TENİS'İN MEKKE'Sİ WIMBLEDON..
Tarih: 28.06.2005 - Yazar: Tunç Müstecaplıoğlu
Biraz iş, biraz da Wimbledon'u görme arzusu beni Ingiltere'ye çekti haziranın sonunda.
1978 yılında amatörce tenis oynamaya başlamıştım İstanbul'da. 1983'e kadar kulüpler arası turnuvalar dahil beş yılım tenisle dolu dolu geçmişti.
Mahalleden futbol arkadaşlarımın, bu hiç tanımadıkları "beyaz spor"u aşağılamaları işimi zorlaştırıyordu. Yalnız kalıyordum.
Dalyan'da oturan, biraz da efemine kılıklı yeni bir tenisçi, elinde tenis raketiyle salınarak önümüzden geçtikçe beni sıkıştırıyorlardı.
"sana dedik oÄŸlum, bu tam bir ibne sporu!."
Bir gün onlardan birini bir turnuva maçıma davet etmiştim. Kendi ölçülerimize göre hayli de kaliteli geçmişti maç.
Maçın sonunda biraz da güzel sözler bekleyerek sormuştum :
- ee nasıl buldun bakalım tenisi?" - doğrusu hiç bir şeye benzetemedim. Benim seyrettiklerimle hiç alakası yoktu bu oynadığınızın. - sen ne zaman bir tenis maçı gördün ki? - canım, televizyon gösteriyor ya..
Arkadaşım, bizim 5. sınıf tenis maçımızı, senede bir yayımlanan Wimbledon final maçı ile karşılaştırınca, bizim maç orta oyunundan beter gözükmüştü haliyle.
-iyi de kardeşim, hayatında futbol diye bir kez Brezilya-Arjantin futbol finalini seyretmiş bir adam, bizim mahalle maçını nasıl bulur pekiyi? diyecek olmuştum. - ben anlamam onu bunu Tunç, bu ne zevksiz bir oyunmuş böyle. İkili mücadele yok, herkes gerektiğinden fazla kibar demiş ve gitmişti.
Anlayacağınız, futbol ve güreş kültürü ile büyümüş bizler için tenis, hele hele 27 sene önce, hatırı sayılır bir sosyete sporu gibiydi.
Wimbledon'da ise 128 yıllık bir gelenek. Londra'nın yarım saat uzağındaki bu yeşil banliyöde 1877 yılından beri bu turnuva düzenleniyor.
Turnuvanın ev sahibi İngiliz Tenis Federasyonu değil. Ev sahibi, Wimbledon Tenis Kulübü'nün ta kendisi.
Her yıl dünyada, ATP (Association of Tennis Professionals-Profesyonel Tenisciler Birliği) tarafından puanlı ve para ödüllü çeşitli turnuvalar düzenleniyor.
Bunların en önemli 4 tanesine Grand Slam turnuvası deniyor. Avustralya ile başlıyor, Amerika ile devam ediyor, Fransa-Rolland Garros ve en sonunda da İngiltere-Wimbledon.
En eski ve önemli olanı Wimbledon. Toplam 10 milyon Pound'dan biraz fazla para ödülü dağıtılıyor. Bu, bizim eski paramızla 28 trilyondan fazla. Biraz dudak uçuklatıcı yani.
Bu muhteşem tenis sirkinin baş aktörleri en fazla parayı alıyorlar haliyle.
Tek erkekler finalinde dağıtılan, akıllara zarar 945.000 Pound'ın( 2.4 trilyon ) 1.6 trilyonunu finali kazanan sporcu, 800 milyarını da kaybeden alıyor.
800 milyarına oynuyorlar finali de denebilir.
19 yaşındaki Rus fıstık Sharapova, geçen yıl gibi yine kazanırsa 1.4 trilyon ( 1.100.000 USD) kazanacak.
Moskova'da, dil bilen orta karar bir seyahat acentesi çalışanının yıllık geliri 8-10.000 USD civarlarında. Sharapova, bir turnuvada o acentecinin 110 yıllık gelir toplamını kazanabiliyor da diyebiliriz. Bu Ruslar, niye böyle birden tenise merak sardı diye merak edenler için yazıyorum bunları. Sebebi hayli duygusal farkettiğiniz gibi.
Ancak, hanım teniscilerin sevişiyor gibi iniltiler çıkarmaları, başlarına iş açacak gibi. Tren düdüğünün desibel gücüne yakın haykıran kızlara seneye inleme yasağı geleceği tahmin ediliyor.
19 çim kort, 350 gün boyunca, sadece sulanarak bu 15 günlük şölen için hazırlanıyor.
Anlı şanlı sponsor firmalar bile reklamlarını sadece kulübün renk tonlarında yapabiliyorlar.
Yer, gök, mor ve yeşil yani.
Sporcuların tümü beyaz giyinmek zorunda.
Hormonlu görüntülü, pabucumun modacısı Serena Williams da dahil bu beyaz zorunluluğuna.
Her gün, otuz beş bin ziyaretçi, saatlerce kuyrukta bekleyerek içeri alınıyor.
