Tunç Müstecaplıoğlu GirişYeni Üyelik
VENİ VİDİ DOLOMİTİ..
Tarih: 08.02.2005 - Yazar: Tunç Müstecaplıoğlu


Tatil deyince aklıma nedense hep kar ve kayak tatili gelir. Otuz iki yıldır hemen her kış, zaman ve parayı denkleştirip bir kayak tatili sığdırdım yaşantıma. Bu tutku yaratan sporu kaymayana anlatması zordur, bilirim. Bir kere bu zevki tadan için ise artık kurtulunması zor olan bir tiryakiliktir.

Ülkemizde kayak sporu, 1930’lu yıllarda Erzurum ve Kars’ta başlamış. Doğu Anadolu’ya ciddi bir sermaye desteği olsa, kar kalitesi ve sezon uzunluğu açısından Avrupa’nın Alpleri’nden aşağı kalmaz. Ancak, neredeyse boşa geçen yetmiş yılda bir cağ kebabı boyu yol alınamamış.

Uludağ, Kartalkaya, İstanbul ve Ankara’ya otomobille birkaç saatlik yakınlıkta olduğundan, Doğu Anadolu bir türlü hakettiği yeri bulamıyor.

Bu yıl arkadaşlarımızla birlikte ikinci kez İtalya’ya kayağa gittik. İtalya, Avusturya, Fransa, İsviçre gibi kayak sporunun Şampiyonlar Ligi’nde. Adına İtalyan Alpleri de denen Dolomiti sıra dağları, bir dantel gibi işlenmiş İtalyanlar tarafından.

Gittiğimiz Cortina şehri, 1956 yılında kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yaptıktan sonra yıldızı parlamış. Şehrin İtalyadaki lakabı Dolomitilerin kraliçesi. Bölge, bizim kayak merkezlerimizle karşılaştırılınca tuhaf farklar çıkıyor ortaya.

BAKARSAN CORTİNA BAKMAZSAN ULUDAĞ OLUR..

1960’lı yıllarda palazlanan Uludağ, tipik bir İstanbul gecekondu semtinin dağ versiyonu. Muhtemel pistlerin üzerine vakti zamanında oteller kondurulduğundan pistler hem kısa hem de tehlike yaratacak düzeyde kalabalık. Uludağ’ın toplam pist uzunluğu iyi niyetle toplayacak olursak yirmi kilometreyi bulabilir.

Sadece Cortina ve yakın çevresinde bu rakam bin kilometreden fazla. Antalya’yı Cortina şehri farzedersek, doğuda Alanya’ya, batıda ise Kaş’a kadar dağların tüm kuzey ve güney yamaçlarında kayılabildiğini tasavvur etmeye çalışın. Alınan tek bir ski pass (pistleri birbirine bağlayan mekanik araçlarda geçerli olan bilet ) ile, elinizi cebinize bile sokmadan, anorağınızı elektronik okuyucuya yaklaştırarak her yer gezilebiliyor. Buna otobüsler de dahil. Bölgede beş yüzden fazla tele ski, telesiyej, tele kabin ve teleferik var.

KAR KLONLANIR MI ?

Avrupalı klonlamış. “Snow cannons” (kar topları) su ve elektrikle çalışıyor. Aldığı suyu kar’a dönüştürüp piste üflüyor. İnanılır gibi değil. Bu teknoloji ile karsız sezon yaşamıyorlar. Kayakçılar otellerine dönünce, yüzlerce kar makinesi pistleri bir sonraki güne hazırlarken, kar topları da pistin çok kullanılan yerlerine kar takviyesinde bulunuyor.

ON BİR AY SEZON OLUR MU ?

Cortina’da oluyor. Kış bitince, bu kez doğa yürüyüşleri, dağ bisikleti gezileri, dağ tırmanışları başlıyor. Avcılık, kuş gözlemi, atla safari turları, atlı polo, rafting, golf, kongre turizmi, satranç turnuvaları, dans festivali, fotoğraf sergileri, maraton yarışları, her tür spor ve öğrenci kampları derken, neredeyse her gün yüksek sezon.

1788 yılında Fransız doğa bilimci Deodat de Dolomieu bu özel zeminli fosil kayalarını keşfetmiş ve bu dağlara kendi adından esinlenerek Dolomiti adını vermiş. Kaydığımız yerler meğer iki yüz milyon yıl önce denizmiş. Bunu da şehrin müzesini gezerken öğrendik. Mercan kayaları ve çeşitli deniz canlıları bu muhteşem dağların hammaddesini oluşturmuş.

SİGARA İÇMEYENLERE MÜJDE..

