşesine alsalar da, ayaklarımızı lavabolarında yıkatmazlar, haberiniz olsun.."

Tunç Müstecaplıoğlu
27.12.2004

 


Henüz yorum yapılmamış...

• Copyright © 2008