Baş hakem, içerisini fazla kalabalık bulursa, birileri çıkana kadar kimse içeri alınmıyor.
Bu sessiz bekleyiş bazen saat 16.00'yı bulabiliyor.
Wimbledon tren garından, turnuvanın yapıldığı kulübe kadar dolmuşla da gidebiliyor.
Bu acayip Türk icadının uygulamasını (shared taxi-paylaşılan taksi) İngiltere yollarında görmek hoş bir sürpriz oldu.
Yoğurt, ayran gibi seçkin buluşlarımızdan biri olan dolmuşçuluk, İngiltere'ye de bulaşmaya başlamış anlayacağınız. Şoförler şimdilik yan oturmuyorlar.
Açık havada da olsa tribünlerde sigara içmek, telefonla konuşmak, flaşla fotoğraf çekmek yasak.
Bir insan seli kortların arasında gidip geliyor. Değil hakemlerin ciddiyeti, top toplayan çocuklar bile bir asker intizamında.
Günde yirmi ton çilek tüketiliyor. Şampanya tüketimi bu rakama yakın.
Ellerinde bayrakla gezinen futbol seyircisi kılıklı insanlar da yok değil.
Ancak öyle şık insanlar var ki, "keşke ben de, bari bir fular takip gelseydim" duygusuna engel olamıyor insan.
Halk tribününden seyretmenin bedeli 50 YTL iken, merkez kortta maçları izlemenin bir günlük bedeli 250 YTL civarında.
Bir yıl öncesinden yer ayırtılmamış ise, 36 saat kadar yollarda, çadırlarda yatarak beklemek gerekiyor merkez kortu görebilmek için.
Kuyruktaki görevlilerin sabrı, kibarlığı, şakaları için bile gidilebilir Wimbledon'a.
İngilizler'in büyük umudu, kısıtlı yetenekli Tim Henman, turnuvanın hemen başında elenmesine rağmen İngilizler ilgilerini hiç kaybetmediler.
Dünyanın en iyi araba kullanan şoförleri oldukları iddia edilen taksilerde, radyodan canlı yayında tenis vardı, inanabiliyor musunuz?
"evet sayın dinleyiciler, şimdi 4 numaralı korta bağlanıyoruz" gibi seslerle seyahat etmek değişik bir duyguydu.
Tenise meraklı, meraksız herkese tavsiye ediyorum. Wimbledon'a gidile ve o benzersiz gelenek yaşana..
FRIDA KAHLO'YU TANIR MISINIZ ?
Ben, filmini görüp bu marjinal ressamdan çok etkilenmiştim.
1907-1954 yılları arasında yaşamış olan ünlü Meksikalı kadın ressamın, Londra'nın ünlü müzesi Tate Modern'de sergisi vardı.
Henüz 18 yaşındayken, okuldan eve dönerken geçirdiği trajik trafik kazası tüm yaşamını etkilemiş Meksikalı sanatçının.
Bazen şaşırtan, sıkça da irkilten eserlerini 4 ay boyunca (09.06-09.10.2005) sergileyecek Tate Modern.
Istanbul Modern'i de görmenizi öneririm. Eski Salı Pazarı ambarlarını Eczacıbaşı önderliğinde öyle güzel bir müze haline getirmişler ki.
Ancak biraz fazlaca Londra Tate Modern'i andırıyor. Neredeyse İstanbul şubesi gibi.
Fransa'ya savrulmuş bizim resim dehamız Fikret Mualla'yı gidin İstanbul Modern'de bir tanıyın derim.
Ruhsal bunalımlarıyla nasıl da birbirlerine benziyor Kahlo ve Mualla. Rengarenk eserler ve ardında toplumun reddettiği yaşam tarzları, hatta tımarhaneler.
Ben biraz haddimi aştım galiba. Biri bana dur desin. Bir kaç sene öncesine kadar resimle heykeli birbirinden zor ayırt eden biri olarak, meydanı boş bulup sanat eleştirmenliğine filan başladım.
Allah'tan bizim yayınları sadece turizmciler okuyor. Bir sanat yalamış yutmuşun eline geçerse yazdıklarım, vallahi mizah malzemesi olurum.
Sanat konularına girince Hyde Park'a da pek yer kalmadı. Oysa, sincaplı, kuğulu, bol köpekli ve joggingli parktan bahsedecektim.
Memleketten giden müteahhitlerin içi sızlıyordur Londra'da.
İki Ataköy, bir Zekeriyaköy, bir kaç tane de Soyak sitesinin sığacağı canım araziyi heba etmişler. Yazık ki ne yazık. Ne o, iki zibidi koşup terleyecekmiş. Şehrin akciğeriymiş falan filan. Tam külahıma uygun laflar bunlar. Toplu konut işinden hakikaten hiç anlamıyor bu İngilazlar.
Neyse, benden bu kadar Seyahatname yeter. Tunç Çelebi diye anılayım, gençlere ibret olsun diye gezip yazıyorum bu anıları bilesiniz..
Tunç Müstecaplıoğlu 28.06.2005 |