İtalya’da, otel, restoran, disko, bar, pavyon (bu da nerden çıktı canım, İtalya’da pavyon filan yok) her türlü kapalı mekanda sigara içmek yasak. Tütün bağımlısı arkadaşlarımızı eksi on beş derecede kültür fizik hareketleri yaparak kapı önlerinde sigara tüttürmeye çalışırken görmek hem üzücü hem de eğlenceliydi doğrusu. Dolayısıyla tüm kapalı alanlar mis gibi kokuyordu. Pek yakında, açık alanlarda da yasaklanacağı günleri sinsice bekliyorum. Darısı, “Türk gibi sigara içmek” özdeyişi ile taciz edilen memleketimizin başına..

GECE KAYAĞI

Tek tük çılgınlıklar da yaptık. Bir gece, önce kar motosikletleriyle uçar gibi bir dağın tepesine çıkıp akşam yemeği yedik. Ardından, kafamıza madenci fenerlerini takıp dağın eteklerine kadar kayarak indik. Yirmi dakikalık bu gece yolculuğunu, o gece kayan hiçbir arkadaşım unutmayacaktır. Issız ve karanlık dağlardan inerken önümüzden tavşan ve tilki bile geçti. Bir rehber kayakçı önderliğimizi yapmasaydı, pek cesaret edilesi bir macera değildi bu.

En arkada ben kayıyordum. Mezarlıktan geçerken anlamsız ıslıklar çalan bir şaşkın gibi karanlıkta inerken, önümdeki arkadaşım İtalyan dağlarına Anadolu türküleri çığrıyordu. Kafamızda fenerler, dilimizde türkülerle İtalyan tilkilerini bile şaşırttık o güzel mehtaplı gecede..

BİR-İKİ ADRENALİN ÖYKÜSÜ DAHA ANLATAYIM MI ?

Gece kayağından sonra cesaretlendik ya. Bu kez de kayakla atlama pistine “karda rafting” yapmaya gittik. Hani Eurosport’ta filan kayakla kuş olup yüz metreden fazla uçuyor ya insanlar.. İşte o pistte biz, sekiz kişi, bildiğimiz lastik rafting botuyla uçar gibi kaydık.

En arkada oturup, ellerindeki tırmık benzeri metal aletlerle yönümüzü belirleyen iki usta raftingci, sanki bir kuyuya düşer gibi, bir ok misali indirdi bizi aşağıya. On beş saniye sürdü, ama hepimizin karnında kelebekler uçuştu.

Son akşam bir de dörtlü kızak yarışı denedik. Pek de iyi etmedik. Yine televizyonda görüp merak ettiğim bir sporun, amatörlere de yaptırıldığını öğrenince arkadaşlarımı bu zor maceraya sürükledim.

Adına, “Bob Sleigh” denen bu demir torpili görünce az daha vazgeçiyorduk. Ama kimse cesaretine mayonez sürdürmek istemediğinden, çıktık buzla kaplı pistin üzerine.

Şöyle anlatayım; hani yarışlarda dört sporcu buzun üzerindeki kızağı ittirip sırayla içine atlayıp yarışıyorlar ya. İşte o spor. Cam gibi buzdan bir zemin düşünün. Üstü açık, dik mi dik bir tünelin içinde, o garip, havadar metal tabutla bir dakika boyunca 125 kilometre hızla, kulağa sanki kısaymış gibi gelen, ama bir türlü bitemeyen bir yolculuk yaptık o buzdan zeminin üzerinde.

Önde dümenci, arkada frenci, araya da bizden iki keklik şeklinde dizildik. Hayli kalın kasklarla modifiye edilmiş kafalarımızın dik tutulması öğütlendi kızağa girerken. Ama o hızla ne mümkün. Kafamızı yan demirlere çarpa çarpa, yaşantımız bir film şeridi şeklinde vasıl olduk bitiş noktasına. Kızaktan çıkartıldığımızda, olası bir kazaya acil müdahalede bulunmak üzere, tepesinde kavun içi renkli lambası dönen bir ambulansı görünce, dizlerimizin bağı çözüleyazdı.

Hatta arkadaşlarımdan biri otele dönene kadar tek kelime bile etmedi. Dili yeniden açılınca da ilk sorusu şu oldu: “biz bu Bob’u niye yedik Tunç?”

ULA BUNLAR PİSTSE…

Hani bilinen bir fıkra vardır. Hayatında ilk kez plaja giden yaşlı laz amca, sahildeki üstsüz, ipkinili genç kızları görünce şaşırıp yanındakine sorar:
ula bunlar nedur?
Kariii..
Ha bunlar kariyse bizum evdeki neyin nesudur?

Memlekette kayak yapıp da ilk kez Avrupa’ya kayağa gidenlerin çoğunda bu duygu hakim olur. Bunları niye mi anlattım. Dergimizin yazı işleri müdürü gitmeden önce bana: “yediğin makarnalar senin olsun, gördüklerini anlat” dedi de ondan yazdım. “Ayranımız yok içmeye” falan diye kulaklarımı beyhude çınlatmayın lütfen. Geçen yaz çok çalışıp bu tatili fazlasıyla hakettim..

Tunç Müstecaplıoğlu,
08.02.2005

 


Henüz yorum yapılmamış...

• Copyright 2008