KAN VE TURİZM..
Tarih: 24.07.2005 - Yazar: Tunç Müstecaplıoğlu
Yine masum insanlar öldü Mısır’da. Niye öldüklerini anlayamadan göçüverdiler. Kendini patlatmaya karar vermiş birine karşı savunma yapmak nasıl da zor. Mısır’da, 1992 yılında turistik yerlerde başlayan saldırıların on üçüncüsü en kanlısı oldu.
Oysa, 1997 Luxor faciasından sonra Mısır, akıllı politikacıların aldıkları güvenlik önlemleri sayesinde yedi iyi yıl geçirmişti. 2004 yılında Taba şehrindeki Hilton otelinin plajında patlayan bombalarla otuz dört kişi ölmüş ve huzurlu tatil sekteye uğramıştı.
Sharm El Sheikh (Şarm El Şeyh diye okunuyor), renkli, tropik balıkları, mercanları ile tam bir dalış cenneti. Dalmadan deniz gözlüğü ile bakmak bile büyük bir keyif. Amerika’nın Las Vegas’ı, Güney Afrika’nın Sun City’si gibi bir tür yapay şehir.
Daha önceleri hiç bir yerleşim yeri yokken, turistlerin ilgisiyle koskoca bir cazibe merkezi haline gelmiş. Sharm’lı diye kimse olmadığından, mülklerin sahiplerinin çoğunluğu Kahireli iş adamları. Sharm, Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek’in gözbebeği. Ülkenin adeta yazlık başkenti, Antalya’sı.
Mubarak’ın (orijinal yazılışı böyle) kişisel çabaları, vaatleri, yarattığı vergi avantajları ile dünyanın neredeyse tüm uluslar arası otel zincirleri Sharm’da. Yetkililerin başarılı planlamaları ile, Mısır’a gelen yıllık turist sayısı birkaç yıl içinde iki milyondan altı milyona çıktı.
Şehir merkezinin dışındaki oteller daha iyi korunuyor gibi. Ancak Naama Bay bölgesini, yani şehrin merkezini savunmak hayli çetrefilli. Sharm’a iki kez gittim. 64 kişinin öldüğü otelin hemen yanı başında şehrin en kaliteli baskılı tişörtleri satılıyordu. Birkaç kaç kez gittiğim bu şık dükkanın da patlamadan ağır hasar görebileceğini tahmin ediyorum.
MISIR’A BİR ŞEY OLMAZ..
1997 yılındaki Luxor faciasında 58 turist ölünce, Mısır turizmi bir yılda % 45 oranında gerilemişti. Ben artık o oranda etkileneceklerine inanmıyorum. Bir uçak düştüğünde, eğer ertesi gün uçmak zorundaysak, nasıl paşa paşa yine uçuyorsak, insanlar da kısa bir süre sonra yine Mısır’a gidecekler.
O renkli balıklar, o sıcak deniz, o gizemli nehir, o müthiş müze, o görkemli tarih orada olduğu sürece, ara sıra kesintiye de uğrasa, bu güzel yerler ziyaret edilecek demektir. Mısır’da, ülkeyi sevdiren kitaplar yazdıran, çizgi filmler yaratan, tur operatörlerinin her boş koltuğuna iki yüz Euro’ya kadar destek veren yetkililer orada iktidarda olduğu sürece Mısır’a bir şey olmaz.
LONDRA’DA PARANOYA
Bu aralar felaket bölgelerinden teğet geçiyorum. Metro ve otobüs saldırılarından birkaç gün önce de Londra’daydım. Polisler huzursuz ve gergindiler. Şüpheli buldukları naylon bir poşet için saatlerce yolları kapatmış, insanları araçlardan indirmişlerdi. Sanırım, başlarına gelecek muhtemel bir felaketin ihbarını almış, ama tehlikenin nereden geleceğini çözemiyorlardı.
Birisi elini hızlıca kaldırsa, silahlarına davranacak gibiydiler. Bir önceki gelişimde kibarlıklarından etkilendiğim centilmenler, insanlara boş gözlerle bakıyorlardı.
Nitekim, geçtiğimiz günlerde, patlamalarla alakasız bir Brezilyalı garibanı, hem de kafasına kurşunlar sıkarak zararsız(!) hale getirmişler. Benzeri bir gafı bir İngiliz teknisyene Taksim Metrosu girişinde bizim polisler yapsaydı, neler olacağını düşünmek bile istemiyorum.
Çünkü onlar James Bond’un çocukları. Yani, “licensed to kill” (öldürme yetkileri var). Bayrak yakan, dükkanların camlarını indiren, gittikleri her yerde olay çıkartan dünyaca ünlü holiganlarından ikisi, bir sokak kavgasında Istanbul’lu bazı itler tarafından bıçaklanarak öldürülünce, neredeyse Ada’da milli yas ilan edilecekti. Bakalım Brezilya’ya ne anlatacaklar?
ASIL BİZ DÜŞÜNELİM..
2006 yaz kontratlarını bitirmek üzereyiz. Bırakın Mısır hükümeti gibi sansasyonel destekleri, biz hala “acaba şimdi ne vergisi yumurtlayacaklar?” tedirginliğinde bekliyoruz. “kesmeyin şu deve kuşunu, üstüne biner gezeriz, bir yumurtası ile kırk kişilik omlet yapar yeriz, tüyü bile para eder bunun” diye derdimizi kime anlatacağız?
Bu yazıyı, otelin havuzuna bakarak yazıyorum. Güzel, ritmik bir müzik eşliğinde turistler masmavi havuzda oynaşıyorlar. Kimisi neşeyle kaydıraktan kayıyor, kimisi uyur gibi sırt üstü yatmış suya. Havuzun köşesindeki iki genç ise, sanki etrafta kimseler yokmuş, evlerinin jakuzisindelermiş gibi rahatça öpüşüyorlar. Kendinden çok daha büyük simidi ile yüzen küçük bir kız da merakla onları süzüyor.
Sanki kimse Sharm’ı düşünmüyor gibi. Kendileri, ya da ana-babaları, bir yıl boyunca bu tatili düşleyerek çalışmışlar. Akıllarına geliyorsa da Mısır’daki felaket, belki de, “iyi ki bizim başımıza gelmedi” diyorlardır, son derece insanca bir dürtüyle.
OLMUYOR, HEPSİ BİR ARADA OLMUYOR..
Aylarca sıcak kalabilen masmavi bir deniz, bulutsuz bir gökyüzü, üç yüz gün boyunca sıcacık parıldayan bir güneş, yemyeşil bir doğa, keşfedilmeyi bekleyen dağlar. Bu güzel doğal armağanların yanına bazı havuz problemleri de ev ödevi olarak eklenmiş. Bunlar ne mi?
Komşularla bir türlü bitemeyen sorunlar, aramızda kendisini patlatmak üzere dolaşan umutsuz insanlar, turizm gelirimiz arttıkça güçleneceğimizi bilen dost görünümlü düşman ülkeler. Zor bir kokteyl yani.
Ya bir de Norveç, Belçika gibi huzuru tıkırında bir ülke olaydık. Kim tutabilirdi bizi acaba? Ama hepsi bir arada olmuyor işte. Ülkemizin bir yanında savaş var hala. Antalya’da yaşayarak olanı biteni algılamak kolay değil.
Ölen subaylar, gencecik askerler, polisler var. Tezahüratlarla, bayraklarla uğurlanan körpe bedenler tabut içinde dönebiliyor. Ağlaşan analar, eşler, çocuklar günlük haber haline gelmek üzere. Bir akrabamız, komşumuz, mutsuz, hasta ya da yoksul iken ne kadar huzurlu isek, bunlar doğuda yaşanırken batıda da o kadar huzurluyuz.
Kan ve turizm o kadar tezat ki.. Birbirine bulaştırmadan sürdürmesi de o denli zor..
Tunç Müstecaplıoğlu 24.07.2005 |